İnsanın kafasının karışık olduğu ergenlik dönemlerinde karşılaştığı kimi olayların, onu, bu olaylarla başka herhangi bir zamanda karşılaşsa edineceği etkilenimden çok daha fazla ve iz bırakır şekilde etkilediği açıktır. Pek çok konuda tecrübelerimizin geliştiği ve hayata dair pek çok alanda ampullerimizin yandığı bu dönemler, biz istesek de istemesek de sonraki yolculuğumuzun yol haritasını çizebiliyor. O dönemde fiziksel ve duygusal anlamda bir devinim içinde olan insan bünyesi, çeşitli dış etmenlerle yontuluyor, karakterini şekillendiriyor, beğenilerini, zevklerini netleştiriyor, kısacası “Ben nasıl bir insan olmaya doğru gidiyorum?”un fotoğrafını çekiyor.
Evet, tahmin ettiğiniz gibi kopyala yapıştır tarzı cümlelerle dolu, olaya dışardan bakan bilmiş gözlemci kimliğinden uzak bir yazı olacak. Hayatımın en önemli ikinci albümüne, bu güne kadar hakkında tek bir satır yazmadığım bu esere yaraşır bir yazı olmasına çalışacağım. Uzun olursa, bayarsa, kastırırsa, kusura bakmayın. Bu seferki kişisel bir mesele.
Üniversite sınavına çalışmakta olan bir insanın isteyeceği son şeylerden biri, hayatında herhangi bir yer tutan sıradan bir konunun, bir anda değer kazanmaya başlayarak o sırada konsantre olması gerektiği şeyden zaman çalmasıdır. Okumayı hiçbir zaman sevmemiş, hep zorla ders çalışmış, çoğu şeyi öğrenmeden, ezberleyerek geçen birisi için, onu bu sıkıntıdan alıkoyacak her tür ufak şey önemlidir. Lise son sınıfta üniversite sınavına çalışan şahsımın, o anki ders aktivitesini baltalayacak, erteleyecek en ufak şeye bile bir can simidi gibi yaklaşması da belki bundandır. Eğer ders çalışmak üzere yatağınıza uzanırken çoraplarınızı çıkardığınız sırada çoraplarınıza bakıyor, bir saniye şöyle bir düşünüyor ve akabinde de ders kitabını bırakıp yarım saat boyunca içine gazete kağıdı doldurulmuş çorabınızla koridorda tek başınıza futbol oynuyorsanız, ders notları tutarken kağıda çizdiğiniz bir ok (——>) aklınıza METALLICA logosunu getiriyor ve farkında bile olmadan dakikalar boyunca kitabınızın sağına soluna sevdiğiniz grupların logolarını çiziyorsanız, ortada bir sorun var demektir.
Böylesi diken üstünde olan ve en ufak kaytarma çabasını ziyafete dönüştüren bir insanın, bir dinlenme anında dolaştığı internetten, tesadüfen, rastgele tıklayarak The Night and the Silent Water diye bir şey indirmesi, onu dinlemesi ve ilk saniyesinden itibaren müzikle ilgili tüm algısının yerinden oynaması, çok sevdiği bu müziği artık sadece müzik olarak göremeyeceğini kavraması, kısa vadede sarsıcı, uzun vadede ise -böyle bir site açıp şu an bu satırları yazabiliyor olmamdan da anlaşılacağı gibi- süper ötesi bir olaydır. Şöyle düşünün: Nefret ettiğiniz, sadece zorunda olduğunuz için ezberlediğiniz bir şeyden yorulup, tekrar başlayacak enerjiyi yaratmak adına dinlenirken, karşınıza bir şey çıkıyor. “Am I like them? Those who mourn and turn away, those who would give anything to see you again…” diyor karşıdaki ses. Sonra, ki sonradan kastım epey sonra, tekrar işinizin başına döndüğünüzde o çalışmadan ne hayır geliyor, böyle bir darbenin ardından çalıştığınız derse dair konsantrasyon nasıl sağlanıyor, cevabı malûm.
Bunu herkes yaşamış mıdır bilmiyorum ama, müzik sadece müzik olmaktan çıkıp bir mevcudiyetmişçesine tüm algılarınızı sardığında ve zihninizi esir aldığında, insan bilinci tam olarak kontrol edemediği bir noktaya geliyor. Keyif verici bir madde kullanmışçasına, adeta zihninizin orgazm olduğu, başka hiçbir dış etkenin yaratamayacağı bir şeyler oluyor bu anlarda. Çok sevmek, hayran kalmak, o sırada kulaklarınıza girip beyninize ulaşan şeyin yarattığı duygulardan zevk almak değil bu; daha fazlası. Aşık olmak gibi, kontrolü bir anlığına kaybettiğiniz, beyninizde bir şimşeğin çaktığı ve adeta olaylara dışarıdan bakmaya dair tüm becerilerinizi unuttuğunuz, farkındalığınızı yitirdiğiniz, sanki yenilgiyi kabullenip daha üst bir varlığın hükmünü kabul ettiğiniz bir an gibi. Çalan şeyi dinlemeden önceki halinizle tam olarak aynı olmadığınızı, zihinsel edinim olarak size başka bir kapının açıldığını fark etmek gibi.
“Morningrise”ın bana yaşattığı da buydu. Şarkı, melodi, rif ayırmaksızın; herhangi bir enstrümanın herhangi bir yerde yaptığı bir şeyi diğer herhangi bir ana yeğ tutmaksızın; bir şarkının belli bir sözünü, diğer bir şarkının bir sözünden üstün görmeksizin… “Morningrise”ın kasedini walkman’ime ilk kez takıp yatağıma uzandığım o gece ve geçen altmış altı dakika altı saniye, bugün belki de gereğinden fazla haşır neşir olduğum bu müziğe dair tüm planlarımın, bakış açımın yerinden oynadığı andı.
Bu yazıya video, fotoğraf koymadım. “Morningrise”ın kafamda yarattığı eşsiz güzelliği birtakım görsel yardımcılar vasıtasıyla desteklemeye gerek görmüyorum. Onu düşünmek; içinde barındırdıklarını, bunca yıldır yaşattıklarını, yaşatacaklarını hissetmek bile, onu müzikten öte bir varlık olarak görmeye yetiyor. O hayatımdaki en önemli albüm değil, evet; ondan önce bir başkası var. Ama o, hayatım boyunca dinlediğim en güzel albüm. O, her notasını kendim yazmış kadar sevdiğim, şu an bu satırları yazmamda dahi etkisi olan, neden bu kadar çok sevdiğimi hâlâ bilmediğim bu müzik içerisinde bana başka hiçbir albümün tattırmadığı duygulardan bazılarını yaşatan bir eser.
O, “Morningrise”.
Ve o son ses “We walked into the night, am I to bid you farewell? Why can’t you see that I try; when every tear I shed is for you?” deyip de her şey sessizliğe gömüldüğü anda idrak ediyorsunuz;
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Yalanası,pamuklara sarılası saklanası bir albüm,bir tat bir doku.
üstüne konuş konuş bitmez bu albüm, 10 puanı ver çık aradan
18 oyun 18′i de mi 10.00 olur ? vallahi 8 verecektim ama korktum.
Vallahi 8 verecektim ama korktum. Bu ne lan :)
21.08.2010
@Mustafa Sakallı, gayet açık ve net değil mi ?
21.08.2010
Aynısı ben de dedim yahu. Ufak bir yanlış anlaşılma olmuş. Bu ne lan sana değil puanaydı :)
benim için grubun müzikalitesinin tavan yaptığı albümler “blackwater park” ve “ghost reveries”dir ama “morningrise”da içerdiği besteler açısından önemlidir. bir sürü dinleyici bu albümü dinledikten sonra buna benzer bir topluluk aradı durdu ama bulamadı hala da bulması zor. akerfeldt ve tayfası bu albümle isveç’in karanlık ruhani dünyasından biz akdenizlileri hüzün bombardımanına tutmuştur. zaten albümün kapağı içeriğini ele veriyor. sol üstteki gri gökyüzü olmasa fotoğraf pek etkili olmayacak. sapına kadar gri bir albüm. koyu gri,ankara’nın sonbahar’ı gibi korkunç!
öyle bir albüm ki bu sağ kulaklıktan başka melodi sol kulaklıktan başka melodi dinliyosunuz…sağlı sollu girişmiş abilerimiz…abartıorum biraz ama sağ ve sol kulaklıktan ayrı ayrı dinleyin sanki 2 farklı harika albümü dinlemiş gibi hissedebilirsiniz…gereğinden fazla seviyorum bu albümü ne diğeceimi şaşırdım………….hele o ‘to bid you farewell’ yok mu…of ulen of…du bi şarap açıp geleyim
ben bu albümü dinlemedim lan
20.08.2010
@heat, bu albumu ilk kez dinlemenin verdiği o şaşkınlık ve zevki düşününce şanslısın aslında:)
20.08.2010
@Emre, hee iyiymiş o zaman:) yarın dinleyim…
66’6”. Güzel bir detay.
Şiir gibi yazmak istemiyorum ama.. :) Birileri daha olduğunu bilmek güzel hakikaten. Ben de öyle kendimden geçiyorum demeyeyim ama çorap olayı mesela.. Daha geçtiğimiz dönem okula varmış sınav saatini beklerken o an orada olmayı ne kadar istemediğimi düşünmüş, huyum da olduğu üzere Beşiktaş sahile gidip Dredg dinlemiştim bir iki saat. :)
Şarkı ve dakika da veriyorumm, bunu vermesem olmaz. Night And The Silent Water’ın 6.36′sı.. Sonrasında ne geleceğinin de bilinciyle bir acayip ediyor, donduruyor insanı.
Puana raid duzenlenmis :)
bu albüm olmasaydı bu kritikte olmayacaktı ve sırası geldi büyük konuşuyorum kritik albümden güzel olmuş polemik başlasın :D
opeth adam deyil yazıp trollemek vardı da bu albüme ayıb olur. opeth’in bu kadar büyük bir grup haline gelmesindeki en önemli nokta burda Ahmet’in başlıkta anlattığı gibi. tek bir şarkının tek bir riffinden herhangi bir black metal grubu 2-3 albüm çıkarır.
bu albümü titreyerek ve sarsılarak dinliyorum..
black rose immortal 13:40. jiletim nerdee
21.08.2010
@janslore the celebrity, aynen ya gozlerim doluyo orda metroda falan kendimi sıkmaktan harap oluyorum sonra
ahmet abi şu anda gözlerim doldu yeminle ağlıyorum.
dinlediğim sondan birinci opeth albümü (sonuncusu still life) olmasıyla beraber, hakkında ayrım yaptığım tek opeth albümüdür, zira opeth in hiçbir albümü “olm bu diğerinden daha süper lan” yorumu almamıştır benden. ama dedemin ölümünde beni ayakta tutan iki şarkıdan birini içeriyo ve en sevdiğim opeth şarkısı yarışında forest of october la yarışan bi şarkıya sahip: the night and the silent water.
bu şarkıyı da mikael dedesi öldükten sonra onun için yazmış. o yüzden bu şarkı, işlediği konsept bazında beni çok etkilemiştir. tabii arkadan gelen black rose immortal & to bid you farewell combosunu hesaba katmamıştım.
kısaca başta dediğim şeyle çelişicem: hiçbir opeth albümünü diğerinden üstün görmememe rağmen… Morningrise en sevdiğim Opeth albümüdür!!! :)
fazla söze gerek yok en iyi opeth albümü.
Arkadaşlar işin uzmanı değilim de, bu albümdeki davullar bana bi garip geliyor nedense, gitarların arasında pek duyulmuyor, boğuluyor biraz gibi geliyor. Özellikle mi yapılmıştır kayıdın kalitesiyle mi ilgili bir sorun mudur bilemiyorum. Yani albümdeki melodiler, sololar, riffler akıldan çıkacak cinsten değil de, her dinleyişim de “ya şu davullar biraz daha iyi duyulsa çok daha iyi olacakmış” demişimdir daha sık opeth dinlediğim dönemlerde, acaba tek ben mi böyle düşünüyorum? Tabii yanlış anlaşılmasın gruba laf söylemek değil amacım.
23.08.2010
@t_oskay, mike da bu albümdeki bas tonuna dayanamıyorum diyodu. hatta en az sevdiği opeth albümü bu sanırım ve bi yere kadar da the night and the silent water için en sevmediğim opeth parçası derdi. sonra canlı çalmaya başladılar falan.
23.08.2010
@Ahmet Saraçoğlu, “hayır kardeşim kulağımız da var ama alto (diyodu sanırım) tonunda bas mı olurmuş yahu yuh bize amk bizim” falan diyodu. ewet en sevmediği albümü morningrise, en sevmediği şarkısı da “the night and the silent water” o da işlediği konsept bakımından. dedesiyle uzun zaman boyunca konuşmamış bi süre sonra dedesi ölünce de bu şarkıyı yazmış falan filan.
ekşi sözlükte morningrise ya da opeth başlığı altında bi yorum vardı, mikael in yaptığı da aynen bu: kendi sanat şaheserini beğenmeyen sanatçı tripleri. ha idolümdür, bayılırım kendisine… o ayrı :)
14.01.2011
@Ahmet Saraçoğlu, oha, hayatta en sevdiğim bas tonu belki bu albümdedir.
23.08.2010
@t_oskay, ben de Still Life’taki kick tonunu anlayamıyorum. En sevdiğim Opeth albümü Still Life ama kick tonu garip bir şekilde az duyuluyor, bazı yerler acaip muğlak kalıyor falan. Ama mesela Deliverance’ın da davul tonu ders bence.
23.08.2010
@Berca B., deliverance’ın da ötesi var. bkz: ghost reveries.
23.08.2010
@baldur, genel olarak düşününce Ghost Reveries tabii ki daha temiz bir albüm. Ama ben Deliverance’ın havasını daha çok seviyorum. Davullarda bile bir kasvet ve ciddi bir karakter var. Ghost Reveries’i ise dönemine göre standart buluyorum. Bu yüzden tercihim Deliverance davulları.
yazmayayım demiştim ama dayanamadım. advent’in bokunu yerim. orchid albümünde olsaydı bu şarkı, of diyorum… of.
şöyle diyeyim: orchid+advent>diğer tüm opeth albümleri/şarkıları+piyasadaki tüm metal albümleri/grupları/şarkıları
mike’a da iki çift lafım var “bak beyim” ile başlayan. elbet kıstırırım bi yerde.
bir de bu albümü audiogalaxyden indirmiştim ilk. 97 mi 98 mi hatırlamıyorum.
nectar şarkısının adını nectaK yazan, id3 editlemeyi de açık bırakmayan arkadaşın az çınlatmamıştım kulağını.
aylarca nectak bildim zaten. zahmet edip liriklere falan bakayım derken keşfettim. id3 de kapalı olduğu için kaldı öyle. hala nectar’ı garipserim o yüzden. o deil de nectak ne abi. klavye hatası da değil belli. hangi kafayla yazmıştın sen onu.
neyse yıllarca içimde kalmıştı bu kustum rahatladım buraya sonunda.
23.08.2010
@anonim, 2.14
23.08.2010
@Ahmet Saraçoğlu, anlamadım?
23.08.2010
@anonim, Nectar’ın 2.14′te başlayan kısmı ne güzel di mi demek istedim ama biraz fazla gizemli demişim, anlaşılmaz olmuş.
23.08.2010
@Ahmet Saraçoğlu, 2.14, 6.19′dan bitişe kadar.. :))
şarkıyı eleştirir gibi yazmışım galiba ama öyle değil. o tek k harfineydi benim isyanım.
şu albümleri abartmıyorum yüzlerce kez dinlemişimdir ve dinliyorum hala. yalan yok watershed i toplasam 20 yi geçmez. o da opeth hatrına zorladım kendimi.
bilmiyorum biz eskileri sevdik, yenileri bünye mi kabul etmiyo nedir. anlamadım.
bikaç ay önce kuzeyli bi gitaroğlanla (amatör müzisyen işte öyle derim ben. youtube’a solo vs yükleyen tiplerden) tartışmıştım baya bi sayfada. sevmiyorum ulan dedim. daha progesif, daha teknik daha prof daha bilmemne opethinizi alın, bana doksanların daha karanlık, daha kuzeyli, daha amatör, daha soğuk opethini geri verin dedim.
o çift melodileri özledim ulan dedim fuck you all dedim ergen isyanı yaptım resmen:)) sonra sakinleştim açtım michael jackson dinledim falan. bazen çok fevri hareketlerde bulunabiliyorum :p
mükemmel albüm. black rose immortal’dan 4 şarkı çıkar. çok dur kalk var. sonuçta opeth’in yaylılar ve hemmınd organlar olmadan gerçek müzik yaptığı altın dönemi. must hear…
“ders notları tutarken kağıda çizdiğiniz bir ok (——>) aklınıza METALLICA logosunu getiriyor ve farkında bile olmadan dakikalar boyunca kitabınızın sağına soluna sevdiğiniz grupların logolarını çiziyorsanız, ortada bir sorun var demektir.” kısmı birebir eski halimi anımsattı yeminle.
albümün hakkı 8.00 en az
en sevdiğim opeth albümü ama şarkıların hiçbiri the grand conjuration şaheserinin eline su dökemez o ayrı konu..
opeth’in bence en damar albümü, still life ve mayh da damar albümlerdir, fakat the night and the silent water faktörü vardır bu albümde… albümün diğer albümlerden tek eksisi bazı rifflerin o kadar da iyi olmaması olduğunu düşünüyorum, still life ve sonraki albümlerde gördüğümüz mükemmel rifflerden çok yok… opethin ilk albüm acemiliği (orchid’de de olan acemilik) bence albümü daha güzelleştirmiş, daha samimi bi atmosfer kazandırmıştır…
opeth’in en etkili albümü olmasına rağmen, albümde still life ve sonrasındaki “riff canavarlığını” bulamadığımdan, albüm benden 9′u alıyor…
-opeth morningrise’dan sonra bozdu yhaa
-…katatonia’nın brave murder day’si opeth’in morningrise’ı x’in y’si…
-morningrise opethin tartışılmaz en iyi albümü…
still life ve blackwater park varken bu kadar kesin konuşmamak lazım arkadaşlar…
05.07.2011
@blackroseimmortal, sanki çoğunluk bu albümü en çok seviyor gibi konuşuyorsun. bu albüm yabancı sitelerde genelde opeth’in en kötü albümlerinden biri olarak kabul edilir. he benim için kesinlikle en iyidir tabii.
06.07.2011
@in the court of the crimson king, sitenin %90ı böyle düşünüyor…
06.07.2011
@in the court of the crimson king, hangi yabancı sitelerse onlar o sitelere girmemek lazım bir daha.
07.07.2011
@Sambalici, hiç rastlamadın mı hacı şu cool takılıp en iyi albümleri ghost reveries, ikinci de watershed deyip orchid-morningrise dönemini önemsemeyen sonradan görme opeth fanı yabancı tiplere?
opeth’in en sağlıklı albümü.
bir bu bir de damnation albümü. Fena çok fenaaaaa.
bu albümden başladım ciddi ciddi dinlemeye(hep negatif yorumlar savuruyodum bir şans daha tanıdım kendilerine nihoahaha) sonumuz hayrola artık
hala hayatında dinlediğin en güzel albüm mü?
en yakın müzik markete gidip alacağım klasiklerimi arasına girecek düzeyde tebrikler
bi’heritage değil.
değil bir, on heritage bile değil. orchid’le birlikte metal müziğin ulaştığı en tutkulu noktalarda gezinen albümlerden.
bu albüm yanında hala heritage konuşuluyor, anlayamıyorum.
17.09.2011
@b, herkesin zevki farklı tabii. mesela 70′çi bir adama iki albümü dinletsen heritage’ı tercih eder muhtemelen.
ben böyle bir albüm yapsam, götüm 10 metre havada gezinir, sağda solda ”müziğin amına koyduk arkadaşşş” diye artistlik yapardım girerdim. mikael bu albümü sevmiyor arkadaş, şaka gibi.
Bu albümün kritiği ola ki bana kalsa, ben de baya kişisel bişeyler yazardım. The Night And The Silent Water’daki şu dingin arpejler, o ruhlu davulların eşliği falan derken, sanırım hayatım değişmişti bu kasedi aldığım gün benim de. Kapağına aldanıp, grup hakkında hiçbirşey bilmezken aldığım bir albümdü. Hayatımın albümlerinin kapakları da güzel oluyor balıma. :D
Aslında grubu da şöyle duymuştum, 1999 senesinde yazlıkta acayip kalabalık ortamları olan bi sitedeki arkadaşların yanına gitmiştim. Metal dinleyen bi çocukla karşılaştık, ikimiz de Cradle Of Filth seviyomuşuz, Bruce Dickinson seviyomuşuz falan. O dedi sana bi grup tavsiye edicem ama adını hatırlayamıyorum demişti. Sonra hah hatırladım Opet dedi. Ben de benzin firması gibi mi dedim, evet dedi.
Lakin şu albümün öylesi hastasıyım, Ankara’daki ilk üniversite yılımda yurt odamın monoton havasını öyle bir ruhlulaştırmıştı ki bu albüm, şu üst paragraftaki geyikten kritikte bahsetmezdim kesinlikle. Bakın, Amorphis – Silent Waters kritiğinde bile geyik yapmıştım, ama bu albümde vallahi billahi yapmazdım.
Ağmetten artanları kritik edebiliyoz naapalım biz de işte böyle :(
Müzik demek morningrise demek.Sadede morningrise albümüyle hayatımı geçirebilirim.Muhteşemliğin karşıtı ne dense az.