# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
OPETH – Morningrise
| 20.08.2010

İnsanın kafasının karışık olduğu ergenlik dönemlerinde karşılaştığı kimi olayların, onu, bu olaylarla başka herhangi bir zamanda karşılaşsa edineceği etkilenimden çok daha fazla ve iz bırakır şekilde etkilediği açıktır. Pek çok konuda tecrübelerimizin geliştiği ve hayata dair pek çok alanda ampullerimizin yandığı bu dönemler, biz istesek de istemesek de sonraki yolculuğumuzun yol haritasını çizebiliyor. O dönemde fiziksel ve duygusal anlamda bir devinim içinde olan insan bünyesi, çeşitli dış etmenlerle yontuluyor, karakterini şekillendiriyor, beğenilerini, zevklerini netleştiriyor, kısacası “Ben nasıl bir insan olmaya doğru gidiyorum?”un fotoğrafını çekiyor.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi kopyala yapıştır tarzı cümlelerle dolu, olaya dışardan bakan bilmiş gözlemci kimliğinden uzak bir yazı olacak. Hayatımın en önemli ikinci albümüne, bu güne kadar hakkında tek bir satır yazmadığım bu esere yaraşır bir yazı olmasına çalışacağım. Uzun olursa, bayarsa, kastırırsa, kusura bakmayın. Bu seferki kişisel bir mesele.

Üniversite sınavına çalışmakta olan bir insanın isteyeceği son şeylerden biri, hayatında herhangi bir yer tutan sıradan bir konunun, bir anda değer kazanmaya başlayarak o sırada konsantre olması gerektiği şeyden zaman çalmasıdır. Okumayı hiçbir zaman sevmemiş, hep zorla ders çalışmış, çoğu şeyi öğrenmeden, ezberleyerek geçen birisi için, onu bu sıkıntıdan alıkoyacak her tür ufak şey önemlidir. Lise son sınıfta üniversite sınavına çalışan şahsımın, o anki ders aktivitesini baltalayacak, erteleyecek en ufak şeye bile bir can simidi gibi yaklaşması da belki bundandır. Eğer ders çalışmak üzere yatağınıza uzanırken çoraplarınızı çıkardığınız sırada çoraplarınıza bakıyor, bir saniye şöyle bir düşünüyor ve akabinde de ders kitabını bırakıp yarım saat boyunca içine gazete kağıdı doldurulmuş çorabınızla koridorda tek başınıza futbol oynuyorsanız, ders notları tutarken kağıda çizdiğiniz bir ok (——>) aklınıza METALLICA logosunu getiriyor ve farkında bile olmadan dakikalar boyunca kitabınızın sağına soluna sevdiğiniz grupların logolarını çiziyorsanız, ortada bir sorun var demektir.

Böylesi diken üstünde olan ve en ufak kaytarma çabasını ziyafete dönüştüren bir insanın, bir dinlenme anında dolaştığı internetten, tesadüfen, rastgele tıklayarak The Night and the Silent Water diye bir şey indirmesi, onu dinlemesi ve ilk saniyesinden itibaren müzikle ilgili tüm algısının yerinden oynaması, çok sevdiği bu müziği artık sadece müzik olarak göremeyeceğini kavraması, kısa vadede sarsıcı, uzun vadede ise -böyle bir site açıp şu an bu satırları yazabiliyor olmamdan da anlaşılacağı gibi- süper ötesi bir olaydır. Şöyle düşünün: Nefret ettiğiniz, sadece zorunda olduğunuz için ezberlediğiniz bir şeyden yorulup, tekrar başlayacak enerjiyi yaratmak adına dinlenirken, karşınıza bir şey çıkıyor. “Am I like them? Those who mourn and turn away, those who would give anything to see you again…” diyor karşıdaki ses. Sonra, ki sonradan kastım epey sonra, tekrar işinizin başına döndüğünüzde o çalışmadan ne hayır geliyor, böyle bir darbenin ardından çalıştığınız derse dair konsantrasyon nasıl sağlanıyor, cevabı malûm.

Bunu herkes yaşamış mıdır bilmiyorum ama, müzik sadece müzik olmaktan çıkıp bir mevcudiyetmişçesine tüm algılarınızı sardığında ve zihninizi esir aldığında, insan bilinci tam olarak kontrol edemediği bir noktaya geliyor. Keyif verici bir madde kullanmışçasına, adeta zihninizin orgazm olduğu, başka hiçbir dış etkenin yaratamayacağı bir şeyler oluyor bu anlarda. Çok sevmek, hayran kalmak, o sırada kulaklarınıza girip beyninize ulaşan şeyin yarattığı duygulardan zevk almak değil bu; daha fazlası. Aşık olmak gibi, kontrolü bir anlığına kaybettiğiniz, beyninizde bir şimşeğin çaktığı ve adeta olaylara dışarıdan bakmaya dair tüm becerilerinizi unuttuğunuz, farkındalığınızı yitirdiğiniz, sanki yenilgiyi kabullenip daha üst bir varlığın hükmünü kabul ettiğiniz bir an gibi. Çalan şeyi dinlemeden önceki halinizle tam olarak aynı olmadığınızı, zihinsel edinim olarak size başka bir kapının açıldığını fark etmek gibi.

“Morningrise”ın bana yaşattığı da buydu. Şarkı, melodi, rif ayırmaksızın; herhangi bir enstrümanın herhangi bir yerde yaptığı bir şeyi diğer herhangi bir ana yeğ tutmaksızın; bir şarkının belli bir sözünü, diğer bir şarkının bir sözünden üstün görmeksizin… “Morningrise”ın kasedini walkman’ime ilk kez takıp yatağıma uzandığım o gece ve geçen altmış altı dakika altı saniye, bugün belki de gereğinden fazla haşır neşir olduğum bu müziğe dair tüm planlarımın, bakış açımın yerinden oynadığı andı.

Bu yazıya video, fotoğraf koymadım. “Morningrise”ın kafamda yarattığı eşsiz güzelliği birtakım görsel yardımcılar vasıtasıyla desteklemeye gerek görmüyorum. Onu düşünmek; içinde barındırdıklarını, bunca yıldır yaşattıklarını, yaşatacaklarını hissetmek bile, onu müzikten öte bir varlık olarak görmeye yetiyor. O hayatımdaki en önemli albüm değil, evet; ondan önce bir başkası var. Ama o, hayatım boyunca dinlediğim en güzel albüm. O, her notasını kendim yazmış kadar sevdiğim, şu an bu satırları yazmamda dahi etkisi olan, neden bu kadar çok sevdiğimi hâlâ bilmediğim bu müzik içerisinde bana başka hiçbir albümün tattırmadığı duygulardan bazılarını yaşatan bir eser.

O, “Morningrise”.

Ve o son ses “We walked into the night, am I to bid you farewell? Why can’t you see that I try; when every tear I shed is for you?” deyip de her şey sessizliğe gömüldüğü anda idrak ediyorsunuz;

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Albümün okur notu: 12345678910 (8.38/10, Toplam oy: 927)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1996
Şirket
Candlelight Records
Kadro
Mikael Akerfeldt: Vokal, gitar
Peter Lindgren: Gitar
Johan DeFarfalla: Bas
Anders Nordin: Davul
Şarkılar
1. Advent
2. The Night and the Silent Water
3. Nectar
4. Black Rose Immortal
5. To Bid You Farewell
  Yorum alanı

“OPETH – Morningrise” yazısına 93 yorum var

  1. B U R Z U M says:

    durduk yere ağzımı yüzümü sikti hayret bişey ya. bütün enerjimi sömürdü aq parçası. black rose immortal dan bahsediyorum. özellikle 11:55 ten itibaren başlayan ve 13:38 de ki ölmümcül bölümleri sabaha kadar 5 litre viski içip ölmek pahasına dinleyesi geliyor insanın. aq opeth…

  2. rondo says:

    kafamı kurcalayan, düşünmeme sebep olan, içimin içimi yemesine, belki de beni kahırlara sürükleyecek sorulara yanıt aratan bir albümdür morningrise. sebebi ise şudur ki, eğer opeth, blackwater park ve sonrasında steven wilson ile çalışmak yerine dan swanö ile çalışsa idi nasıl albümler üretecekti? gerçekten ara sıra bunu düşünüp üzülüyorum :(

  3. BlackWaltz says:

    Hayatımın albumu

  4. akanker says:

    Hayatımın albümü

  5. Oiseaux says:

    Buraya bir şeyler yazmadan içim rahat etmeyecek.
    Ben de dahil olmak üzere metal müziğe gönül vermiş insanlar olarak, çoğumuzun bunu sadece bir müzik olarak değil de ruhsal hatta bedensel bir bağlılık olarak gördüğümüz bilinen bir gerçek. Hepimizin hayatında da bu bağı yaratan, sağlamlaştıran, asla kopmayacak bir şekle getiren 1-2 albüm vardır. Benim içinde hayatıma yön veren 2 albüm oldu. 1. si Still Life, 2. si Morningrise.
    Metal müzik dinlemeye yeni başladığım sıralarda Metallica falan takılırken gezdiğim bir sitede Opeth ismini gördüm. İsim direk dikkatimi çekmişti (kulak aşinalığı da var hani:) Bir bakınayım dedim neymiş neyin nesiymiş Metallica gibimiymiş değil miymiş. Grubun Blackwater Park isminde bir şarkısını bulmuş fakat (uzunluğundan olsa gerek şuan tam hatırlayamıyorum) dinlemeyi ertelemiştim. Gel zaman git zaman ben bu Opeth ismini nerede görsem dinleyesim geliyor fakat her seferinde erteliyorum.
    Yine bir gün internette gezinirken Face of Melinda isminde bir şarkı görüyorum ve daha ismini okuyunca vurulmuşa dönüyorum. (neden bilmiyorum ama çok ilgimi çekmişti ismi) Hemen biligisayara iniyor ve şarkı çalmaya başlıyor. İşte o an, hayatımda bir dönüm noktası olarak kabul ettiğim (bir ikincisini Nectar la yaşayacağım bir kaç yıl sonra) ve hayatımda şu ana kadar sadece bir kere daha yaşadığım benim için çok çok özel bir andı. Şarkıyı o ilk oturuşta kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum ama güneş tepedeyken oturduğum bilgisayarın başından etraf kap karanlıkken kaktım ve bu saatlerde kulağımda tek bir şarkı çalıyordu ve hayatımda ilk defa duyduğum bir ses sanki bana bu dünyada olmayan şeyler anlatıyordu. Diğer gün tüm albümü indirmiş ve dinlemeye başlamıştım. Ve daha ilk dakikalarda yine kafamdan vurulmuşa döndüm. Şu an Opeth in en sevdiğim 5 şarkısı arasında olan The Moor pata küte çalıyordu kulağımda ve ben duyduğum her notayla bu müziğe, dünyadan olduğuna inanmadığım bu sese bir kez daha hayran oluyor ve metal müzikle aramda hayatım boyunca hiç kopmayacağına inandığım bağı oluşturuyordum. Önümdeki bir kaç yıl sadece Still Life dinlemekle ve ona benzer bir şeyler aramakla geçti. Opeth benzeri gruplar arıyor ayrıca nedense Opeth in yeni albümlerini dinliyor ( BWP, Deliverance, Damnation) ancak Still Life dan önceki 3 albümü aklıma bile getirmiyordum. O üç albümde de istediğimi bulamıyordum bir türlü.
    Sonunda olanlar oldu ve Nectar ın ilk defa tüm ruhumu ele geçirmesine izin verdim. İşte aradığım buydu, yeniden yazılmış olan her notanın içimde tek tek parçaları tamamlamasını yeniden hissediyordum. O anda ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım ve bütün albüme doğru yol aldım. Advent, Silent Water, Nectar, devasa uzunluktaki Black Rose Immortal ve To bid you Farewell. Hepsi ayrı ayrı darbe indiriyordu içime ve hayatımın, çok uzun süre Morningrise dan başka bir şey dinlemediğim (dinleyemediğim) bölümü de bu anla başlamış oldu. Özellikle Black Rose Immortal da 9.42 de başlayıp 11.55 de biten akustik bölüme resmen aşık olmuştum. (bu bölümü o dönemler aşık olduğum insana adamam kaçınılmazdı sanırım) her dinlediğimde sanki doğaüstü bir yerden bedenime nüfuz ediliyor gibi hissediyordum. Parantez içinde belirttiğim durumun da beynimi, bedenimi yiyip bitirdiği dönemlerde (maalesef karşılıksızdı) bu tarz bir şeyle karşılaşmak gerçekten de muazzam bir histi. İlk defa dünya üzerinde birileri, benimle aynı düşünüyor, beni anlıyor gibi hissediyordum ve kritikte söylendiği gibi artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağına emindim ve olmadı da. Ayrıca bu müziği icra etmeye çalışmam da bu albümle başladı. Zar zor, bir gitar alıp gece gündüz şarkıları çalmaya çalıştım, hatta bazı bölümlerden esinlenerek yeni parçalar üretmeye çalıştım. Bunun yanında 4 arkadaşımı metale başlatmam da bu albüm sayesinde oldu. Hatta bir arkadaşım (Morningrise ile metale başlayan) ona yeni gruplar önerdiğimde çoğunu (neredeyse hepsini(death dışında diyelim)) beğenmemiş ve bana şu cümleyi kurmuştu “Kafama soktuğun metal algısı bunlar değil.” bu nedenle siz siz olun tanıdıklarınızı bu tarz eserlerle metal müziğe başlatmaya çalışmayın. Daha sonra diğerlerine alışmaları çok zor oluyor.
    Hala dinlediğim her seferinde etkisinden saatlerce çıkamadığım bir albüme imza attığı, benim ve nicelerinin hayatında çok önemli noktalar koyduğu ve de yeni cümleler başlattığı için Mikael Akerfeldt a teşekkür etmek gerek. Saptıkları yollarda her zaman en iyisini yaptıklarına inandığım bu grubun Sorceress ını da da çok büyük heyecanla beklemiş ve tatmin olarak dinlemiş biri olarak, Opeth in eski tarzının içimde her zaman bir “ulaşılmazlık” olarak kalacağını biliyorum.
    İçimden gelenleri benim için en özel iki albümden biri olan bu albüm için yazmak istedim, umarım şuan hayatınızdan bir kaç dakika çaldığımı düşünmüyorsunuzdur :) benim gibi düşünenlere Opeth severlere, Morningrise severlere, metal severlere selam olsun.

    circleperspective

    @Oiseaux, çok güzel bir yazı. :)

    ömer

    @Oiseaux, hissel olarak harika yazı olmuş

    Emirhan

    @Oiseaux, harika yazmışsın.Opeth’in en iyi albümünün Still Life olduğu konusunda sana katılıyorum,albümdeki her şarkı başyapıt:)Bi de Orchid var benim için unutulmaz olan,Silhouette’in introsunu kaç kez dinlediğimi hatırlamıyorum:)

  6. obserfilbas says:

    opeth i keşfettiğim ilk ablüm.
    müziği tekrar tanımamı sağlayan kendi iç dunyamda bir çığır açan dinleyemediğim zamanlarda dinlemeyi hayal ettiğim en iyi……. (müzik diyemem çok genel olur) fazlada dilendirmem çevreme morningrise ablümünü çünkü bu ablüm tavsiye üzerine değil bulunarak dilenilmesi gereken bir ablüm tavsiye çok ucuz kalır

  7. Depatre says:

    Seni öyle seviyorum ki kelime kullanamıyorum Morningrise..

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.