# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
MAKALE: Doksanlarda Okulun Metal Dinleyen Üç Kişisinden Biri Olmak
| 01.04.2019

Bölüm IV: “From rivers of sorrow to oceans deep with hope… I have travelled them.”

1999…

Üniversite sınav sonucunu yazlıktaki ikiz arkadaşlarımın evinde öğrenmiştim. Babaları Balıkesir’de nüfuzlu biri olduğundan, telefonla tanıdık birilerine ulaşmış ve sınava giriş numaramızı söyleyerek pek çok kişiden önce sınav sonuçlarımızı bize iletmişti. Sınav sonucunu aileme söylemek için arkadaşlarımın evinden bizim eve ne de hevesle koşmuştum…

“Uludağ Maliye’yi kazanmışım!” demiştim balkondaki ev ahalisine.

Ne de mutlu görünüyordum. Hayatında maliyenin m’sini, işletmenin i’sini, envanterin e’sini bilmeyen, bu konulara zerre ilgi duymayan ben; üniversiteyi kazandığım için, ilgim olmayan bölümler deryasında kendime yer kapmak adına bir yıl daha mücadele etmeyeceğim için, okulu bitirip alacağım bu bir nevi formalite diploma için ne de memnun, ne de mesut olmuştum.

Aslında biliyordum; beni mutlu eden şey Uludağ Maliye’yi kazanmış olmak değil, hiçbiriyle hiçbir ilgimin olmadığı bölümler içerisinden herhangi birine kapağı atmayı başarmış olmamdı. Yazının önceki bölümünde de demiştim; eğitimi ilkokuldan itibaren hiç sevmedim. Hep sıkıldım, hep başka şeyler istedim. O yüzden de esas ruh hâlim, geçen bir yıllık okul + dershane + sürekli çalışma dönemini de düşünürsek, “vay be, üniversiteye girdim!” şeklindeydi.

İstemediğim bir bölümde harcanacak minimum 4 yılım için, sevincim ve şaşkınlığım birbiriyle yarışıyordu adeta.

Üniversitenin ilk yılı Görükle’de, ilk kez orada tanıştığım Sercan adlı bir çocukla birlikte kaldım. 9 metrekarelik birer oda ve bir de ortak mutfak ve tuvalet barındıran bu apart otel, Bursa’daki ilk yılımı geçirdiğim yerdi. Bu koca 1 yıl boyunca gerçekleşen en güzel şey, Galatasaray’ın UEFA kupası finalini o odada Sercan’la birlikte izleyişimizdi. Popescu son penaltıyı atıp da Galatasaray kupayı alınca, hasta Fenerbahçeli Sercan’la birlikte birbirimize sarılıp odada bağıra çağıra zıplamıştık. İnanılmazdı, tarifsizdi.

9 metre kare bir oda; yatak, dolap, televizyon, masa. Bilgisayar yok, internet yok.

Tabii bir de müzik seti…

Okuldan arta kalan vaktimde İstanbul’dan gelirken yanımda getirdiğim şeyleri dinliyor, o kutu kadar odada büyük heyecanlar yaşıyordum. Tüm derslere giriyor olmama rağmen anlatılan şeyler zerre ilgimi çekmediğinden okuduğum bölüme karşı giderek soğuyor, kaçışı ise beni asla yarı yolda bırakmayacağını bildiğim metalde arıyordum. Sercan yan odada Candan Erçetin ve Duman’ın ilk albümünü dinlerken, ben kapımı kapatıp SEPULTURA, PANTERA, DEATH ağırlıklı şeyler dinliyor, o dönem patlayan nu metale de KoRn ve LIMP BIZKIT özelinde kayıtsız kalamıyordum. KoRn’un “Follow the Leader” ve “Issues” albümlerinin yanı sıra, LIMP BIZKIT’in “Significant Other”ını da çok sevmiştim. Sağdan soldan “gerçek metalcilerin nu metal dinlememesi gerektiğine” dair şeyler duyuyordum, lakin dinlediğim şeyi seviyor, baya güzel buluyordum. Evet Fred Durst sesi itibarıyla gerçek bir yavşak izlenimi çiziyordu ve evet Jonathan Davis çocukluk sanrıları yaşayan koca adamın tekiydi; ancak ben sabahları okula giderken yüksek sesle “Break Stuff”, “I’m Broke”, “Justin”, “Reclaim My Place” dinlemeye bayılıyordum.

Tarihler 2000′i gösteriyordu ve ben derslere gösterdiğim ilginin 1000 katını metale gösteriyordum. Nereden nasıl bulduğumu hiç hatırlamadığım çekme bir kasetin bir yüzünde, sonradan SLAYER olduğunu öğrendiğim bir grupla tanıştım. “South of Heaven” albümü olduğunu bilmeden dinlediğim bu şarkılar arasından “Ghosts of War”un ortasındaki davul atağı (3.12-3.18) aklımı başımdan almış, bu nu metal muhabbetini bir anda rafa kaldırıp kendimi SLAYER’ın dikenli kollarına atmamı sağlamıştı. Çok şaşırmıştım; ben ki 2-3 yıldır SEPULTURA dinleyen, yakın zamanda NILE’ından CANNIBAL CORPSE’una kadar sayısız sert şeyle tanışan adamdım, metal tarihinin bu en vahşi grubuyla anca 2000’de tanışabiliyordum. “Ghosts of War”un ortasındaki davul atağı sayesinde gerçekleşen bu ilk görüşte aşkın ardından aklım fikrim SLAYER olmuş, kafayı grubun o çiğ enerjisiyle bozmuştum. Diğer thrash metal gruplarında olmayan bir uğursuzluk, tekinsizlik, lanet havası vardı SLAYER’da.

Çirkindi.
Güvenilmezdi.
Zehirliydi.

Mükemmeldi.

İşte tam o dönemde, zamanında okulun sağ sol kavgalarının yaşandığı ve sonradan adı SEVGİ MEYDANI olarak değiştirilen meydanında, yaz günü üzerinde SLAYER sweatshirt’üyle oturan bir çocuk gördüm. Sıcak havada üstünde SLAYER sweatshirt’ü, altında diz altına kadar inen şort, ayağında da postallarla tek başına duruyordu.

Belli ki tam bir metal aşığı, SLAYER sevdalısı, thrash metal pınarıydı.

Hiç vakit kaybetmeden yanı başında bitiverdim.

“Selam, SLAYER mı dinliyorsun?” şeklindeki müthiş sorum sayesinde (yok Muazzez Ersoy dinliyor) tanıştığım bu Aydın adlı çocuk, ne acayiptir ki çok azıcık SLAYER dinleyen ve başka da bir şey bilmeyen bir arkadaştı. Bana çok az metal dinlediğini, daha çok dinlemek istediğini ve bu yüzden de biri görür de tanışırız diye SLAYER sweatshirt’üyle dolaştığını söyledi. Yani çocuk bildiğin kendini bir SLAYER tabelasına dönüştürmüş, birtakım kişilerin ilgisini çekerim de metal muhabbeti yaparız diye bekliyormuş.

Kanı kaynayan bir metal sevdalısı olan ben de “AAAAA İNANAMIYORUM DÜNYADA BENDEN BAŞKA METAL DİNLEYEN İNSANLAR DA VAR” diyerek tavuk gibi SLAYER logosunun dibinde bitivermiştim.

Okul namına rezalet geçen bu ilk senede, aldığım 16 dersten sadece 2 tanesini geçebilmiş, daha ilk andan kendimi sıkıntıya sokmuştum. Ama elimden gelen bir şey yoktu. Metal çok cazipti ve okul da olabildiğine sıkıcıydı. Okulun internet kafesine gidip grup sitelerine bakıyor, haber takibi yapıyordum. O dönem keşfettiğim “Wait and Bleed” şarkısını çok beğendiğim için, sanki bakıp okuyacaklarmış gibi slipknot1.com’a girip ziyaretçi defterine grubu öven bir yorum bile bırakmıştım. “Especially the drums are really good, congratulations for that” gibi bir cümle kurduğumu hatırlıyorum. Keko gibi Joey Jordison’ın, Corey Taylor’ın falan o ziyaretçi defterini okuyacağını düşünmüştüm.

Sonra okuldan iyice soğudum. Görükle de baymıştı. İkinci sene okula epey uzakta, şehir merkezinde bir eve çıktım. Kocaman ev, tek başıma, üstelik bu kez bilgisayarım da vardı.

Ama internet yine yoktu…

O dönem benim için hayat; hafta içi derslere girmek, hafta sonu ise İstanbul’a gidip internetten yeni gruplar bulup albümlerini indirmek, CD’ye atıp Bursa’ya geri götürmek üstüne kuruluydu. Tıpkı Fenerbahçe’de oynarken haftada 2-3 kez Bursa’ya gidip annesinin yemeklerini yiyerek dobişe dönen Ozan Tufan gibi, ben de neredeyse tüm hafta sonları soluğu İstanbul’da alıyor, ailemle hasret gideriyor ve sonra esas işime, CD yazmaya yöneliyordum. Bu gidişlerden birinde Chuck Schuldiner’ın ölüm haberini görmüş, hüngür hüngür ağlamış, James Hetfield ve Dimebag Darrell’la birlikte üç kahramanımdan birini kaybetmenin derin acısını yaşamıştım.

İşte bu dönem, yani 1999-2003 arası, şu anda en sevdiğim grupların büyük kısmını keşfettiğim, kendimi her şeyimle metale adadığım bir dönem olmuştu. Bir dolu şeyi CD’ye atıp Bursa’ya getiriyor, sonra çok sevdiklerimi bir kenara ayırıyor ve İstanbul’a dönünce de CD olarak satın alıyordum. Ama gerçekten de iflah olmaz bir metal neferiydim. Beğendiğim grupların en sevdiğim şarkılarını kasete çekip yanına grupla ilgili görüşlerimi de ekleyerek, yazının ikinci bölümünde bahsettiğim Levent’e (beni MEGADETH’le tanıştıran arkadaş) kargoyla göndermişliğim bile vardı. Kargo parasını falan ben ödüyordum; yeter ki bu gruplar, bu şarkılar başkalarınca da bilinsin, sevilsindi.

Yani daha o zamandan, kaliteli metali daha geniş kitlelere ulaştırmak gibi bir misyon edinmiş, bu uğurda aktif olarak çaba sarf ediyordum.

Belli bir yaşın üzerindeki hepimizin bir dönem sahip olduğu o efsanevi “CD çantasından” elbette ki bende de vardı. Önce 1 METALLICA, 1 PANTERA, 1 de MEGADETH CD’sinden ibaret olan CD çantam, 2000 yılına geldiğimizde ARCH ENEMY’sinden MESHUGGAH’sına, OPETH’inden LAMB OF GOD’ına envaiçeşit CD’yle dolmuştu.

İstanbul’dan Bursa’ya geldiğim bir gece otobüs terminalinden eve giderken, CD çantamı önümdeki koltuğun arkasındaki cepte unuttuğumu fark ettiğim anda yaşadığım üzüntü, 20 CD’ye yaklaşan koleksiyonumu tamamen yitirmiş olduğumu düşünmemle yaşadığım şok gerçekten öyle böyle değildi. Hayatım kaymıştı resmen. Neyse sonra otobüs şirketine telefonla ulaşıp buldurtmuş, ertesi gün de terminalden almıştım. Ama yine de ömrümden ömür gitmişti.

Tüm bunları anlatma sebebim, o dönemde gerçek anlamda tek arkadaşımın metal olmasıydı. Liseden sonra herkes farklı şehirlere dağılmıştı, tüm arkadaşlarım yepyeni bir hayata başlamıştı. Bense biraz geç girdiğim ergenliğin çetrefilli bunalımları arasında debeleniyor; hayatın, her şeyin anlamsızlığı içerisinde hayatımın en karanlık günlerini geçiriyordum.

Bu dönemi çok detaylı anlatmayacağım. Gerçekten de karanlık, umutsuz, çok zor bir dönemdi. Günlerce evden çıkmadığım, bazen yataktan çıkacak gücü dahi kendimde bulamadığım, sınavlara bile girmediğim, her şeyi tamamen boş verdiğim zamanlardı.

Sadece metal dinliyor, gitar çalıyor, dinlediklerimi kulaktan çıkarıp deli gibi çalıyordum. Hayattaki en büyük zevkim bir albümü CD’den açıp yanında Washburn N2 gitarımla baştan sona eşlik etmekti. Bu konuda o kadar ustalaşmıştım, kulağımı öylesine geliştirmiştim ki, OPETH’in “Blackwater Park” albümünü çıktıktan 3-4 gün sonra baştan sona kulaktan çıkarmış olarak çalıyor, albüme eşlik ederek evde kendimden geçiyordum.

Gerçekten de 2000-2003 arasında 300’den fazla şarkıyı baştan sona çalıyordum. IN FLAMES, METALLICA, SEPULTURA, PANTERA, MEGADETH, OPETH ve bir dolu grubun o zamana dek çıkan tüm albümlerindeki tüm şarkıları kulaktan çıkarmış, durmaksızın çalıyordum. Hatta QUO VADIS, THE FORSAKEN, BORKNAGAR, FALCONER, LOST HORIZON, MITHOTYN gibi daha az bilinen gruplardan da şarkılar çalıyor, “Muhtemelen Türkiye’de bu grupların şarkılarını kulaktan çıkarıp çalan başka kimse yoktur” gibi düşüncelere kapılıyordum.

Belki de haklıydım?

Zaman ilerliyor, ben okulla cebelleşmeye devam ediyordum. Derslerden zerre haz etmiyor, sınavlara bile öylesine giriyordum. Sınavdan 3-4 saat önce okula ders çalışmaya gidiyor, kütüphaneye yürürken dinlediğim AMON AMARTH – “Sorrow Throughout the Nine Worlds” EP’sinin büyüsüne kapılıp sınavı mınavı unutuyordum. Ders çalışmam gereken bir gece, 17 Ocak 2001 gecesi, Jason Newsted’in METALLICA’dan ayrıldığını öğrenmiş ve bunun üzüntüsüyle Jason’ın METALLICA şarkılarındaki bas bölümlerinden ve konser performanslarından oluşan bir compilation kaset bile çekmiştim. Ders çalışmamış, bununla uğraşmıştım.

Böyle anlatınca kulağa kısmen hoş gelebilir; sadece metal odaklı bir gündem, diğer her şeyi boş veren, kendini metale adayan bir genç.

Ama hoş değildi. Hiç hoş değildi.

Çok karanlıktı.

Bu dönemde keşfettiğim KATATONIA ve benzeri gruplar da doğal olarak bana hiç yardımcı olmuyordu. Dibe batmak isteyen biri için gerekli tüm altyapıyı hazırlayan “Tonight’s Decision”, “Discouraged Ones”, “Saw You Drown”, “Brave Murder Day” ve “Last Fair Deal Gone Down” ile paramparça oluyor, çöktükçe çöküyordum.

Lakin bir yandan, bir dönemde 8 ders alıp sadece 1-2 tanesini geçecek kadar mankafa olmadığımın da farkındaydım. İstesem yapabileceğimi, bu dehlizden çıkabileceğimi biliyordum. İçimde birtakım kıpırtılar vardı ve onca yıl süren aşırı statik, atıl, sabit hayatımın ardından bu cidden iyiye işaretti.

İşte tam da bu dönemde, imdadıma yine kendim yetiştim. Bu bölümü okumak istemediğimi, ama her şeyi bir anda terk edip gidemeyeceğimi de biliyordum. Ben de tüm bakış açımı değiştirdim ve mücadele etmeye karar verdim. Bu koduğumun bölümünü bitirip, diplomamı alıp buradan siktir olup gidecektim.

Sınavlar dışında okula neredeyse hiç gitmediğimden, 3. sınıfa gelmiş olmama rağmen okuldan hiç arkadaşım yoktu. Aydın’la olan ilişkim de sadece notlar asıldığında sınav sonuçlarını bana iletmesi için onu aramamdan ibaretti (o sıralarda okulun bir internet sitesi, veri tabanı yoktu).

Ben de tahmin edileceği gibi gücümü dinlediğim, soluğum müzikten aldım. Ders notlarını ezberleyerek, çıkmış soruları hatmederek 2 yıl içinde müthiş bir yükseliş trendine girdim ve 5. seneye uzayan okulu 4. ve 5. senelerde aldığım toplam 31 dersin 31’ini birden vererek bitirmeyi başardım.

Bu dönemde 2 kez de Interrail yaptığımı belirtmek isterim. Bir metal neferi olarak tüm İskandinav ülkeleri de dâhil Avrupa’nın neredeyse tüm ülkelerini gezdim, her birinde metal mağazalarına giderek Türkiye’de asla bulamayacağım pek çok albümü satın alarak ciddi şekilde güçlü bir koleksiyon oluşturdum. Norveç ormanlarında gezdim, Göteborg’da müzik marketleri dolaştım, Finlandiya’nın göl kıyılarında yürüdüm. Bu deneyimler de sonrası için, metal dağarcığım için çok önemli şeyler kattı bana. Tüm bunları görmek, buraları tatmak okulu bitirip bir an önce hayata başlamak adına bana büyük güç ve şevk verdi.

Okulu bir güzel paketleyip dersleri üçer beşer geçme sürecinde metalden bir an olsun uzak kalmadım elbet. Sabahları 5’te kalkıyor, o sabah ders çalışırken dinleyeceğim CD’leri seçiyor, sonra da derse yumuluyordum. Kulağımda metal, kafamda gelecek hayalleriyle önüme gelen dersi tokatlayıp geçiyordum. Chuck’ın son başyapıtı “The Sound of Perseverance“ını, “azmin sesini” kendime başucu kitabı bellemiş, azmetmiş, başarmıştım. Geçen 5 yılıma bakınca gördüğüm, hissettiğim, aklıma gelen tek şey “Symbolic“teki o şarkının o mısralarıydı…

“From rivers of sorrow to oceans deep with hope… I have travelled them.”

Tam da o sıralarda, geleceğimi etkileyecek ve şu anda bu satırları yazmamı sağlayacak bir şey daha oldu.

Ders çalışmaktan ve gitar çalmaktan arta kalan zamanlarda, dinlediğim şeyler hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. 1999’da açılan ekşisözlük’te zaten ufak tefek bir şeyler yazıyor, “brainworm” nick’iyle sitenin metal içeriğine olabildiğince katkıda bulunmaya çalışıyordum. Okulun son senesi, okulu bitireceğim belli olmaya yakın, yazılara ağırlık vermeye başladım. Hayatımda yazdığım ilk albüm incelemesi, AT THE GATES’in kulu köpeği olduğum başyapıtı “Slaughter of the Soul” içindi. Şuradan okuyabileceğiniz ve şu anda Pasifagresif’te de yer alan bu yazıyı, dinlediğim şeyi yorumlama konusundaki ilk girişimim olması dolayısıyla şu an bu satırları yazıyor oluşumun da esas sebebi olarak görebiliriz.

Sonra okul bitti. Maliyeden de muhasebeden de kurtuldum.

Artık özgürdüm.

Tarihler 2004’ü gösteriyordu ve THE HAUNTED dördüncü albümü “rEVOLVEr”ı çıkarmıştı. Grubu çok seven ben, albüm internete düşer düşmez hemen dinlemiş ve kritiğini yazarak ekşisözlük’e entry olarak girmiştim.

O sırada farkında olmadığım şey ise, bu kritiği okuyan başka bir metal sevdalısının bu yazıyı beğenecek ve bana ortak bir metal sitesi açma teklifiyle gelecek olmasıydı.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Albümün okur notu: 12345678910 (10.00/10, Toplam oy: 24)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1981
Şirket
Şarkılar
Web
  Yorum alanı

“MAKALE: Doksanlarda Okulun Metal Dinleyen Üç Kişisinden Biri Olmak” yazısına 14 yorum var

  1. Aykut says:

    Ahmet hocam yine harikalar yaratmışsın. Eline yüreğine sağlık. Müthiş bir yazı tekrardan.
    Bir solukta baştan sona bitti aktı resmen.
    O kadar çok ortak paydalar var ki heralde biri 90lar da metal müzik nasıldı diye sorsa direk senin bu makalelerini gösteririm terettüt etmeden. Muazzam bir yazı dizisi.
    Ve tekrardan şu watain konseei gelip tanışmayı sabırsızlıkla bekliyorum.
    Bir de alta albüm çıkış tarihi 1981 yazman hep bende pis bir sırıtmaya neden oluyor ve gerçetten artık yaşımızın baya bir ilerlemiş olduğunu hatırlayıp. Eski anılar gözlerin önünden geçiyor. Kasetti albümdü konserdi posterdi.
    Neyse fazla uzatmıyım , tekrardan ellerine sağlık görüşmek üzere…

    Ahmet Saraçoğlu

    @Aykut, sağ olasın, aynen Watain konserinde görüşürüz mutlaka.

  2. LifeHunter says:

    Ne zaman Chuck ile ilgili bir şeyler yazsanız efkarlanıyorum,bir tuhaf hissediyorum Ahmet hocam. Gece gece gene triplere girdim…

  3. OblomoV says:

    ”Tüm derslere giriyor olmama rağmen anlatılan şeyler zerre ilgimi çekmediğinden okuduğum bölüme karşı giderek soğuyor, kaçışı ise beni asla yarı yolda bırakmayacağını bildiğim metalde arıyordum.” Bu kısım beni anlatıyor adeta. :)

    Ellerine sağlık, çok güzel bir yazı olmuş yine.

    Merak ettiğim Bursa merkezde hangi semtte kaldınız?

    Ahmet Saraçoğlu

    @OblomoV, teşekkürler. Kükürtlü’de, Zübeyde Hanım Hastanesi’nin bir paralelinde, Manolya Sokak ile Çilek Sokak’ın kesiştiği yerdeki apartmanda. :)

  4. nathrezim says:

    Abi bir solukta okudum. Gerçekten harika bir yazı dizisi oluyor.
    Ne alaka bilmiyorum ama fon müziği olarak Taake – Kong Winter albümünü seçtim. Yazı enteresan bir burukluk içinde aktı gitti. Kendi zorlu zamanlarımı düşündüm. Şebek fanzinlerini biriktirip, ciltletip bir metal ansiklopedisi gibi sakladığımı hatirladim. Benim için metal archives gibiydi o zamanlar. Hakkaten ellerine sağlık, güzel zamanları hatırlatıyorsun.

    Ahmet Saraçoğlu

    @nathrezim, sağ ol, beğenmene sevindim.

  5. mustafa acar says:

    valla nerden geldim siteye bilmiyorum ama kayboldum sitede 4 saattir soluksuz çaysız okuyorum. mükemmel yazılar var. helal olsun eşsiz…

    Ahmet Saraçoğlu

    @mustafa acar, teşekkürler.

  6. 9yearsago says:

    Yazıyı okurken dinlemek için kendi uygun gördüğün bir parça seçsen hoş olurdu aslında. Uyandırmak istediğin hislerle alakalı bir parça.

    Ahmet Saraçoğlu

    @9yearsago, güzel olurdu evet. Bundan sonraki yazıda yapabilirim öyle bir şey.

  7. Oğuz says:

    Yine iyi bir parça gibi, akan bir yazı. Metal kardeşliğini hissetmek ne güzel:)
    ” 2000-2003 arasında 300’den fazla şarkıyı baştan sona çalıyordum” durmaksızın çalmak! harikaymış.
    Bölüme girmen bu açıdan iyi olmuş olabilir, ama keşke bir müzik bölümüne girseymişsin dedirtiyor. Bunu gören gençler varsa, istemediği, en azından o mesleği işi yapmayacağı bölüme gitmesin. zamanını gömmesin. (hayatının bir bölümünü gömmek ile ilgili şarkı yapılabilir:))

    Ahmet Saraçoğlu

    @Oğuz, o dönem için istemediğim bir bölümde okumak ve onun bunalımını yaşamak dev zaman kaybıydı ama sonraki hayatım için de iyi bir referans oldu ve belli zaman ve durumlarda işime yaramadı değil. En kötü durumdan bile bir şekilde faydalanabilmek önemli.

  8. Raddor says:

    On sene sonraki nesilden olmama rağmen yazıyı sanki ben yazmışım gibi okudum. İlk üç bölüm hayat doluydu. Hepimiz bu müziği keşfederken hemen hemen aynı duyguları yaşadığımızdan, ilk bölümlerde kendimizle özdeşleştireceğimiz pek çok şeyi bulacağımız belliydi zaten. Her dinleyicinin daha sonra kendi yoluna gitmesinden ötürü sonraki bölümlerde bunun azalacağını düşünmüştüm ama tam tersi oldu. Hayat dolu, yeni bir şey keşfetmiş olmanın verdiği mutluluğu anlatan ilk üç bölümün üstüne karanlık, insana yumruk gibi oturan bu bölüm geldi. Kendimden bir şeyler bulmayı geçtim, neredeyse birebir kendi hayatımı gördüğüm bir yazı okudum bu sefer. Pek çok kişide de böyle oldu sanırım.

    Metalin keşfedilmesi sonrası müzikle ilgili edinilen bilginin artık belli bir birikime ulaşması. Üstüne bir de enstrüman çalma seviyesine gelmiş olmak ve sonrasında kazanılan okul, yeni bir şehir ve belki kendim gibi metal dinleyen birilerini bulurum ümidiyle çıkılan bir yolculuk. Devamında ise okuduğun bölüme adapte olamama, derslerde başarısızlık ve doğal olarak hayatta başarısızlık. Kendini farklı hissetme, kimlik bunalımı, yalnızlık, post-ergenlik travmaları, tüm bunlar sonucu müziğe daha da sarılma ve daha fazla yalnızlık.

    Neyse ki bitti o dönemler. Zaten okulun son iki yılı tersine çok eğlenceliydi. Karı-kız metal gruplarına bol yer vereceksiniz arkadaşlar iş orada bitiyor. Katatonia, My Dying Bride yerine, karı-kız metal ya da Hard Rock grupları.. Ya da full testosteron Alaman metal grupları, insana durduk yere sokağa çıkıp koşturacak enerjiyi verir.

    Yalnız gitar ile ilgili olan kısım çok ilham verici. Tab denen nanenin gitaristlerin başına gelmiş en kötü şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Kulaktan çıkarmaya çalışmak en doğalı. Önce basit melodilerden ve parçalardan başlanabilir. Öyle devam edince kendi kendine gelişiyor zaten. O bölümü çok beğendim. Blackwater Park’ı okuyunca “Challenge exepted!” diye gaza geldim ama dün Aces High’ı zor çıkardım. Neyse o da olacak:)

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.