# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
MAKALE: Grupların müzikal gelişimi ve aynılaşma süreci
| 14.06.2014

Alışmak sevmekten daha zor geliyor.

İnsanoğlu tekrar eden olayları öğrenebilen bir varlık. Başımıza ilk kez gelen bir şeye verdiğimiz tepkiler, bu şey başımıza ikinci, üçüncü kez geldiğinde, ilk seferde verdiğimiz tepkilerin aynısı olmuyor. İlk seferde korku, endişe yaratan bir şeye, zaman içinde alışıyor ve o konuda hiç sorun yaşamamaya başlıyoruz. Hayatında ilk kez trafiğe çıkacak olan bir sürücünün paniği, gerginliği, dördüncü, beşinci çıkışta yerini “yolda giderken ne dinlesem” sakinliğine, “bugün de başka yollardan gidip yeni yerler öğreneyim” rahatlığına bırakıyor. Zira insan alışıyor.

Alışmak, kanıksamak.

İnsan hayatındaki en temel duygulardan biri. Çoğu zaman, ortaya çıkışından bihaber olduğumuz, bilinçli şekilde yapmadığımız bir şey. İçinde olumsuz bir yan barındıran konularda hayatımızı yaşanılabilir kılan bu duygu, konu bize zevk veren, bizi eğlendiren, mutlu eden şeylere geldiğinde aynı düzeyde iyi olmayabiliyor.

Kanıksamak, şu anda içinde bulunduğumuz kontekst olan müziğe indirgersek, kanımca baya can sıkıcı bir durum. Heyecanı azaltan, coşkuyu törpüleyen, hatta zaman zaman bizi kıymet bilmez, şikâyetçi birtakım meymenetsizlere dönüştürebilen bir şey. Ve konu “bir şey yaratmak” olduğunda, gerçekten de çok büyük önem taşıyan bir şey.

Hepimizin hayatının belli noktalarında duyup da çok fazla sevdiği, bayıldığı, muhteşem bulduğu gruplar var. “Böyle bir grup olamaz”, “gruba resmen aşık oldum, hayatım boyunca bıkmadan dinleyeceğim.”

Ama işin aslı öyle değil maalesef.

Keşke eskisi gibi olsa diye düşündüğümüz IN FLAMES, kariyeri boyunca HEP ama HEP “The Jester Race” gibi, “Whoracle” gibi bir müzik yapsa, bir yerden sonra sıkılmayacağımızı mı sanıyoruz? Tüm müziği beklenmediklikler, ilginçlikler, şaşırtmacalar üzerine kurulu BETWEEN THE BURIED AND ME için bile kariyerinin daha dördüncü, beşinci albümünde “Bildiğimiz BETWEN THE BURIED AND ME” diyoruz, farkında mıyız?

Neymiş o “bildiğimiz”?

“İşte sürekli değişen, farklı farklı şeylerin olduğu şarkılar yapmak.”

Buna bile alışıyorsak, “sürekli değişen, farklı farklı şeylerin olduğu şarkılar”ı bile tekrarlayan bir patern olarak görüyorsak, işimiz zor.

“OPETH keşke HEP “Morningrise” gibi olsa…”

Hayatında birkaç şarkı yazmış herhangi birinin böylesi bir şeyin ne kadar sıkıcı olacağını fark edeceğinden eminim. Düşünsenize; hiç durmadan değişen, neredeyse bir kez dahi tekrar etmeyen rif ve melodilerle dolu bir albüm yaptınız. İnsanlar buna bayıldı. Sonra bir tane daha yaptınız. Daha da çok bayıldılar. Sonra bir tane daha, bir tane daha… Hepsine hasta oldular. Belli ki bu konuda çok yeteneklisiniz. Peki ya bu durum “Bildiğimiz OPETH” noktasına geldiğinde ne olacak? Yazdığınız şey muhteşem olsa dahi, müziğinizdeki karakteristikler, hatta sadece ve sadece sizin yazabildiğiniz şeyler dahi “OPETH işte…” diye yorumlandığında ne yapacaksınız? Daha da önemlisi, insanları büyüleyen, ancak belli ki sizin için yaratması zor olmayan birtakım şeyler sizin için o kadar da büyük bir şey ifade etmemeye başlarsa? Ya farklı bir şeyler yazmak, müzisyenliğinizi farklı bir tarafa kaydırmak isterseniz? Gitarı her elinize aldığınızda, “yine aynı kalıplar içinde sıkışmış halde bir şeyler yazmalıyım, yoksa insanlar beğenmeyebilir” diye düşünmenin, tüm temeli yaratmak üzerine kurulu bir kavram olan sanat adına ne kadar ters, hatta kabul edilemez bir şey olduğunu hiç düşünüyor muyuz?

Hatta içine sıkışılan bu kalıp, “kalıpsızlık” olsa bile…

Sanatın her dalında geçerli bir kavram olsa da, biz yine metal çerçevesinden bakalım. Günümüzün adı herkesçe bilinen gruplarını düşünelim.

CHILDREN OF BODOM, LAMB OF GOD, GOJIRA, VOLBEAT, DARK TRANQUILLITY, IN FLAMES, yüzlercesi, binlercesi… Saymakla bitmez.

NILE’a alıştık, farkındayız değil mi? “Black Seeds of Vengeance”ı ilk dinlediğimizdeki heyecanı bir daha asla yaşamayacağız. NILE günün birinde Mısır’a gidip de firavunları tekrar hayata döndürmedikçe, yeni albümlerindeki bir şarkının nota dizilimi uzaylılar için matematiksel bir mesaj olup, “yok hafız piramitleri biz yapmadık, nereden çıkarıyorsunuz?” demek için dünyaya gelmedikleri sürece, NILE bundan böyle aklımızı başımızdan alamayacak. Alsa bile bunu ilk zamanlardaki tutkuyla yapamayacak. Zira hem biz NILE’ı öğrendik, hem de onlar ilk zamanların ateşine, farklı bir şey yaratıyor olmanın durdurulamaz güdülenmişliğine sahip değiller.

LAMB OF GOD. “Ruin”i ilk duyduğunda aklını kaybeden, bir sonraki albümde “Laid to Rest” ile LAMB OF GOD’a tapmaya başlayan bir sürü insan, grubun bundan sonra yaratacağı müziği çok büyük oranda biliyor. İleride LAMB OF GOD’a karşı aynı heyecanı duymaları, LAMB OF GOD’ın kıçını yırtsa da bunca albüm sonra insanları tekrardan şaşırtabilmeyi başarması o kadar zor ki.

GOJIRA, çoğu insan için ruhanî bir müzik yapıyor, kutsal olarak görülüyor, pek çok dinleyicinin en derinlerine işliyor. Ama istemesek de biliyoruz, GOJIRA’ya da alışıyoruz. Grubun yapacağı yeni müziklere ilk dinlemelerimizdeki kadar güçlü sarılmamız, aklımızı kaybetmemiz imkânsız; fizyolojik, psikolojik olarak imkânsız.

Tabii bir kaya levreği değilsek…

Eşsizliğiyle aklımızı başımızdan alan GORGUTS’tan tutun da, zamanında dünyayı sarsmış DREAM THEATER’a, şu ana kadar hep daha iyisini yapabilmeyi başarmış ve bu sayede adını günümüzün en önemli birkaç grubunun arasına kazımış, ancak var olan ve olacak her grup gibi bizi sonsuza kadar delirtmeyi başarması neredeyse imkânsız olan MASTODON’a kadar…

Tüm bu durumlarda, suçlu olan taraf asla ve asla gruplar değil. Biz de değiliz. Suçlu olan tek şey zaman. Zaman her şeyin ilacı evet, ancak konu güzel şeyler olduğunda, insan “ah o eski günler”, “ah o eski şarkılar”, “seksenler gibisi yok” dediğinde, aslında farkında olmadan zamana kızıyor, o güzel anlar keşke hep devam etsin, o ilk heyecan hep aynı oranda yaşansın istiyor. Bu sanatta da böyle, hayatın diğer tüm alanlarında da.

-“Keşke hep ilk albümlerindeki müziği yapsalar.”
+“Şimdi yaptıkları müzik kötü mü?”
-“Hayır değil ama ben onları ilk halleriyle sevmiştim ve hep o şekilde kalmalarını istiyorum.”
+“Bu biraz bencilce değil mi?”
-“Olsun.”
+“E ama şimdi de iyiler diyorsun?”
-“İyiler ama bozdular.”

Böyle durumlarda “eskilere dönseler” diye düşünüp o grupları kafalarından silen, ne yaparlarsa yapsınlar eskiden yaptıkları elma armut düzeyinde bambaşkalıktaki müzikleriyle kıyaslayıp “of, bir türlü olmuyor, yine olmamış” diye canını sıkan insanları görünce garipsiyorum.

Müzik dediğin şey su, oksijen değil ki her seferinde bizi aynı oranda serinletsin, içimizi temizlesin, yaşamamızı sağlasın ve biz ondan hiç sıkılmayalım, doğumumuzdan ölümümüze kadar ona olan ihtiyacımız her giderildiğinde dünya varmış diyelim…

Evet. Su ve oksijen.

Sonsuza dek ihtiyaç duyacağımız, olmadan yapamayacağımız, hep aynı kalsın isteyeceğimiz iki şey.

Neden?

Çünkü bunlar tadı, kokusu olmayan şeyler. Sürekli olarak içimize giren, ancak tatları ve kokuları olmadığından bunun farkında bile olmadığımız şeyler. Birazcık tatları, kokuları olsa, bakalım ne kadar sürede alternatiflerini aramaya başlıyoruz, hatta kısa bir süre sonra o tada, kokuya dayanamaz hale geliyor, kusuyoruz.

Sanat dediğin şey de “tatsız” olma durumunun olabilecek en zıt hali olduğundan, herkesçe, her yerde, her zamanda yaratılanın birbirinden çok farklı olduğu bir düzlem olduğundan, ilk anda ne kadar beğensek de, inanamasak da, hayatımızın merkezine koyacağımızı düşünsek de, zaman içinde onu ilk anki kadar büyük tutkuyla sevmemiz, alternatifler aramaya çalışmadan sadece onunla yetinmemiz, im-kân-sız.

O yüzden varsın OPETH bunca yıl sonra progresif rock yapsın; varsın IN FLAMES bunca albümün ardından modern taraflara kaysın; KATATONIA progresifleşsin, ORPHANED LAND brutal vokali bıraksın, IHSAHN black metal yapmasın, MAYHEM bir şeyler denesin, Dave Mustaine senfoni orkestrasıyla…

Vazgeçtim, o sonuncusu olmasın.

“Eskiden çok iyiydi, şimdi alâkasız şeyler yapıyorlar, bu grup benim o çok sevdiğim, hayatımı değiştiren grup değil…” demektense, eskilerin ne kadar iyi olduğunun ve ölene kadar dinleyebileceğimiz süper müziklerin her an bizimle olduğunun rahatlığını ve güven duygusunu yaşayıp, bir yandan da yeni iyi şeyler keşfetmenin heyecanının tadına varsak daha güzel olmaz mı?

Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi “Hayır! İllâ ki o grup, sürekli benim o zamanında çok beğendiğim müziği yapacak, hiç değişmeyecek” diye düşünerek müziğin gücünü küçümsediğimizin farkında değil miyiz?

Müziğin hiç bitmeyecek, sonsuz bir kavram olduğunun bilincine varıp bundan memnun olmak bu kadar zor mu?

Üstelik “elimizdekiyle yetinmeye”, veya “istediğimiz şey zamanında bize sunulmuş işte, kıymetini bilelim” diye düşünmemize de gerek yok.

Öleceğimiz saniyeye kadar bize her an, her yerde, hiç durmadan, baş edemeyeceğimiz kadar çok ve kaliteli şekilde sunulacak bir şeyden bahsediyoruz. Sırf bu yazı yazıldığı sırada yüzlerce yeni grup kurulmuştur, binlerce yeni şarkı yazılmış, sayısız albüm çkmıştır. Bunları bir şekilde duyacağız, bazılarını çok beğeneceğiz, eskiyi unutturacak kadar beğeneceğiz, bayılacağız, zevkten zevke koşacağız…

O eskiden çok sevdiğimiz bir adet grup, şu anda 25 sene önce duyup da çok sevdiğimiz şeyi yapmıyor diye canımızı sıkmaya değer mi?

Albümün okur notu: 12345678910 (9.04/10, Toplam oy: 76)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
Şirket
Şarkılar
Web
  Yorum alanı

“MAKALE: Grupların müzikal gelişimi ve aynılaşma süreci” yazısına 25 yorum var

  1. vordven says:

    Huxley’nin ‘Algı Kapıları’ isimli kitabında geçen “Aşinalık, kayıtsızlık doğurur.” cümlesi yaşamdaki hemen hemen her şeyin varacağı son noktayı ifade eder benim için. Kıskaca girdiğim zamanlarda bu söylemi aklıma getirir ve bakış açımı değiştirmeye çalışırım… Bu bağlamda her grubun kendini geliştirmesi, her albümde olmasa bile belli bir noktaya gelindiğinde farklı bir şeyler sunabilecek cesaret ve kapasitede olması dinleyici olarak istediğim yegane şeylerden biri. Bu her zaman mümkün olmuyor elbette ama bunu yapabilen her oluşumun arkasındayım.

    Yazı çok güzel olmuş, ellerine sağlık.

    Batuhan Bekmen

    @vordven, Aklıma ilk gelen şey Huxley’nin bu sözü oldu yazıyı okuduktan sonra, güzel ifade etmişsin sen de. İlk yorumun direkt bu olması sevindirdi haha.

  2. zlayeric says:

    Bir çeşit uyuşturucu gibi müzik, dozu sürekli yükseltmek gerekiyor zevk almak için.Tabii burada doz yeni arayışlar oluyor, ister dinleyici ister müzisyen olun.Çok basit ve somut bir örnek olarak ekstrem türlerin gelişimi mesela thrash, death, grindcore derken brutal death veya teknik ekstrem brutal death metal gibi sürekli doz artışıyla gelen süreç.Algıda sıradanlaşmanın bireysel olduğu kadar dinleyici kitlesi olarak toplumsal da olmasının doğal sonucu.Yine de bu paradoksu benim için delen grup Enslaved oldu.Adamların son albümlerindeki halleri her zaman en iyi halleri oluyor.

  3. Ömer Kuş says:

    Süper bir yazı olmuş, altına imzamı atarım.

    Şu metal müzik muhabbetlerinde en anlamadığım şeydir “değişmişler”, “bozmuşlar”, “davayı satmışlar :/” “ilk demo süperdi sonradan sıçtılar ağğbi” muhabbetleri. Yani onlara göre grup hep onların ilk sevdiği gibi müzik yapmak zorunda, aksi takdirde kesin ticari kaygılarla müzik yapmıştır. Bir kişi de çıkıp demiyor ki aga adamların o ilk albümünden beri yıllar geçmiş, kim bilir neler yaşamışlar, hayata bakış açıları değişmiş, çoluk çocuğa karışmışlar belki, daha binlerce şey. Yeni şeyler denemek istiyorlar. Belki eskisi kadar metal müziğe ilgi duymuyorlar. Ahmet’in de dediği gibi o türde ne kadar iyi müzik yaparlarsa yapsın bıktılar belki artık yeni bir şey yapmak istiyorlar. Opeth bu konuda en güzel örnek gerçekten. Heritage’ı ben beğenmedim mesela ama tutup da “Opeth sıçtı batırdı, nerde Morningrise :/” demem. Morningrise hala orada duruyor yani bunun farkındayız değil mi?
    In Flames’in yeni albümlerini de ona göre değerlendiriyorum. Bu adamlar The Jester Race, Whoracle, Colony, Clayman, Lunar Strain ile noktayı koymuşlar. Orada kapı gibi 5 tane mükemmel albüm duruyor. Hepsinde de bir değişim var. Günümüze geliyoruz, adamların hissettikleri yönde değişim devam ediyor, ama bu değişimin sınırları artık melodik death metali aştığı için insanlar grubu topa tutuyor. Adamlar müzik yapmaya başlarken “Sonsuza kadar melodik death metal yapacağımıza ant içeriz!” diye bir şey mi dediler? Sırf fanlar istediği için sıkıcı (sıkıcı olur çünkü onların içinden gelerek yaptıkları bir şey olmaz) bir melodik death metal albümü yapmak ne kadar büyük bir ikiyüzlülük olurdu farkında mısınız? In Flames’e saygı duymamın en büyük sebebi de budur. 2002 yılından beri abartısız HER yeni albüm çıkardıklarında topa tutan fanlara rağmen hiç siklemeden istedikleri gibi yollarına devam etmeleri. Sonuç? In Flames şu anda İsveç’in en büyük grubu. Tartışmasız. Sadece ben demiyorum bunu Mikael Åkerfeldt diyor (Kaynak: Så Jävla Metal belgeseli). Tabi çoğu “metalci”ye göre bu davayı satmak oluyor. Tıpkı Metallica’nın yaptığı gibi. Black Album şahane bir albüm. Thrash metal mi? Değil. Eeeee? Ne olmuş yani? Load gayet iyi bir albüm. Mama Said, Bleeding Me, mükemmel şarkılar. Belki metal bile değil. Eee? Problem ne yani abi anlamıyorum gerçekten şu kafayı anlayamıyorum yani. Çok bencilce bir düşünce yapısı.

    İki-üç grup üzerinden konuştum ama Ahmet’in de dediği gibi birçok gruba uyarlanabilir bu dediklerim.

    OMustafar

    @Ömer Kuş, Yorum yazacaktım ki baktım zaten benim diyeceklerim yazılmış. Yalnız değilmişim bu evrende!

    Ömer Kuş

    Dediklerime çok yakın şeyleri Mastodon davulcusu Brann Dailor da söylemiş. Aynen şöyle diyor:

    “There are always those fans that want every album to sound like your first album. But if we were to try to give them that it wouldn’t be the same, because it would no longer be coming from a real place. So those people don’t even know what they’re asking for.”

    İsteyen olursa çevirebilirim.

    Ugur

    @Ömer Kuş, Altına imzamı attım.Saygılar.

  4. Batuhan Aydın says:

    Çoğu kendini tekrarlıyor,ama istisnalar da var bkz. The Faceless :)

  5. Şafak says:

    Ahmet abi bu harika yazıyı müzik için yazmış ama yazdığın herşey hayatın kısa bi özeti gibi. İnsan nefsi ele geçirilebilir, ulaşılabilir şeylere meyleder ve ona ulaştığında artık o sıradanlaşır, kıymeti kalmaz. Müzikte de böyle işte dinliyoruz eninde sonunda zamanı geçiyor.

  6. Bathory says:

    tebrikler çok güzel bi yazı olmuş insanın kafasındakini özetliyor resmen

  7. ÖNCÜL says:

    Öncelikle değişime giden her grup için “davayı sattılar, paragöz bunlar ehehe” seviyesinde yorum yapan bir insan değilim, belirteyim. Ancak şu da var ki; Opeth’in, In Flames’in hatta Metallica’nın zamanında yaptığı derecede köklü değişikliklere karşıyım. Tabi bu durum, saydığım gruplar veya bu yolda ilerleyen başka grupların yeni albümlerini dinlemeyeceğim anlamına gelmiyor. Demek istediğim şu ki; ortada başarılı oldugun bir tarz var. Bunu ufak dokunuşlarla değiştirip farklılık yaratmak bana daha mantıklı geliyor. En basitinden Whoracle ve Jester Race. Hemen hemen hepimiz hastasıyız ve birlikte değerlendirme yoluna gidiyoruz. Ancak bu albümlerin atmosferleri bile o kadar farklı ki. Keza Opeth. İlk 5 albümü taparcasına seviyorum, hala da dinliyorum ama hepsi birbirinden bir şekilde ayrılmayı başarıyor ve hiçbirimiz Opeth kendini tekrar ediyor demiyoruz. Demek ki bu kadar radikal kararlar almaya gerek yok. Tabi ne dersek diyelim, iş müzisyenlerde bitiyor. İstedikleri müzikleri yapmak en doğal hakları. Ancak bir dinleyici olarak da beklentilerim bu ve aldıkları kararlara saygı duymaktan ötesini de yapamam.

  8. DrAQA says:

    Ya o değil de Megadeth çok bozdu.

    Şaka bir yana gerçekten doğru bir noktaya parmak basılmış yazıda. Sanırım bizi “bu grup çok bozdu yaee” ve benzeri cümlelere sürükleyen temel nokta, grupları en sevdiğimiz albümleriyle bağdaştırmamız. Megadeth dediğim için oradan devam edeyim, Megadeth denildiğinde kimi adamın aklına Rust in Peace geliyor, hatta doğrudan Megadeth = Rust in Peace. Böyle olunca, adamlar farklı bir albüm çıkardığında “yaaeeéé” diyor tabi normal olarak. Bu makale gibi yüzlercesi yazılsa, hatta bilimsel tespitler bile yapılsa, insanoğlu huyundan vazgeçmiyor.

  9. delikassap says:

    Aslında olay gayet basit, şayet yeni olanı beğenmiyorsan dinlemezsin o albümü olur biter abi. Eski albümlerini dinleyerek de pekâlâ bu müziğin içinde yaşamaya devam edebilirsin. Benim açıdan en iyi ve yakın örneği Opeth – Heritage sevdim mi? Hayır. Dinlemedim oldu bitti…

    cemal okko

    @delikassap, derya sen misin canım???

  10. Rashid says:

    Dinleyicilerin bile her gün dinledikleri şarkıların aynı olmadığı durumda gruplardan her defa aynı tarzda kalmalarını istemek bencilce cidden. Her türde zaten yılda zilyon tane albüm çıkıyor ve illa ki, içlerinde müthiş albümler olur.

  11. Cemal Okko says:

    İşin içine prodüktör girdi mi böyle olur… Daha ticari bir sound ve piyasada tutacak bir beste düzeni aranır hale gelir… Böylece de herkes birbirine benzemeye başlar…

    İşte bu yüzden bağımsız çalışan duyulmamış grupları arıyorum.. Bir şeyin satması bekleniyorsa orada sanatsal ve estetik kaygılar geri plana düşer…

    Bu sadece müzik için değil yöresel ürünler için de böyledir…

    Güngör urasın kitabında bmye bağlı bir örgütün Türkiye’ye gelerek bir takım yöresel ürün ve lezzetlerden numuneler aldığını daha sonra da bunların nasıl daha fazla pazarlanabilir hale getirilebileceği ile ilgili “değişiklik” önerilerinde bulunduklarını okumuştum… Yani “”tulum peynir az yağlı satmaz yağ katılsın…şile bezinde doğal boya değil sentetik boya kullanılsın”" gibi ürünün “orjinalitesini” bozacak “tavsiyeler” verilmiş bunlar daha sonra ilgili kamu kuruluşlarınca zanaatkarlara öğretilmiş ve uygulanmış…Ki ticari olsun ve satsın diye… Halbuki bu otantikliği ortadan kaldırdığı gibi işin sanatsal yönünü de ticariye çeviriyor…

    Benzer şeyler müzik “piyasası” için de geçerli…

  12. caglardurmaz says:

    Grupların yaşadıkları değişimlere bir diyeceğim yok çünkü bana düşmez onun yorumu fakat In Flames veya Opeth örneğindeki gibi keskin değişimler yerine Dark Tranquillity veya Katatonia’daki gibi sindire sindire yapılan müzikal değişimler hem eski hayranları rahatsız etmiyor hem de üstüne gittikleri müzikal doğrultudaki hayranları da kazanıyorlar.Monoton bir müzik tarzı benimsemesinden ziyade grupların yeni şeyler denemesi daha çok hoşuma giden bir olgu fakat bunlar azar azar yapılmalı.

  13. saw you drown says:

    Bence de olay basit; ama dinleme veya dinlememe’den ziyade işin içinde birazda saygı duyup, duymama var.

    Misal; müzikal değişimini kendi zevkleri için değiştiren bir grup, benim için bir sorun teşkil etmez. Dinlemesem bile saygı duyarım. Mesela Dark Tranquility’e bayılmam ve iki albümü haricinde sevdiğim bile söylenemez; zira Dark Tranquility’nin müziğini salt müzikal değerler ve zevkler uğruna, kendi müzik kariyerlerini daha arka planda tutarak, müziğini değiştirdiğini bilirim. Bu yüzden Dark Tranquility’e saygım sonsuzdur.

    Ama In Flames gibi müzik kariyerlerini değil de kendilerini ön planda tutup, bunu gerçekleştirirken de sanatsal öğeleri hiçe sayıp, salt daha çok kişiye ulaşabilme, salt yeni dünya da daha çok meşhur olabilme, salt daha çok para kazanabilme gibi amaçlarla sözüm ona ‘müzikal değişime uğrayan’ gruplara zerre saygı duymam.

    Çünkü ben müziğin bir sanat dalı olduğuna inanırım ve sanatsal gözlerle müziğe bakarım. Böyle yapmazsam eğer, sanatın temel ilkelerini hiçe saymış olurum. Maalesef olaya, hoşuma gitti dinlerim beni ilgilendirmez ne yaptıkları ne bok yedikleri diyemem.

    Bu durum sanatın diğer dallarında da böyledir. Farklı amaçlar doğrultusunda kendi tarzlarını yansıtmayan ve temel amacı popüler sinema izleyicisine ulaşıp para kazanmak olan bağımsız yönetmenler gibi.

    Not:Bağımsızlığını kaybetmek, bekaretini kaybetmeye benzemez.

  14. owlbos says:

    Tek kelimeyle HA-Rİ-KA-SIN abi. Öyle yerlere değinmişsin ki… Bence 1000′lerce dinleyecinin düşüncelerine tercüman olmuşsun… Çoğu dinleyecilerin bu durumları tanımlayamıdığını tahmin ediyorum… Sadece bu durumların ”bozdular” kelimesinden ibaret bir durum olmadığı ancak bu kadar iyi açıklanabilirdi.
    Bu konu hakkında çok ütopik ve tartışmalı düşüncelerim var.. Keşke gruplar 2-3 yılda bir albüm çıkartma zorunluğunda olmasalar… Keşke ortaya koyacakları eser kendi başına özgün bir yapıt olana kadar bekleyecek sabırda para kazansalar… Ve tabii ki dinleyicilerin hepsi dinlediği müziğe yeterli saygıyı göstermek adına ”tüketici” kulağıyla dinlemeseler… Neden insanlar Tool yada Necrophagist (Bokunu çıkardıkları için ne kadar iyi bir örnek oldu bilemiyorum haha) isimlerini duyunca hala heyecanlanıyorlar? Çünkü müzik sınırlarının tüm yönlerini gösterecek kadar ortaya eser çıkarmadılar.. Bir kaç seneye kadar aynı şey Cynic içindi ki onlar bu son albümle kendilerini bence çok çabuk tükettiler.. Neyse toparlamam gerekirse keşke gruplar her şarkıya yeterli özeni göstererek kaydedip en az bi 4 5 yıl konserlerde insanları delirtebilecek, sıkmayacak kalite çıkartma özenini gösterse ve daha önemlisi dinleyiciler değer verdiği albümleri o kadar sağlam sahiplense ki kendilerine ”10′larca anı” edinebilseler…

    Bilmiyorum ben bu müzik olayına böyle bakıyorum, kimilerine göre bu bakış açısı ”deli saçması” gibi gelebilir. Tabii bir kesim kitlenin bakış açısı şöyle de olabilir ”sanane kardeşim ben memnunum sürekli birbirini tekrar eden albümlerden, tek istediğim X grubundan yeni bir şarkı dinlemekti” saygı duyarım…

    owlbos

    @owlbos, ya bu ”kendi başına özgün” şeysini yanlış anlamayın. Örnek olarak Mastodon albümlerini vereyim. Hiç Mastodon dinlemeyen birine ilk albümden ve son albümden birer şarkı dinletsen aynı grubun iki farklı şarkısı olduğunu tahmin eder. Ama albümlere bakınca hepsinin kendine ait havaları var. . Demek istediğim şey black metal yapan bir grubun hard rock’a geçerek özgünleşmesi değil. grubun kendi müzik kimliğini belirlediği bazı özel şeyleri hiç bir zaman değişmemeli. Hatta sadece müzik olarak değil bir logo, kostüm, albüm kapaklarının uyumu… Bunlar bir grubu insana bağlayan ince şeyler..

  15. ismail vilehand says:

    öncelikle bu tarz yazıların daha fazla olması dileğiyle söze başlayayım. cidden keyifli tartışmalar olması açısından harika bir yazı. ancak yazının büyük bölümüne ben katılmıyorum.

    yazının katılıp katılmadığım kısımlarından önce şunu diyeyim; ben ne “bozmuşlar”, “davayı satmışlar” diyen kesimdeyim, ne de her enteresan değişikliğe ve anlamsız olgunlaşmaya, “işte budur ya!”, “sanat sanat!” diyenlerin taraftayım. bence bu işin bir dengesi, olmuşu ve olmamışı olmalı.

    yani bakıyorum muhabbetlere ya körü körüne her softlaşan, deneyselleşen gruplara bayılanlar var ya da “neden ilk demo gibi sert değil ulan allahsızlar!” diye çıldıranlar var. yaptıkları işi son haline göre değerlendirip yorumlayan ve her grubu değişimine göre farklı yargılayan dinleyici çok az.

    yazıda katıldığım kısımlara gelirsek; BETWEEN THE BURIED AND ME örneğindeki kısa zamanda grupların bilindik bir sound oluşturması, hatta BTBAM gibi dördüncü, beşinci albümü beklemeden ilk iki albümde kendi geleneklerini rayına oturtması metal ve alt türlerinde fazlaca görülen bir şey. ha ama bu kötü bir şey değil bence. hatta Ali Ağaoğlu gibi “yaptım oldu.” tarzı gayet takdir edilesi bir şey.

    bu alanda sadece müzik değil, grupların duruşu da çok fazla önem taşıyor bence. misal ben Gojira çok seviyorum ve son albümlerini birkaç şarkı hariç sevmedim. ama grubun duruşu ve fikirleri benim açımdan yaptıkları müziğin ötesine geçebiliyor. Gojira dünyanın en berbat albümünü bile yapsa ben yine Gojira’nın konserine de giderim tişörtünü de alır giyerim. aynı şekilde sayabileceğim bir çok grup daha var. en bilinenlerini söylemem gerekirse Napalm Death ve Kreator diyebilirim.

    katılmadığım diğer bir konu ise In Flames ve Opeth örnekleri. tamam çok fazla dinleyici hala onları son formlarına rağmen seviyor deliriyor (kendi gözlerimle de yakın zamanda gördüm bunu) ancak bu gruplar The Jester Race ve My Arms, Your Hearse albümlerini benzerlerini yapsalardı sıkılmayacaktık. işte burada ben yazıdaki fikre müthiş derecede karşı çıkıyorum.

    death metalden Grave, Bolt Thrower, Dismember; black metalden Carpathian Forest, Impaled Nazarene; hardcoredan Madball, Sick of it All çok uzun yıllardır milim tarz değiştirmeden müzik yapıyorlar ve sevenleri hiç sıkılmadı. hala en baba organizasyonlarda headliner veya en önlerde çıkmaları farketmeden binlerce dinleyici adamlara secde ediyor. In Flames ve Opeth değişim gösterdi diye bu gruplardan daha fazla saygı görmüyor yani.

    sonuç olarak “iyiki bu grup tarz değiştirdi.” ya da “iyi ki bu grup aynı müziği devam ettirdi.” gibi kesin bir kanı olmamalı. kimi grup iyi yaptı, kimi grup iyi ki yapmadı, kimi grup ise keşke yapmasaydı diyorum ben kendimce. bazısı değişti iyi oldu, bazısı değişti mahvoldu.

    ve en mega katılmadığım kısımları en sona sakladım onlar ise Nile ve Lamb of God örnekleri. örnek verilen grupların bizi bir daha şaşırtamayacağı yüksek ihtimal olsa da bu işin sonucu çok tatlı bir göt olmayla sonuçlanabiliyor. “o iş nasıl oluyor?” derseniz ben kendimden çok taze bir örnek verebilirim:

    bundan aşağı yukarı 10 gün önce falan Misery Index ve Sinister albümlerini peş peşe defalarca dinlerken araya bir albüm daha koyayım dedim ve Litany hariç hiç bir albümünü çok sevmediğim sadece iyi ve vasat bulduğum Vader’ın son albümünü sırf yenilerden gözüme çarptı diye soktum araya. Vader full diskografi ezbere bilirim ama çokta hastası değilimdir. bence Vader zirvesini Litany ile görmüş ve sonsuza kadar daha iyisini yapamadan kendi yağında kavrulacak bir gruptu ancak bu Tibi Et Igni adlı meret çok inanılmaz bir şey çıktı ve şuan bence 2014 senesinin en iyi death metal albümü ve ayrıca Vader dikografisininde uzak ara en iyi albümü. 1983′te kurulmuş, 31 senelik bir gruptan bahsediyoruz. evet, adamlar beni şaşırttılar. neden diğerleri yapmasın?

    bu anlattığım “tatlı göt olma” kategorisine girebilecek sadece bir olay. genelde her yıl bu tarz bişi yaşıyorum ben. o bakımdan artık “x grup daha iyisini yapamaz.” diyemiyorum. bence de bu tarz şeyler hep denecek ve biz “tatlı” bir göt olma yaşayacağız.

  16. baha says:

    bu değişimi ve müziğin farklılaşıp bambaşka mecralara girmesini her grup kaldıramaz ve her gruba da yakışmaz. ben şahsen amorphis’in tales from the thousand lakes ve elegy sonrası tuonela’dan memnun kaldım ve keza eclipse, skyforger, the beginning of times gibi bazılarının karbon kopya dediği albümleri de çok seviyorum ve değişmesini istemem. değişse ne kadar değişecek ki? aynı şekilde opeth’in eski günlerini arıyorum. hoş şu son çıkan 2 single yüzleri güldürdü de adamakıllı bir şeyler yaptılar. heritage’deki müziği pek sıcak bulmadım ve zaten o müziği yıllar önce başkalarından dinlemiştim. işte değişim uğruna orjinaliteden de uzaklaşılıyor bir anlamda. moonspell irreligious’dan sonra depeche mode etkili sin/pecado’u yaptı ve bence çok hoş bir albüm. paradise lost draconian times sonrası one second ve host ile yine depeche mode kırması bir şeyler denediler çok eleştiri aldılar ama bence iyi albümlerdi. bunlar dışında aynı şeyleri theatre of tragedy, lacrimas profundere v.b topluluklar için söyleyemeyiz. onlar ilk dönemlerinde başarılı olmuşlar sonra da gotik/elektronik müziğe geçince bir anda kendilerini diplerde buldular. demek ki değişim her zaman iyi olmuyor. anathema doom metal yapınca iyi post rock yapınca kötü. peki nerede kaldı müzikal kalitelilik? hani değişim iyiydi. ha, bana göre iyi anathema iyi yaptı post rock etkili albüm çıkarmakla ama çoğu kitle böyle düşünüyor.

    hard rock’tan örnek vereyim. def leppard adrenalize, retroactive gibi albümleri yapıp biraz elektronik etkili slang albümünü çıkarınca olanlar oldu 7-8 milyon satarken bir anda 1 milyon satamaz oldular. demek ki değişim her zaman iyi olmuyor. mötley crüe’dan örnek vereyim. dr.feelgood albümünü yaptıktan sonra vokalist değiştirip john corabi’yi getirip 94 yılında aynı albümü çıkardılar. albüm grunge kalıpları taşıyordu başarılı oldu mu, hayır? ama müzikal kalite vardı. binlerce kişi izlerken o albüm çıktıktan sonra konserlerine 150 kişi geldi. demek ki değişim her zaman iyi olmuyor. queensryche promised land’den sonra hear in the now frontier’ı yaptı. hanginiz bu albümü defalarca dinledi ve hastası oldu. hiçbirimiz. demek ki değişim her zaman iyi olmuyor. ben savatage’i çok severim. ama kalkıp da kendileri yeni bir albüm yapıp içine elektronik şeyler denerse ben onu dinlemem çünkü savatage müziği ilk baştan itibaren benim kafamda kendi içinde gelişen bir müziği icra eden bir gruba ait olduğunu bilirim ve o yüzden dinleyemem bana yabancı gelir. bugün motörhead yıllarca aynı müziği çalıp duruyor hangi birimiz dedik onlara şunlar yıllarca aynı müziği bize dinletiyor biraz da değişik şeyler yapsa da dinlesek? opeth olunca değişim güzel fakat konu motörhead olunca aman değişmesin. bunlar çetrefilli konular. müziğin ilerlemesi, değişmesi bütün bunlar her gruba yakışmaz. yakışacağı grup var yakışmayacağı grup vardır.

  17. Durakonis says:

    Gelişimini en başından takip ettiğim grupların çoğunun henüz çok köklü değişime gitmemesinden ötürü, yaşı benden büyük kişiler kadar “cephe alma” seviyesinde soğuduğum bir grup olmadı. Zaten grubu ara dönemlerde keşfedip cephe alanların büyük kısmının, başından beritakip eden abileri cephe aldı diye kendi yargılarıyla değil, algılarına yapışan bir parazit gibi bir cephe alma yaşadıkları bana daha yakın geliyor. Benim daha çok sinirlendiğim şeyler, Blind Guardian’ın “Forgotten Tales”de yaptığı gibi, über gizemli ve metal bir kapak yapıp, içine Barbara Ann diye rock’n roll şarkısı koyması gibi şeyler. Zira geçmiş dönemde sadece kapağa bakıp albüm almışlığım çok vardı, ve bugünkü gibi beleşe edinemiyorduk o albümleri. Sinir olma durumları yaşamışlığım vardır buna benzer çok defa. Bir grup adı altında çıkan albümlerin aşrı köklü değişimler geçirmesini kişisel olarak doğru bulmuyorum ben de. Çok da alakadar olmuyorum, ama yan proje, solo proje veya isim değişikliği daha iyi olur fikrime göre. Ben bir grubu keşfettiğimde ve tüm albümlerini indirip dinlediğimde belli bir tutarlılık ve sağlıklı bir evrim görmek isterim şahsen.

  18. Cattle Bilmemne says:

    Başlığa In Flames’i düşünerek girmiştim, kalbim temizmiş. :)

  19. Kemal says:

    Hem yazi, hem de altina gelen yorumlar cok iyi. Ozlemisiz boyle tartismalari :)

    Benim deginmek istedigim konu, degisime giden muzsiyenlere yapilan haksizliklar degil, “degismeyen” muzisyenlere yapilanlar. Ahmet’in de yazi da degindigi gibi bir grup arka arkaya birbirine benzeyen 2-3 album cikarirsa aninda elestrilere basliyoruz.

    Tabii ki sevdigimiz muzisyenlerden surekli farkli ve yaratici isler beklemek ve bunu bulamayinca da uzulmek hakkimiz. En sevdigimiz gruplardan bile gelse, her albumu begenmek zorunda degiliz. Fakat bu gruplara karsi yapilan “yillardir ayni seyleri caliyorlar”, “para kazandiran bir formul bulmuslar onun kaymagini yiyorlar” ya da “fabrikasyona bagladilar” gibi yorumlari gereginden fazla sert ve haksiz buluyorum.

    Sorun su ki, insanlar sonlu yaraticiliga sahip. Kisiden kisiya degisiyor, ama eninde sonunda kimsenin elinde surekli “farkli” seyler uretebilmesine olanak saglayacak sihirli bir degnek yok. Ozellikle kariyerinde 15-20 seneyi devirmis bir grubun ortaya yeni seyler koyabilmesi inanin cogu zaman grup uyelerinin elinde olan bir sey degil. Onlar da istemezler mi her albumde dinleyicileri saskinliga ugratsinlar, kimse onlar icin “kendilerini tekrar ediyorlar” demesin. Fakat inanin ki bu sandigimizdan cok daha zor bir is. Cunku tek bir insandan (cogu grupta bir tane ana sarki yazari bulundugu icin tek bir insan diyorum) cikabilecek yaraticilik aslinda korkunc derecede sinirli.

    Basit bir deney yapalim. Normalde “birini elestirmeden once ondan daha iyisini yapmalisin” argumanindan nefret ederim. Fakat bu seferlik kendimi daha iyi ifade edebilmek icin kullanacagim. Elinize kagit kalem alin ve kisa bir hikaye yazmayi deneyin. Ardindan onu unutun ve yenisini yazin. Bu sekilde elinizde 10 tane hikaye olana kadar devam edin. Geri cekilip baktiginizda 10 hikayenin de birbirine ne kadar cok benzeyen yanlari oldugunu dehset icinde fark edeceksiniz. 10 hikaye birbirinin karbon kopyasi olmayacak belki, ama hepsinde birbirine cok benzeyen temalar, karakterler ve olaylar goreceksiniz.

    Daha yakin bir ornek olmasi icin sarki yazmayi ele alin. Illa enstruman calmanize gerek yok. Agzinizla mirildanarak bir melodi yaratin. Bunu 9 kere daha yapin, ve mumkunse telefonunuza kaydedin. 10 melodinin de secilen notalar, ruh hali, hatta kullanilan duraksamalar acisindan birbirine benzedigini goreceksiniz.

    Bunun nedeni cok basit, cunku butun o hikayeler ve melodiler ayni insandan cikiyor. Yarattiginiz seyler sizin hayalgucunuzu ve karakterinizi temsil ediyor. O hikayenin, o notalarin hepsinde “siz” varsiniz.

    Belki bu deney sirasinda yaraticiliginizin sinirlarini zorlamanin ne kadar zor oldugunu farkina varmissinizdir. Eger varmadiysaniz, ikinci bir deney yapin. Yukarida yazdiginiz hikayelerden ve melodilerden tamamen farkli bir sey yazmaya kasin. Ama gercekten “farkli” olsunlar. Yani oyle ki, o 11 tane hikayeye bakan biri bunlardan sadece bir tanesinin digerlerinden cok farkli oldugunu gorebilsin.

    Bunu denediginizde ne kadar zor bir sey oldugunu goreceksiniz. Insanin kendi kaliplarini yikmasi, daha once yaptiklarindan degisik seyler ortaya koymasi, maalesef sanat yapmanin en zorlu yani. Inanin iyi gitar calmak, ya da iyi sarki yazmak gorundugu kadar zor bir sey degil. Ama kendi kaliplarinizi kirmak, hayalgucunuzun sinirlarini esnetmek, iste o da tam aksine sanildigindan cok daha zor.

    Olaya bu sekilde yaklasirsak, sevdigimiz muzisyenlerin ortaya her zaman yeni seyler koyamamasi konusunda biraz daha anlayisli ve affedici olabiliriz diye dusunuyorum.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.