# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
OPETH – Blackwater Park
| 26.03.2011

Geçmiş zaman olur ki.

2001, İstanbul

Gece yarısı. Evdeki herkes uyuyor. En ufak bir sesten uyanıyorlar zaten, sessiz olmak lazım. Etrafta tek bir çıt yok. Her şey sabit, her şey olabileceği son noktada durağan. Ancak odalardan birinde bir hareketlenme var. Düşünsel bir hareketlenme. Merakla iç içe geçmiş bir heyecan, az sonra yaşanacak dünyevi zevklerin habercisi gibi. Kulaklıklar kafaya geçtiği sırada, heyecan artıyor.

Az sonra başlayacak şeyin etkisi, belli ki kısa vadeli olmayacak. Gün boyunca sabırla beklenen o an, nihayet yaşanılmaya hazır. Evdeki herkes uyuyor, odalardan birinde ise fırtınalar kopmaya hazırlanıyor. Nihayet her şey hazır olduğunda parmak play tuşuna gidiyor. Ve başlıyor. Uyumsuz seslerin yarattığı görkemli rahatsızlık, birlikte çınlayan bu notalar arasına giren tek seslerin groteskliği, egemenliğine teslim olduğunuz soğuk bir kudret, sizi oturmakta olduğunuz koltuğa bile yabancılaştırıyor. Birinci dakikada bunlar yaşanırken, bakıyorsunuz ki önünüzde dokuz dakika daha var. Evdeki herkes uyuyor, ama odalardan birindeki bir zihin, duyduğu görkemin altında adeta eziliyor. Aylardan Mart, ama biz bir kez daha kışa giriyoruz.

2002, Bursa

Herhangi bir Şubat akşamüstüsü. Girer girmez gözlük camlarınızın buğu olduğu, nefret ettiğiniz dış çevreyi görmek istememenin de etkisiyle, bu şekilde hiçbir şey görmeden, buzlu camın arkasından bakmayı tercih ettiğiniz bir otobüs içi. Her zamanki gibi ayaktasınız. Okumaya, eğitilmeye gidiyorsunuz. Bilmem kaçıncı kez gittiğiniz aynı yolun bomboşluğu, birazdan varacağınız fiziki hedef ile geleceğe yönelik mental hedefleriniz arasındaki alâkasızlığı daha da arttırıyor.

Ev ile okul arasındaki yirmi iki kilometrelik dümdüz yol uzarken, ne sizin etrafı gördüğünüz, ne de etrafın görebildiği gözleriniz, o buğu içerisinde bambaşka şeyler görüyor. “Devious movements in your eyes…” diyor ses. Bu yolu daha kaç kere gideceğim? İlk gidişimde de etraf boştu, beş yüzüncü gidişimde de boş. Hiçbir şey görülemeyen buğulu gözlük camlarının yanında, çocukken alınan ve artık olmayan göz merceklerinizle baktığınız kızın kaşkolunun arasından görünen beyaz ensesi bile daha seçilebilir duruyor. “Mist ripples round your thin white neck…” diyor ses; siz beş yüzüncü kez bindiğiniz içi et dolu metal kutuda saatte doksan kilometreyle, aslında hedefiniz olmayan hedefe doğru ilerlemeye devam ediyorsunuz.

2004, Bursa

Mutlu bir Temmuz akşamüstüsü. Güneş ne de güzel batıyor. Sarı ile turuncu arası, pastel bir sıcaklık var tüm kutuların üstünde. Artık perdesiz ve halısız olan odanın boşluğunda, parkeler üzerine dizili kutularda duruyor son birkaç yılın sıkıntıları. Boşa geçtiğini düşündüğüz zamanlar belki; belki yıllar sonra baktığınızda böyle düşünmenizin yanlış olduğunu size gösterecek şeylerin kazanıldığı zamanlar… “Stay with me a while” diye çınlıyor ev. Yüzünüzdeki tebessüm, sizi güzel şeylerin beklediğini gösteriyor. Seninle yeterince uzun zaman kaldım, artık gerçekten de hedeflediğim şeye doğru yol almanın zamanı geldi diyorsunuz içinizden.

Kutuların kapaklarını kapatan her paket bandı, atmak istediğiniz sonraki adımın yolunu yapıyor adeta. Sesin çınladığı ev de durumun farkında olacak ki, “…all I see is departure” diye tamamlıyor sözlerini.

2007, İstanbul

Gece yarısı 02.00. Bu saatte işe gidiyor olmak çoğu kişiye tuhaf gelse de, benim bunu en azından artık yadırgamıyor olmam, mutluluğumdan okunabiliyor. Otobüs durağıyla işyeri arasındaki bu her gün yürünen on iki dakikalık yol, içerisine boş bir yolda yürümekten daha fazlasını sığdırabiliyor. “Lütfen kafa karışıklığımı gider ve beni güne hazır et” diyen ses eşliğinde, yıllar önce üstünden otobüsle geçilen yoldakinden çok daha olumlu duygularla yürüyorum yine bilmem kaçıncı kez yürüdüğüm yoldan.

Çalan şeyin hüznü düşüncelerime etki etmiyor bu sefer. Tam tersine, duyduğum şey ne güzel diye düşünüyorum. Az önce kükreyen ses bu sefer olanca barışçıllığıyla “Spiralling to the ground below, like autumn leaves left in the wake to fade away…” derken yükselen tansiyonla, kasten biraz fazla öne eğerek görüşümü kısıtladığım kapüşonumun altından tebessüm ediyorum, duyduğum şeyin eşsizliğine sığınarak. Palto cebimdeki sağ elim ve sol elimin parmakları, duyduğum şeyden aldığım zevki belgelercesine hareket ediyor. Pena niyetine tuttuğum bozuk para ısındıkça, ben de gecenin bu saatinde gittiğime adeta memnun olduğum işyerime yaklaşıyorum. Hava soğuk, herkes uyurken ben işe gidiyorum. Güzel zamanlar.

2006, Vancouver

Dünyanın öbür ucunda, evden uzakta, Pasifik Okyanusu’nun devasalığıyla karşı karşıya duruyorum bir Kasım ayında. Yüzüme çarpan rüzgâr dışında tümüyle izole bir haldeyim. Gözün alabildiği kadar su. Sonsuzluğa gidiyor adeta. Ses “Lost, here is nowhere…. Searching home still” diyor. Öyle bir ev özlemim falan yok, halimden memnunum. Tek yaptığım, duyduğum şeyi daha da içselleştirerek dinlemek. Sadece engin bir deniz ve kulaklarıma dolan saf bir insan sesi.

Ses “Time is now” dedikten sonraki boşluğu, sanki bir klipteymişçesine kullanıyorum ve tam distortion’ın girdiği o patlama anında arkamı dönüyorum. Az önce gördüğüm ve çalan müziğin sadeliğine uyan denizin aksine, bir anda kaotikleşen müzik eşliğinde karşımda şehir beliriyor bu sefer. Müziğin ritmikliği ile beton denizine doğru ilerliyorum. Müzikteki monotonluğun yarattığı trans duygusunun güzelliğiyle, gökdelenlerin yanından bir bir geçiyorum.

2002, Balıkesir

Tatilin son gününün sabahı ne kadar tatsızdır. Okurken Pazar günlerinin akşamı tatsızdır ya, yazlıktan döneceğiniz günün sabahı da öyle tatsızdır. Yola gidecek olmak, ertesi gün aynı saatte şu andaki rahatlığınıza sahip olmayacağınızı bilmek… Baya tatsız şeyler. Kendimi bildim bileli, yazlıktan döneceğim son gün çok erken kalkarım. Hatta gece zaten sabaha karşı sonlanmışsa, hiç yatmam ve o son sabahın tadını çıkarırım. Altınoluk’un karşısındaki tatil sitesindeki yazlıktaki diğer bir son gün. Tam bir sene sonra tekrar geleceğim bu yer, hiç abartısız hayatta en evdiğim yerdir. O sebepten vedalaşması zordur.

Sabah 05.30′da uyanıp perdeyi aralıyorum. Pencereden gördüğüm güzelliği bir yıl boyunca göremeyecek olmanın farkındalığıyla takıyorum kulaklıklarımı. “You wait by the window, morning’s breath on the sill” diyor ses. O ana da uyuyor hani. Her sene yaptığım geleneksel veda turu çerçevesinde atladığım bisikletimle, bir yıl boyunca özlemini duyacağım koylarda dolaşıyorum. Her noktasını avucumun içi gibi bildiğim bu yerde dolaşırken, ta uzakta, ağaçların arasında bir şey dikkatimi çekiyor; daha önce görmediğim, farkına varmadığım bir şey. Kumsalın ve kıyıdaki oturma yerlerinin çok da uzağında olmamasına rağmen yeni fark ettiğim bu şeye doğru çeviriyorum pedalları. “Nasıl yani?” diye düşünüyorum. “Ne alâkası var? Yazlık burası, burada böyle bir şeyin işi ne?” O şeye doğru yaklaşıyorum. Evet, gerçekten de doğru görüyorum. Bir mezar taşı. O sırada dinlediğim şarkının da tam bu konuyla ilgili olması nasıl bir gösterge acaba? Ancak o mezar taşı, bana hiçbir olumsuz duygu vermiyor; bilâkis böyle bir yerde çürüyor olmanın ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum. Keşke böyle bir seçme hakkım olsaydı da ölünce buraya, bu koylardan birine gömülebilsem diyorum. Ama böyle bir şeyin mümkün olabileceğini sanmıyorum. Aile mezarlığı diye bir konsept var sonuçta. Beyaz kurtçuklarla dolacağım yer orası olacak maalesef, mecburen. Neyse, koyu dolaşmaya devam edeyim. Zaten kulaklıktaki ses de “Enough of this! You will leave me now!” diye bağırıyor. Ölmüş adam her kimse kızmış olmalı; hemen pedallara abanıyorum.

2011, İstanbul

Saat 20.00 dolaylarında Kadıköy’deki minibüslerden Karaköy İskelesi’ne doğru yürüyorum. Eğlenmeye gidiyorum; mutluyum. Dahası, hava karanlık, yağmur yağıyor. Araba farlarında parlayan yağmur damlaları; her taraftan üzerinize gelen şehir; gözlük camındaki yağmur damlası yansımaları; ağzınızdan çıkan buhar… Eğer mutluysanız, gayet sinematografik ve ucuz dramatizasyon için gayet yeterli olan bu ortamı kendi çıkarlarınız için kullanmak çok zevkli geliyor bana. OPETH dinliyorum. Blackwater Park dinliyorum. Güzel bir an. Dışarda ne olup bittiğini umursamadan, çok sevdiğim bir şeyi yaparak, müzik dileyerek, çok sevdiğim insanlarla eğlenmeye gidiyorum. Böyle olunca, tasvir ettiğim bu ortamı dinlediğiniz şeye klip gibi kullanması pek güzel oluyor. “Metroda yalnızlık”, “İstiklâl’de dolaşan aşk acısı çeken kuul adam” temalı denyo rock klipleri vardır ya, bu da onun bir çeşidi aslında. “Tüm o kaosun içinde, karanlıkta tek başına yürüyen ve bu sırada OPETH dinleyen adam.” İyi bir mizansen.

Şarkı devam ederken sahil boyunca yürüyorum. Hemen sağımda deniz, solumda ise kaostan, gürültüden, tatsızlıktan ölen şehir. Şarkının sonlardaki patlaması öncesindeki tekrar eden sakin kısımlar bitiyor ve vokaller giriyor, belki de albümdeki en heybetli halleriyle. O sakin kısım boyunca bekleyen dudaklarım, o kükremeyle birlikte aralanıyor; ses çıkarmadan, söylüyormuş gibi yaparak: “Sick liaisons raised this monumental mark…” Nasıl bir zevk; o “mark”ı nasıl dolu dolu söylüyor…

Ve devam ediyor; sağımdaki zifiri karanlık, simsiyah su eşliğinde: “The sun sets forever over blackwater park.”

Albümün okur notu: 12345678910 (8.51/10, Toplam oy: 487)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2001
Şirket
Music For Nations
Kadro
Mikael Åkerfeldt: Vokal, gitara
Peter Lindgren: Gitar
Martin Lopez: Davul
Martin Mendez: Bas
Şarkılar
1. The Leper Affinity
2. Bleak
3. Harvest
4. The Drapery Falls
5. Dirge for November
6. The Funeral Portrait
7. Patterns in the Ivy
8. Blackwater Park
  Yorum alanı

“OPETH – Blackwater Park” yazısına 65 yorum var

  1. cenkozmercan says:

    oha. bursa uludağ mezunuyum. o yolu bilirim.
    balıkesir tatil yerlerinde geçti hayatım.
    pasifik okyanusu ile de 3-4 yıl içli dışlı oldum.

    sadece zamanlar bi 3-5 kayık…

    Ahmet Saraçoğlu

    @cenkozmercan, Kaliforniya mı, Japonya mı? :)

    cenközmercan

    @Ahmet Saraçoğlu, hawaii

    Ahmet Saraçoğlu

    @cenközmercan, aloha.

    cenközmercan

    @Ahmet Saraçoğlu, many mahalos :D

  2. summopeople says:

    tartışmasız son on yılın en iyi albümü

  3. illuminati says:

    blackwater park hayatımda dinlediğim en güzel şarkılardan biridir. şarkıdaki o karanlık atmosferi nasıl yaratmışlar diye düşünürüm hep.

  4. Vornskr says:

    Bir albümdeki bütün şarkılar da sanat eseri olmaz ki…

  5. saklanan saman says:

    böyle bir albüm ve böyle bir kritiğin üzerine “bu albüm iyi değil yeaaa” falan diyen olursa allah belamı versin parası neyse verir sülalesine kadar hackletirim.

    Burak Canik

    @saklanan saman, +1

  6. b says:

    2002, balıkesir çok iyiymiş. albüme de 10/10.

  7. Aeonian_Lich says:

    Benim için de Morningrise’ın böylesi bir önemi var. Ama bu albümü de çok severim. 8.5′dan 9′u verdim. Kritik de güzelmiş, tutkulu.

  8. önder says:

    Müthiş bir kritik. Böyle bir albüme teknik yorumlar falan da ayıp olurdu. Sevmeyen var mı Blackwater Park’ı?

  9. harro says:

    Balıkesir, Artur mu yoksa?

    Ahmet Saraçoğlu

    @harro, evet. :) Martı 135/5 ben haha.

    harro

    @Ahmet Saraçoğlu, ben bitişik sitedeyim. Kayahan’ın SEVGİ KÖYÜ. Tellerden atlarsam bir ara uğrarım :)

  10. Dnz says:

    Son 10 yılın en sevdiğim üç albümünden biri olan bu inanılmaz albümün Legacy Edition’unu kaçırmadım. 15 dakika önce siteye girdiğimde bu albümün kritiğinin en üstte yer aldığını görünce aklımdan toplu bir övgü töreni (kesinlikle rahatsız değilim), gaz, eski duyguların açığa çıkması ve o heyecanla albümü önümüzdeki günlerde loopa alacağım düşünceleri geçti. Ancak memleketim Balıkesir’i ve Kadıköy’ü, hayatım boyunca en fazla ikamet ettiğim yerleri, görünce… Bambaşka bir kritik olmuş.

    The sun sets forever over Blackwater Park…

    Ahmet Saraçoğlu

    @Dnz, ben de Balıkesirli’yim aslen. Doğma büyüme İstanbullu’yum ama tüm sülale Balıkesir.

    caksu

    @Ahmet Saraçoğlu, Sayfada 7 kez “Balıkesir” denmiş. Ben de Balıkesir’liyim! Beni de aranıza alın.

    Exorsexist

    balıkesirlilerin buluşma sayfası olsun burası

    Batuhan Bekmen

    @Exorsexist, Hahahah. Radyo 10, Balıkesir’in sesi.

    Ugur

    @Ahmet Saraçoğlu, Ben de Balıkesirliyim beyler, doğma büyüme İstanbul gerçi ama her yaz Akçaydayım :D

  11. blackroseimmortal says:

    albüm 10, bu arada kadroda steven wilson da olacak

    “clean and backing vocals on “Bleak”, “Harvest”, “The Funeral Portrait” and “The Drapery Falls”, keyboards, mellotron, additional guitar”

    wikipedia’dan aldım getirdim, kritikler de mükemmel olmuş…

  12. comfortinBRUTALiTY says:

    10,sürdirek 10,düşünmeden 10,takla atarak 10

  13. kantele says:

    Bir 10 da benden olsun. Iron Maiden’ın Fear of the Dark’ı bile üstüste 3-4 kez dinlenmez belki ama bunu loop’a alıp sabahlara kadar dinleyebilirsiniz. Kritikte de yazıldığı gibi hayatın bazı anlarına background olacak bir albüm. Benim bu kategoriye sokabileceğim bir albüm daha varsa o da Arcturus’un Sham Mirrors albümüdür. Belki bu sitede bir gün onun da kritiğini okuruz.

  14. Exorsexist says:

    opeth’in en dolu dolu albümü bence. keşke sürekli bwp gibi albümler yapsalar yada yapsaydılar.

  15. Ayvalık’tan Akçay’a kadar olan o sahil şeridi hayatımda en sevdiğim yerler ayrıca Kadıköy’de öyle.. Ayvalık’ın bir başka özelliği ise Opeth ile tanıştığım yer olması :) Ellerine sağlık dostum, benim içinde anlam yüklü bir yazı bu :)

  16. heat says:

    bir de bandırma fotoğrafı olsaydı eyiydi

  17. cudas says:

    müzik ne güzel şey yahu. şahane kritik olmuş. blackwater park’a da çok yakışmış.

  18. Ertuna Yavuz says:

    10
    10
    10

  19. Harika bir yazı. En kısa zamanda tek tek dinlediğim şarkıları bir de albüm sırasıyla dinleyeceğim. Ayrıca Ahmet, gittiğin yerden elin boş gelme. Çok parayla dön.

    Ahmet Saraçoğlu

    @Bahadır Sarp, parayla değil de başka şeyle dönüyorum Bahadır’ım.

    http://images.gibson.com/Files/be289f60-a8ef-4faf-970f-09061064eec6.jpg

    Para demişken, 2 gün önce adamın biri yanımda 15.000 Euro kaybetti lan 1 saatte. Kumar fena şey.

  20. caksu says:

    Şu Dirge for November bambaşka.

  21. Mustafa Sakallı says:

    Ne kritik olmuş lan bu. Flashbacki flashforwardı bile var. Ellerine sağlık.

  22. Kaan says:

    Still Life’ın sonrasında yapılabilecek en iyi album.

  23. baldur says:

    gözlemlediğim kadarıyla mükemmeliği konusunda opeth fanlarının hemfikir olduğu 2 albümden biri morningrise ile beraber.

    Aeonian_Lich

    @baldur, Ülkemizde olabilir bilmiyorum, ama progarchives başta olmak üzere birçok ingilizce sitede Morningrise oluşturulan listelerde diplerde yer alıyordu hep. Ya da bana denk geldi öyleleri. Ama az buz görmedim son iki sırada Morningrise’ı “opeth albümleri sıralaması – en iyiden en kötüye” tarzı atraksiyonlarda.

    baldur

    @Aeonian_Lich, işin teknik boyutuna ya da produksiyon kalitesine falan da bakıyorlardır belki oldukça. bir de evet mikael falan da pek sevmiyor morningrise albümünü.

    Dnz

    @baldur, Still Life…

  24. B U R Z U M says:

    muhteşem bir yazı muhteşem bir albüm…

  25. Kıvanç says:

    Harvest’in yeri ayrıdır.

  26. heavy metal says:

    bu ne ya onca klasik albumden daha yuksek oy almis cok komik olmus hehehe kalite adına gozden gecırınız efem bu durumu..!

    Vornskr

    @heavy metal, Şaka mısın evladım?

    illuminati

    @heavy metal, bu albüm klasik değil yani?

    XRacer

    @heavy metal, yazış tipinden bile belli oluyor bu tarz adamlar, ben buna inandım.

  27. ali ihsan balı says:

    bursa’da nerde oturuyodun ahmet sen?

    Ahmet Saraçoğlu

    @ali ihsan balı, kükürtlü’de.

    ali ihsan balı

    @Ahmet Saraçoğlu, :) yakınmışız. dikkaldırımdaydım ben de..

    Ahmet Saraçoğlu

    @ali ihsan balı, ha iyiymiş. :)

  28. Eddie's Report says:

    Çok başarılı bir albüm. alışmak benim açımdan biraz zaman alıyor ama NWOBHM de bulamadığım sertliği bu albümde buldum

  29. beterin bateri says:

    arkadaş the leper affinity adamın suratına tokat atar gibi başlamıyor mu bitiyorum.

  30. Itachi says:

    Ne zaman şu albümle ilgili herhangi bir kritik ya da yorumlara göz atmak istesem hep sitenin ”B” arşivine gidiyor elim. Albümü koca bir grup olarak mı görüyorum nedir.

  31. Mr Shred says:

    Vapurda yalnız OPETH dinlemek benim de üniversite hayatımın sanırım favori etkinliği hala. 7:00 Kabataş’a bineyim yarın.
    Kritiğe 10 verdim ama içim bir kötü oldu az mı verdim acaba diye.

  32. Jester says:

    Bleak sen ne mükemmel bir şeysin öyle, bunun bir de Drapery Falls’u, The Duneral Portrait’i falan var. En sevdiğim Opeth albümlerinden biri.

  33. eartop says:

    Aylar öncesinde albümü dinlerken okuduğum kritiği yine albümü dinleme seansımda tekrar okudum.Her ikiside 10/10

  34. saw you drown says:

    Bugün albümü dinlerken bir an düşündüm ve şuna karar verdim:

    Tamam Morningrise, Still life baş tacı, muazzam, mükemmel vs’de;

    Blackwater Park, sanırım Opeth’in en iyi albümü. Nasıl bir albüm ki bu amk. Bir albüm düşünün The leper affinity ile başlıyor, 2. sırada bleak var, 3′te harvest gibi bir şaheser; ardından the drapery falls derken sonra bir bakıyorsunuz; blackwater park gibi bir insanüstü şarkıyla albüm son buluyor. Biraz insaf!

    Olamaz böyle bir şey.

    B U R Z U M

    @saw you drown, harvest gibi saheser dedin canimi yidin:) 2. Mukemmellik bleak ve bence albumun en harika 3. Parcasi dirge for november…zamaninda bu cd yi hicbir parcasini dinlemeden sirf opeth diye ebay den almistim. Cd 15 gun sonra elime gectiginde kasim ayina yeni girmistik:)sarki isimlerinde november gorunce direk o parcadan basladim albume:):) tabi daha sonra harvest, bleak derken cok uzun sure baska album dinlememistim…hala herhangi bi parcasi bile tuylerimi diken diken olmasina yetiyor…

    saw you drown

    @B U R Z U M, Aynen öyle dostum. Gerçekten bu albümün farklı bir havası var. Sadece müzikalite olsa neyse, farklı bir ruhani yapısı da var. Böyle bir albüm gelmez bir daha…

  35. Görkem Yücesoy says:

    Yıllar geçse de yine aynı. Albümün ve özellikle aynı adı taşıyan parçanın etkisi geçmedi, geçmiyor. Ve geçmeyecek. Blackwater Park, dinlemenin ötesinde her şeyiyle yaşanan bir şey.

  36. B U R Z U M says:

    2 dakka bi parça övüp çıkıcam.

    Resmen işkencesin ‘dirge for november’. Ama o kadar güzel bir işkencesin ki 2007 yi tekrar yaşatiyorsun bana. Her dinleyisimde senin gibi melankolik bir parça bana resmen huzur veriyor, 2007 ye götürüyor mutlu ediyor…

  37. gXnn says:

    Bleak dunyanın en guzel sarkısı!
    Gecen gun su versiyona rastladım. Bence baya basarılı! http://youtu.be/PXW0k_J6zi8

  38. İbo says:

    Ne bileyim şarkılar teker teker bakıldığında çok sağlam şarkılar ama sanki albüm biraz kopuk şarkılar arasında bir bağlantı yok ne bileyim bir orchid bir deliverance bir stil life gibi bir hava veremedi bana

  39. deadhouse says:

    Tarih Sorceress ile bu yüce albümü çıkaran grubun aynı olduğunu da yazacak maalesef.

    serdar91

    @deadhouse, Bazen şaşırıyor insan. Harlequin Forest, The Lotus Eater, Leper Affinity, When ve nice şaheser besteye imza atmış grubun son derece sönük bir müziğe hapsolması üzüyor. Ama sebep belli. Brutal vokal kullanamamak o özü ortaya çıkarmaya engel kanımca..

  40. 10 az, hatta 11 bile az bu efsane albüme.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.