# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
DEATHSPELL OMEGA
20.04.2022

23 Haziran 2019 tarihli Bardo Methodology röportajı tercümesi.

Pasifagresif olarak bugüne dek farklı türlerden 200’e yakın grupla röportaj yaptık, binlerce soru hazırladık, saatler süren tercümeler ve çözümlemeler yaptık. Bugün ise daha önce hiç yapmadığımız bir şey yapıyor ve başka bir yayın organı tarafından gerçekleştirilen bir röportajın tercümesini yayınlıyoruz.

Pasifagresif kitlesi tarafından büyük saygı gören, el üstünde tutulan gruplardan biri şüphesiz ki black metalin son 20 yıldaki akışını değiştiren Fransız oluşum DEATHSPELL OMEGA. Müzikal açıdan metalin ekstrem tarafındaki taşların yerinden oynamasını sağlayan, şarkı sözleri ve işlediği temalarla da metal tarihinde benzeri görülmemiş bir derinliğe imza atan grup, bilindiği üzere kimliğini büyük oranda gizli tutan ve diğer grupların yaptığı pek çok şeyi yapmaktan kaçınan bir mizaca sahip. 2004 yılında Ajna Offensive’e verdikleri röportajın ardından basınla ilişkilerini sonlandıran DEATHSPELL OMEGA, 15 yıl boyunca hiç röportaj vermemiş ve gizlendiği karanlıklarda faaliyetlerini sürdürmüştü.

Ne var ki DEATHSPELL OMEGA, 24 Mayıs 2019’da çıkardığı “The Furnaces of Palingenesia”nın ardından, bu albümün teması gereği bir röportaj vermeye karar vermiş ve black metal dünyasının saygın yayın organlarından olan Bardo Methodology’yle çok kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirmişti. Röportajı okurken görebileceğiniz üzere bu röportaj sadece albümü tanıtma amacı taşıyan herhangi bir promosyon çalışması değil, “The Furnaces of Palingenesia”nın teması gereği yapılması uygun görülen bir açıklamalar ve bilgilendirmeler bütünü, hatta bizzat albümün temasını oluşturan parçalardan biri. Grubun son albümü “The Long Defeat”i oluşturan üç bileşenden biri olan fabl o albüm için nasıl bir görev üstleniyorsa, bu röportaj da “The Furnaces of Palingenesia” için benzer bir görev üstleniyor.

Biz de sizlerden gelen talepler doğrultusunda bu röportajı tercüme etmeye ve Pasifagresif dağarcığına kazandırmaya karar verdik. Uzun ve meşakkatli bir okuma süreci olacağı konusunda şimdiden uyarıyor, hepinize iyi okumalar diliyoruz.

Röportaj: Niklas Göransson
Tercüme: Ahmet Saraçoğlu
Redaksiyon: Güzide Arslaner

On beş yılın ardından neden şimdi konuşuyorsunuz?

Çünkü kıyamet günü saatine göre şu anda saat 23.58. Ayrıca geçtiğimiz yıl stüdyoya girmeden önce seninle konuştuğumuz gibi, bu söyleşi mevcut durumumuz açısından da yapmak istediğimiz bir şey. Önceki tüm kayıtlarımız, sessiz kalınarak sunulması gereken yapıtlardı ve bu duruştan sapılması, o eserlerin özüne ihanet etmek olurdu. Diğer yandan “The Furnaces of Palingenesia”, olabildiğince somut, maddi, elle tutulur ve günümüze ait bir yapıt. Dolayısıyla buna göre şekillenen bir yol izliyoruz. Bu röportaj, albümün ve belli açılardan bakıldığında son on beş yılımızın bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Yoğun bir söyleşi olacak, bu yüzden 2019 yılında hâlâ 140 karakterden fazlasını okumak isteyenler varsa okunmasını önereceğimiz pek çok materyal dile getireceğiz ve sizi samimiyetle düşünmeye davet edeceğiz; Mulholland Drive’daki “kovboy sahnesi” gibi düşünülebilir.

Yedinci stüdyo albümünüz “The Furnaces of Palingenesia” sadece analog ekipman kullanılarak kaydedildi ve mikslendi. Bu konuda bizi bilgilendirir misiniz?

Albüm Brittany’deki Kerwax Studios’da, MÜTTERLEIN’dan Christophe Chavanon ve Marion’un nazik destekleriyle kaydedildi. Albüme dair şu şekilde bi açıklama sunduk: “Cehennem’in dokuzuncu katının ortasındaki Janus; 1984 yılından daha eski teçhizatla kaydedilen ve boynuzların gölgesinde, 2084 yılına doğru kusulan kehanetlerle dolu bir iğrençlik.

“The Furnaces of Palingenesia”yı, Furtwängler’ın 1944 yılında Brückner’in dokuzuncu senfonisi için yaptığı yorumlamasında bulunan trajediyle de ilişkilendirdiğimiz söylenebilir; Berlin’in üstüne bombalar yağıyordu ve Avrupa medeniyeti, bir bütün hâlinde, Nietzsche’nin büyük bir iğrenmeyle “kin besleyenler” olarak bahsettiği kişilerin gözetiminde intihar etmekteydi.

DEATHSPELL OMEGA’nın çıkardığı ilk materyal, prova yaptığınız stüdyoda sekiz parçalı bir teybe kaydedilmişti; Kerwax Studios’un web sitesindeki fotoğraflara bakılırsa bu teyp oradaki ekipmanlardan epey farklıydı.

Bir kayıt aşamasında kullandığınız ekipmanlar çıkacak sonucu belirgin şekilde etkiler. Prodüksiyon ne kadar az distortion’lı ve ne kadar organikse, kendini daha fazla gösterecektir. Sekiz parçalı teyp, benimsediğimiz temanın kuduz varyasyonlarını içeren bağnaz ilk zamanlarımız için mükemmeldi, ancak “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice”yi aynı ekipmanla kaydetmeyi denediğimizde sınırlı tarafları gün yüzüne çıktı. Şarkıların potansiyeli yansıtılamıyordu ve sahip olduğumuz vizyon da bozuluyordu… O versiyonu arşive kaldırdık ve istediğimiz tarzda bir yöntem benimsedik. Sanat ya da en azından dürüst sanat, deneme yanılmaya dayalıdır. Yılların deneyimine sahip olsanız bile insanı son derece mahcup edebilen bir girişimdir. Bu konuda uygun bir örnek vermemiz gerekirse, “The Synarchy of Molten Bones”u yaratma sürecindeki ilk denememiz gerçekten de devasa düzeyde bir başarısızlıktı ve kayıtları çöpe atarak yeni bir beste sürecine başlamamıza neden oldu.

Şato gibi gözüken o gösterişli stüdyoda kayıt yaparken, sadece mumlarla aydınlatılan simsiyah prova stüdyonuzdaki ambiyansı yakalayabildiniz mi?

En kötücül ruhları her yerde ve her anda ortaya çıkarmak son derece kolaydır. Sizi saniyeler içinde bu dünyanın dipsiz çukurunun en derinlerine fırlatacak bazı zihinsel teknikler mevcuttur. Bunları uygulayan kişiler, bunu sıkıntılı zamanlarda güç kazanmak veya rahat durumda olduklarını göstermek amacıyla kullanırlar; dilerseniz bu süreci tersine çevirip kendinizi sefil bir ruh hâline de sokabilirsiniz.

Şarkıların birbirleriyle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde, onları ayrı ayrı mı kaydettiniz yoksa birkaç şarkıyı bir arada kaydettiğiniz de oldu mu?

Bizi tatmin edecek bir kusursuzluğa ulaşmak adına, bu materyalin kısacık bölümlerini icra edilebilmek için bile manyaklığa varacak düzeyde prova yapılması gerekiyor. Şarkıların büyük kısmını bir buçuk günlük bir zaman diliminde birkaç kez çalarak kaydettik ve bunlar arasından en yoğun veya en çok his barındıran performansları seçtik. Esasında çaldığımız bu versiyonlar fazlaca bir farklılık da göstermedi. Aylarca süren hazırlık, stüdyoya girmek ve ardından materyalinizi kusursuz şekilde icra etmek, hele bir de metronomla çaldığınız düşünüldüğünde sizin standardınız olmalıdır. Kayıt safhasının sonuna doğru her şey kendiliğinden yerli yerine oturdu; “Absolutist Regeneration” gibi nispeten karmaşık bir şarkı bile tek seferde kaydedildi.

Şarkılarınızı konserde canlı çalmayı düşünüyor musunuz?

Bu albümü, onu stüdyoda canlı çalma düşüncesiyle yazdık. Ayrıca bu albüm, doğası gereği böyle bir bağlama uyacağından ve hatta bundan faydalanacağından, konserde çalmaya uygun olduğunu düşündüğümüz ilk çalışmamızdı. Ancak bazı müzisyenler, onlara ikinci fraksiyondakiler diyelim, böylesine zorlu ve adanmışlık gerektiren bir projeye her şeylerini verebilecek durumda olmadıklarından bu fikri toprağa gömdük. Gelecekteki çalışmalarımızda bu tür bir fırsatın ortaya çıkıp çıkmayacağı, o çalışmalardaki şarkı sözlerinin yapısına ve sahnede icra etmek için kimlerin davet edileceğine bağlı olacaktır.

Yaptığım araştırmalar sırasında, “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice” sonrasındaki davulların bir insan tarafından çalınıp çalınmadığına dair pek çok tartışmaya rastladım, örnek olarak da “Mass Grave Aesthetics” özellikle öne çıkarılıyordu. Bu konuyu aydınlatır mısınız? Materyalleriniz ne oranda insan tarafından çalınan davullar içeriyor?

Drum-machine içeren tek DEATHSPELL OMEGA kaydı “Infernal Battles”ın A yüzündeki dört şarkıdır. Bu zaten gayet açık değil mi?

Konsept tarafına gelirsek, öncelikle albüm adından başlayalım. Konunun ciddi taraflarına geçmeden önce, kafası karışanlar için olayı biraz netleştirebiliriz. Pek çok sinirli Twitter kullanıcısı, “DEATHSPELL OMEGA nasıl olur da insanların bu albüm adının bariz şekilde faşist olduğunu fark edeceğini düşünmez?” şeklinde yorumlar yaptı. Belli ki yeniden doğuşa (“Palingenesis”) ilişkin Helenik terimlerin totaliter korporatizmin savunuculuğundan ayrıştırılamaz olduğundan haberdar değildiniz. Yaşadığımız dönemi düşününce, bu konuda bazı sıkıntılar doğacağını beklemiyor muydunuz?

Sanatçının iyi ve kötünün ötesinde durması gerektiğine güçlü şekilde inanıyoruz. Böylece sanatçının sahip olduğu sanatsal hedeflerin eleştirel bakış açılarından, potansiyel kitlenin hassasiyetinden veya bu sanatsal hedeflerin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini önleyecek her türlü şeyden uzak tutulacağını düşünüyoruz. Olayın yaratıcı tarafına baktığımızda, içinde bulunduğumuz zamanın kırılgan ruhu her tür sanat ürününü tamamıyla zararsız ve değersiz kılmaya hazırdır. Bu yüzden biz de günümüzde sanat olarak addedilen çoğu şeyin, aslında olması gereken şeyin garip şekilde sulandırılmış birer sürümü olduğunu düşünüyoruz. Özgün olmamak veya bir vizyon benimsememek affedilebilir. Diğer yandan, pek çoğu Zerdüşt’ün kuşku ve korku eşliğinde tanımladığı “son insan” olmak isteyen çağdaşlarınızın önünde diz çökmek geri döndürülemez düzeyde taviz vermeyi gerektirir ve bu yüzden de affedilmezdir.

Tarihsel ifadelerle açıklayalım. Devrimin ilk dönemlerindeki Sovyet sanatının olağanüstü canlılığına bakın; Bolşeviklerin entelektüel yaşama yönelik baskısı arttıkça, tüm sanat çalışmaları sönük bir konformizm anlayışına kaymak durumunda kaldı. Benzer şekilde, 1937’deki Entartete Kunst sergisindeki dâhilerin, hepsinin olmasa bile çoğunun, Nasyonal Sosyalist yetkililerin aşağılama niyetinde olduğu kişiler olmasına da şaşırmamalı. Bunun yerine, gelin dikotomik düşünceden bir an olsun uzaklaşalım ve sadece eşsiz nitelikleri olan bireye odaklanarak sesli düşünelim. Cesur bir adım atmaya ne dersiniz? Mesela Albert Speer’in sanatsal çalışmaları ile Otto Dix’in sanatsal çalışmalarının bir araya gelebileceği kurgusal bir zemin düşünelim mi?

Bu konuyu biraz açalım. DEATHSPELL OMEGA çeşitli alt fraksiyonlar hâlinde faaliyet gösteren bir kolektiftir. Bu topluluğun yaratıcı beyni olan, müziğinden ve sözlerinden sorumlu Fransız merkezi Georges Bataille odaklı bir anlayışı benimser, bu yüzden de sıradan politik argümanlara karşı bağışıklık sahibidir. Gruba yöneltilen her tür iddiayı uzun zaman önce işlevsiz kılmıştır. Konuya yabancı olanlar için: Bataille ilk olarak insanlık için umut vadeden bir gelecek olarak görülen aşırı solla mücadele etmiş, kısa süre sonra da bu hareketler ilgi görmeye başlayınca aşırı sağın yükselişine karşı koymuştur. Bunun sebebi Bataille’ın Nietzsche’nin en azılı takipçilerinden biri olarak bu tür zavallı illüzyonları çoktan aşmış olmasıydı. Pek çokları sahtekârlığın sütünden içmek için yalvarırken, o kuklanın arkasındaki ipleri görmüş ve çürümenin kokusunu almıştı.

Kolektife katkıda bulunanlar arasından, ikinci fraksiyonun parçaları diyebileceğimiz bir kısım insan da muhteşem müzisyenlik becerileri nedeniyle bu kolektife katılmaya davet edilmiş olmalarına rağmen dünyevi politikalara yönelmiş ve politik spektrumun tamamen zıt kutuplarında konumlanmışlardır. Kolektifi oluşturan parçalardan bazıları, bu nedenle siyasi fikir anlamında bir daha asla uzlaşamaz düşmanlar hâline gelmiştir. Bir nevi suç teşkil eden bu sanatı yapma amacıyla aynı düzlemde buluşmuş olmasalardı, bu kişiler muhtemelen birbirlerini öldürmek isterlerdi. Bizim için önemli olan tansiyondur. Bu durum eski dönemlerin daha karmaşık zamanlarının da bir yansıması aslında. Bunu çocukluk arkadaşı olan komünist Aragon, Gaulle’cü Malraux ve faşist Drieu La Rochelle’in uzlaşma ihtimali olmayan savaşlarını sürdürürken, bir yandan da içten ve samimi diyalog kurma becerilerini ve birbirlerinin eşsiz yeteneklerine olan hayranlıklarını yitirmemiş olmalarına benzetebiliriz.

Derdiniz ister ahlaki ister estetik ister başka bir konuda olsun; sanatı “güvenli” hâle getirirseniz onu kısırlaştırmış olursunuz ve uzun vadede, kaçınılmaz olarak, onu öldürürsünüz. Aksine, matrisin merkezine çatışmayı ve kaosu davet ederseniz, ihtimalleri sonsuza çekmiş olursunuz. İroniktir ki, pek çok açıdan hayatın kendisini taklit eden bu yaklaşımı benimseyerek Nietzsche odaklı ve hayatla barışık bir duruş sergilemiş oluyoruz. Diğer yandan benimsediğimiz yöntemleri hakir görme potansiyeli olanlar ise insan zihnini yavaşça boğanlarla aynı saflarda yer alıyor ve daha önce bahsettiğimiz “son insan”a giden sürecin yolunu açıyorlar. Keşke her şey iyi ve kötü denebilecek kadar basit olsaydı!

Bir sanatçı olarak acımasızlık kavramına takıntılı şekilde bağlı olmanız gerekir. Kendinize yönelik acımasızlık da bu kapsamdadır ve bu doğrultuda standartlarınıza erişemeyen çalışmalarınızı gözünüzü kırpmadan yok etmeniz gerekir. Bu standartlar hiçbir rahatlamaya, gevşemeye kurban edilmemeli; sürekli ve hararetli şekilde kendinizi daha iyi kılmaya adanmanızı sağlamalı ve yaptığınız ortalama işler bu uğurda tekrar tekrar ortadan kaldırılmalıdır. Sanatınızın amansız şekilde icra edilmesine yönelik acımasızlık. Değersiz olduğunu düşündüğünüz ve karşı tarafa aks ettirmek istediğiniz temalara ilişkin acımasızlık. Bu noktada Henryk Górecki’nin “Kederli Şarkılar Senfonisi”ni icra eden ve bir annenin tuttuğu korkunç boyutlardaki yası tüm dinleyiciler açısından somut bir gerçekliğe dönüştürmeyi başaran Beth Gibbons’un (Portishead) adını analım; bu konudaki üst sınır budur. Bunun ötesindekiler veya altındakiler bizim ilgimizi çekmez, çünkü eleştirel bir spazma yol açamazlar; uhrevi denecek düzeyde özel olan bu gibi anlar, sanatı tanrıların katına çıkaran istisnalardır.

Georges Bataille’ın, üçlemenizin ve bu üçlemeye yapılan eklerin içeriğine tematik anlamda devasa bir ilham verdiği ortada. Bataille’ın görüşleri günümüzle ne düzeyde örtüşüyor?

Bataille bir keresinde, Marquis de Sade okumanın insanı gerçek anlamda anlamayı amaçlayanlar için bir tavsiye değil, zorunluluk olduğunu ifade etmişti. Bataille okumak, Tanrı kavramının çıldırmışlığını; mutlak delilikle temas hâlinde olan ve tüm mutlakçı dinlere eşlik eden o vahşi kahkahayı gerçek anlamda anlamayı amaçlayanlar için bir tavsiye değil, zorunluluktur. Bataille’ın düşünceleri, muhalefet kavramına ve bu kavramın insanın kendini keşfetmesinin temel bir unsuru olduğu gerçeğine çok önemli bir ışık tutmuştur. Onun Tanrı’nın ölümüne odaklanan bir dinle ilgili teorik denemelerinden de bahsedilebilir. Elbette ki Bataille’ın Nietzsche’yle bir yakınlığı olmasaydı ve Nietzsche’yi kusursuz şekilde yorumlamasaydı, bunların hiçbiri mümkün olmazdı. Entelektüel ve edebî anlamda gerçek bir dev olan Bataille’ın gölgesinden asla kaçamazsınız.

Anladığım kadarıyla albümdeki şarkı sözü teması, genel olarak, modern insanın şekillendirilmeye elverişli bir Yeni İnsana dönüştürmesine yönelik simya odaklı süreci ele alıyor. Albümde bahsedilen fırın (“furnace”) belki de bu metamorfozun mecazi anlamda gerçekleştiği demir dövme fırınıdır. Kısmen de olsa bu sonuca varabilir miyiz? Böylece albüm adının rejeneratif çağrışımlarıyla da örtüşmüş oluyor.

“Palingenesia” kelimesinin birden fazla anlamı var ve İncil’le bağlantılı anlamı da “Mahşer Günü”. Bu yüzden albüm adı her yeniden doğuşun, her devrimin daha en başından kendi Mahşer Gününü içinde barındırdığı imasında bulunuyor. Bu da “Ad Arma! Ad Arma!” videosunu izleyenlerin bildiği üzere, içerisinde “Dünyayı çorak oluklar açarak yaralamalısın” ifadesini barındırıyor. Her devrim gençliğin pervasızlığı ve iyimserliğiyle, neredeyse kinetik denebilecek düzeyde aşırı bir enerji yüklemesiyle başlar. Bu enerji yaşlı dünya üzerinde bazı çatlaklar oluşturabilir, ancak tarih bize biraz olsun kılavuzluk ediyorsa, eninde sonunda kendi çocuklarını da ortadan kaldırır. Şu anki dünyamızın mahşer gününün çoktan dillendirildiğini söylememize gerek yok; dört bir yandan gelen çatlama seslerini duymamak için çok miktarda Valium almış olmanız gerekir.

Hem sağ hem sol görüşteki palingenetik hareketler, Yeni İnsanın gelişi konusunda tarih boyunca çok belirgin ortak ilgi alanlarına sahip olmuş, hatta ontolojik bir gereklilik barındırmıştır. Bu da katıksız saflıktaki mitolojik bir geçmişten ya da yeni, görünürde bilimsel ve bu yüzden de objektif olan bir paradigmadan vücut bulabilir. Her iki durumda da ideolojinin kusursuz mantığıyla çelişen şeylerden kurtulmak ilk akla gelen bir sonraki adım olmuştur. Hayatı bu düzeyde bir kibirden meydana getirilmiş bir kalıba sığdırmak hiç de kolay değildir. Mao’nun ve Kızıl Kmerler’in yönetimindeki uygulamalar bu konuda özellikle aydınlatıcıdır. Kızıl Kmerler kurbanlarından kurtulmadan önce, onlardan geriye dönüp geçmişlerine bakmalarını ve biyografilerini yazmalarını isterlerdi. Bunu tekrar tekrar yaptırırlar ve kurbanları asla yapmadıkları hataları kabul etmeye zorlar ya da düşmanlar sayesinde var olan ve onlara sürekli olarak ihtiyaç duyan ideolojik üstyapıların paranoyak ihtiyaçlarını karşılamış olurlardı. Bu bağlamda kesin olan yegâne şey, bu tür bir sürecin mutlak şekilde bir arınmayla sonuçlanacak olmasıdır.

Mayıs 2019’da “Ad Arma! Ad Arma!” videosunu yayınladınız. Şarkı sözlerine aşina olduktan sonra bana çok daha anlamlı gelen güçlü bir görselliği var. Tahmin edileceği üzere, bazı şüpheciler videodaki Irminsul darağacının anlamı konusunda bazı yorumlarda bulundular. Dehn Sora’ya videonun içeriği konusunda nasıl bir özgürlük tanıdınız? Ona detaylı talimatlar verdiniz mi yoksa sadece genel olarak ne istediğinizden mi bahsettiniz?

Irminsul mu? Gerçekten mi? Bugüne dek Nordik geleneklere bir kez olsun değinmişliğimiz var mı? O darağacı Irminsul’u değil, Yunan mitolojisindeki adalet terazisini simgeliyor. Spesifik olarak Thémis’e yönelik bir referans var ve laik adalet sembolünü bilmeyen kimse de yoktur. O terazinin yer aldığı tişört tasarımımızın adını da görmüş olabilirsin: Adalet.

Dehn Sora’ya albümdeki tüm şarkıların sözlerini ve videonun yansıtmasını istediğimiz estetiğe dair detaylı bir kılavuz verdik, ardından da eşsiz yeteneklerini özgürce kullanmasını istedik. Bize gönderdiği videonun tek bir noktasına bile dokunmadık. Kelimeleri resimlere dökme konusunda bu kadar hünerli birisini daha önce hiç görmemiştik; adeta zihnimizdekileri okudu. Sora, bu albümün mahiyeti açısından çok önemli olan somutlaşma sürecinin kilit bileşenlerinden biriydi.

Büyük oranda teolojik temellere dayanan “The Synarchy of Molten Bones”un ardından, bilinçli olarak çok daha somut bir odak noktasına uzanan “The Furnaces of Palingenesia” tematik anlamda çeşitli yeniden yönlendirmeler içeriyor. Üstünkörü bir bakış açısıyla, albümün belirli bir kısmının sosyal sorunları dile getirdiği dahi söylenebilir. Din kavramından bağımsız gibi gözüken albümün, yine de daha ulvi bir amaçtan bahsediyor olması da muhtemel. Bu durum daha uzun vadeli bir planın parçası mı, yoksa son yıllarda tercih ettiğiniz bir yönelim mi?

Dikkatli gözlemciler, önceki işlerimizde üzerinde çalıştığımız şeylere ilişkin bazı dağınık ipuçlarını fark etmiş olabilirler. “Synarchy of Molten Bones”un kapanışını yapan şarkı sözleri Milton’ın Kayıp Cennet’inin bir bölümünü akıllara getiriyor. Bu kısımda Ölüm, Dünya’da ava çıkması için serbest bırakılıyor ve birtakım ruhani gerçekliklerin dünyevi anlamda somutlaşmasına odaklanma niyetimizi belli etme görevi görüyor. Bu yüzden biz de tişört tasarımlarımızdan birine, sonradan karşımıza çıkacak büyük ölçekli endüstriyel Fırınların zanaatkâr elinden çıkan hâli olan “The Forge” adını verdik. Başka örnekler de verilebilir.

Dijitalden analoga geçişinizin, metafiziksel bağlamdan dünyevi meselelere geçtiğiniz bu kavramsal yeniden konumlanmaya denk gelmiş olması dikkatimi çekti.

Bizim için en önemli konulardan biri, çalışmalarımızın olabilecek en tutarlı şekilde vücut bulmasını sağlamaktır. Bu tür kararların tamamı grup içindeki girift faktörlere bağlıdır. Albümü alışık olduğumuz ortamın dışında kamuya açık bir yerde kaydetmek, hatta yaptığımız bu röportaj bile, bu albümün içeriğinin dünyevi yapısına uygun hareket etme ve onu en iyi şekilde sunma gerekliliğinden kaynaklanıyor. Albümü vintage analog ekipmanla kaydetmek dahi, şarkıları ve sesleri şekillendirmek istediğinizde muhteşem bir teknoloji olan ancak alev alev yanan bir performansın çiğ enerjisini yakalamaya odaklandığınız takdirde yetersiz kalan DAW’ların (Dijital Ses İşleme İstasyonu) soyut konforundan kaçmak adına gerekli gördüğümüz, dolayısıyla da “az daha çoktur” anlayışını benimsediğimiz bir adımdı.

The Synarchy of Molten Bones”da çoğunlukla “ben” olarak karşımıza çıkan anlatım dili yeni albümde “biz”e kaymış durumda. İstisna olarak sadece bir yerde “bana inan” ifadesi geçiyor (“Seni beslediğimiz şey dışındaki her şey yalan, bana inan”, Absolutist Regeneration). Yaptığı planlar ve tasarımlar düşünüldüğünde, sözlerde tarif edilen “the Order” genelde “Yeni Dünya Düzeni” olarak ifade edilen şeye tekabül ediyor. Albümde aynı anda birden fazla radikal kolektivist akımın alevlerine körükle gidiyor gibi duran bir anlatım var. Sanki altta yatan esas ortak niyet, toplumsal huzursuzluk yaratmak adına muhalif görüşler arasında ayarlama yapıyor gibi. Örneğin, “Düşmanlarımız bizi andırmaya, bizi yansıtmaya, bizi taklit etmeye başladığında şaşırmamalısınız…” ve “Sadece tek bir lider varmış gibi davranacak olsak da aslında her biri süreç içinde kazara ortaya çıkmış gibi gözükecek pek çok lider hazırlayacağız. Yol gerçekten de düz olsa da yapılabilecek pek çok tercih var” kısımlarında. İlave olarak, Pierre Bayle’in çalışmalarına yönelik referanslar da bunu ima ediyor olabilir, zira günümüzde “Bayle Muamması” olarak bilinen kavramın arkasındaki felsefe de muhalif tarafların en iyi argümanlarının sunulmasından oluşuyor.

Erving Goffman veya Howard Becker’ın da bildiği gibi, iyi bir tanımlamadan daha yıkıcı hiçbir şey yoktur. Bu yeni albümdeki şarkı sözlerimizin mutlak şekilde orijinal olduğunu iddia edemeyiz. Dil bağlamında olmasa bile, yapısal temelleri açısından bu sözler geleneksel ve kışkırtıcı tarzdaki bir siyasi parti el ilanına benzetilebilir. Zaten 20. yüzyılın devrim peşindeki yeraltı ortamında dönüp dolaşan gerçek broşürlerden de ilham alınarak yazıldılar. Bunu Lenin’in bahsettiği profesyonel devrimcilerden, 1970’lerdeki benzer yaklaşımların yakın zamandaki tezahürlerine dek düşünebilir ve Kızıl Tugaylar ile Kara Tugaylar’ı örnek verebiliriz. Tüm bu sözler hem kendi ruhani bakış açımız hem de ateş kadar yakıcı söylemleri olan hiciv yazarları Bloy veya Céline’in retorik yeteneklerine duyduğumuz hayranlık tarafından şekillendirilmiştir.

Sonuçta tarafsız bir konumda durduğumuzu iddia edemeyiz; sözlerimizle tanı koyuyor, ayna tutuyor ve oyunun bir parçası olarak rol üstleniyor olsak bile her şeyin merkezindeki gerçek ana karakter, elbette ki okurun kendisidir. Okuyan ve dinleyen kitlenin yaşayacağı deneyimin yoğunluğu, bu çok yönlü çalışmayı keşfetmek adına ne kadar emek ve zaman harcamaya hazır olduklarına göre değişecektir. Ruhani ve teolojik, tarihî veya psikolojik bağlamdaki belirli olay ve süreçleri potansiyel okuyucuya bu şekilde sunmamız, esasında onlara duyduğumuz saygının göstergesiydi. Sözleri yazarken amacımız, okurun bunları kendi kişiliği, bilgisi, tercihleri, bakış açıları, hatta ön yargıları çerçevesinde incelemesini ve keşfetmesini sağlamaktı.

Bu açıdan bakınca albümün sözleri, kimilerinin gördükleri şeyden -tabii bir şey görmeyi başarabilirlerse- hoşlanmayacağı bir ayna görevi de görüyor, çünkü sözler hem bireysel hem de toplumsal istikrar konusunda son derece merkezî bir yerde konumlanmış bir miti çökertmeyi amaçlıyor: yaptıklarımızın adil olduğuna, niyet ve eylemdeki iyinin ve kötünün gece ve gündüz kadar belirgin ve ayrı olduğuna inanmamız gerektiğini dikte eden tartışılmaz, sorgulanamaz anlayış. Yaptıklarımızın ya Tanrı tarafından ya da insan eliyle ortaya çıkarılan, üstün kabul edilen, istisnailiği asla sorgulanamayan ve laik bir din gibi kabul gören diğer bir düzen tarafından hoş görüldüğüne inanmamız gerektiğini dikte eden anlayış. İlerleme, milliyetçilik, Marksizm ve insan topluluğuna özcü bir anlayışla bakan her tür söylemin ideolojisindeki dinî altyapıyı gözden kaçıranlar, etraflarında olan bitene fazla dikkat etmeyen kişilerdir. Bu tür söylemlere Milton Friedman’ın kapitalizm hakkındaki yorumlarında da rastlıyoruz, iyi bir anlatımın kitlelerin kafasını karıştırmaya yetebileceğini kanıtlayan Fareli Köyün Kavalcısı’nda da görüyoruz. Sözün özü, sürecin sonunda karşımıza çıkan sorulardan biri şu oluyor: hâlihazırda SEN Şeytan’a ne düzeyde teslim oldun? Resmedilen mekanizmalardan kaç tanesinin, farkında bile olmadan SENİN bakış açın olmalarını sağladın, dolayısıyla SEN ne düzeyde enfekte ve bozulmuş hâldesin? İnsanlar genelde masumiyetlerine olduğundan çok daha fazla değer biçiyorlar ve bu durumu kabullenmek için açık sözlü ve cesur bir karaktere sahip olmak gerekiyor. Bir konuda ne kadar yüksek sesle duyar kasılıyorsa, kişinin o konuda samimi olma ihtimali de o derece düşüyor.

Anlatıcının sorduğu soru gerçekten de büyük önem taşıyor. Winston Smith’in bakış açısı Maximilian Aue’ninkinden farklıdır ve bunun okura olan etkisi de bu minvalde farklılık gösterir. Seçtiğimiz bu bakış açıları, geleneksel fotoğrafçılık alanında çalışan bir kimyasal madde geliştiricisine benzer biçimde, manipülasyon süreçlerini de akla getirecek şekilde en büyük açığa çıkarma gücünü ortaya koymaktadır.

Bir kısmı tümüyle bizim yaratımımız olsa da anlatımımızın büyük kısmının tarihsel önem taşıyan bazı eski metinlere dayandığını tekrarlamamızda yarar var. İlk olarak, sonradan katillere dönüşen ütopyacıların ve pasif şekilde bunların yardakçılığını yapan pek çoklarının söylemlerini kullandığımızı söyleyebiliriz. Bunların yanı sıra, geçerli zihinsel örüntüleri tarafsız ve bilimsel şekilde ayrıştıran ve parçalarına ayırarak analiz eden akademik kaynaklardan da yararlandık. Bu kaynaklarda bahsedilen mağdurların ifadelerine bakarsanız, bugün duyduğumuz çığlıkların geçmişte de aynı şekilde yankılandığını eninde sonunda görebilirsiniz; tabii duymak isterseniz. Örneğin Céline’in “Bagatelles pour un massacre”ını okuyup ardından Imre Kertész’in “Doğmayacak Çocuk İçin Dua”sını okumak gerçek anlamda çarpıcı bir deneyimdir. Her iki yapıt da intihara meyilli bir kıtanın kalıntılarını müthiş bir ustalıkla yansıtır. Bir an için konudan uzaklaşalım ve Imre Kertész’in sadece harika bir yazar olmadığını, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupasının özü diyebileceğimiz şeye de ilk elden tanıklık ettiğini vurgulayalım. Kertész Macaristan’da doğmuş, Auschwitz ve Buchenwald’dan sağ çıkmış, ardından da Demir Perde denen yeni bir eziyetle karşılamıştı.

“Splinters from your Mother’s Spine”ın bazı bölümleri neredeyse muhafazakâr denebilecek sözlere sahip; çekirdek ailenin ve geleneksel ideallerin erozyonu, kültürel köklerden kopuş ve devletin çocukların nasıl yetiştirileceğini dikte etmesini sağlayan eğitim araçları. Benzer çağdaş fenomenlere diğer şarkılarda da rastlanıyor: aşırı düzeyde bir her şeyi yapma hakkına sahip olma hissi, öfke bağımlılığı ve mağduriyet kültürü. “Absolutist Regeneration”da geçen “çelişen fikirlerin var olmaya devam etmesi, Doğruluğun henüz zafere ulaşmadığı anlamına gelir” dizesi, bizlere siyasi rakiplerin mutlaka canavarlaştırıldığı çağdaş tartışma ikliminin çarpıcı bir gözlemini sunuyor. Bunun dinci yobazlar ile siyasal aktivistler arasındaki benzerlikleri vurguladığı da öne sürülebilir. Yine sözlere baktığımda, düşük seviye kitlelere çekici gelen bazı kışkırtıcı söylemlerin, çeşitli kolektivist menfaatler aracılığıyla yerine getirildiği noktalara denk geldiğimi de söylemeliyim. Hikâye ilerledikçe, toplumsal karışıklık çıkarmak suretiyle avam tabakası içerisinde güvenliğe ilişkin kaygılar oluşturmak gibi tanıdık stratejilere de rastlıyoruz. Bu öyle bir noktaya varıyor ki, kanunlara uyan vatandaşlar, Orwell’in tasvir ettiği türde özel hayata müdahale eden polis devlet önlemlerinin alınması için yalvarıyorlar. Sizce sözlerdeki dolambaçlı anlatım içerisinde yolumu kaybetmiş miyim, yoksa söylediklerimde haklı mıyım?

Bunların tamamı geçerli gözlemler. Okuyucu açısından ilgi çekici olabilecek noktalardan biri; fikirlerin, bağlamların veya etik anlayışların yüzyıllar boyunca ve farklı kültürler içerisinde -genelde şaşırtıcı ve mantık dışı biçimde- aktarılması ve var olmaya devam etmesidir.

Gözlemlerinin bir kısmına yorum yapacak olursak şunu söyleyebiliriz: devrimsel bir projenin, Hobbes’un Leviathan diye ifade ettiği şeyi yeniden tanımlayarak nihayete ulaşmaması ve tam tersine, bir bütün olarak hayatın yapısı da dâhil olmak üzere insan hayatının her yönünü çevrelemesi her anlamda mantıklıdır. Aileyi veya bireyin zihnini ifade eden yakın çevre, genelde nihai geri çekilmeyi, son sığınağı ifade eder. Devlet her tür totaliter hareketin uzantısı, hatta varış noktasıdır ve “totaliter” ifadesiyle, bir çeşit korku oluşturma isteği barındıran her tür yapılandırılmış ideoloji kastedilmektedir. İster güzellikle ister daha ulvi bir amaç kisvesi altında, devletin duyargaları er ya da geç bu sığınağa duhul yolunu bulacaktır. Palantir Technologies’in veya Çinli emsallerinin yakın zamandaki gözetim teknolojilerinin olağanüstü -ve öngörüde bulunabilen yapıdaki- kapasiteleri düşünüldüğünde, Karin Boye’un Kallocain’i bugün de tıpkı 1940’ta olduğu kadar geçerlidir. Gelin, bu konuyla ilgilenenlerin araştırması için Shoshana Zuboff’un gözetim kapitalizmi konusundaki tezlerinden bahsedelim.

Ne ironiktir ki, insanlar sosyal veya mesleki anlamda var olabilmek adına sosyal medya aracılığıyla mahremiyetlerinden gönüllü olarak vazgeçiyorlar. Faşizmin insanların sesini kesmediğini, aksine onları konuşmaya zorladığını öne süren Roland Barthes’le fikir birliğine varılarak, esas faşizmin, sosyal medya ve ona bağlı teknolojileri kullanarak genelde bunun farkında bile olmayan kullanıcılardan veri toplanması olduğu öne sürülebilir. Veri, dilden bile daha fazla bilgi edinmenizi sağlar. Bu oyuna katılan insanlar, Hobbes’un deyimiyle herkesin herkese karşı savaşına taze kan sağlamış ve uygun bir savaş meydanı hazırlamış olurlar. Leviathan’ın varlığı, barışı geri getirmek için artık hiçbir şekilde yeterli değildir. Bu şekilde, elinizde resmî anlamda hüküm süren bir barış ve derinlerde çevrim içi olarak sürdürülen bir iç savaş kalmış olur. Bu durumun yansımaları er ya da geç somut olarak da ortaya çıkar, çünkü dijital dünya bir arada var olabilecek veya gerilimi düşürebilecek kurumlara sahip değildir. Kaçınılmaz sonuç, Clausewitz’in deyimiyle “ekstremlerin yükselişi” olacaktır. Bu durum özellikle de militan kesimler bu yeni yapısal zayıf noktaları ve insan zihnine dair kapsamlı bilgilerini çatışmaları artırmak amacıyla kullandığında ortaya çıkar. Bir anlamda, bu meta yapıların, Olivetti’nin İtalyan şehri Ivrea’ya yönelik teorik vizyonu gibi uzlaştırıcılara dayanan yakın dönem ütopyalarından nasıl farklılaştıklarını detaylı şekilde incelemenin son derece aydınlatıcı olduğunu düşünüyoruz.

“1523” ile ilgili araştırma yaparken tarihsel bir çıkmaza girdiğimi söyleyebilirim. Okuduklarıma göre, Thomas Müntzer’in 1523’te kurduğu Seçilmişler Birliği, sadece on yıllık bir zaman diliminde yaptıklarıyla çok sayıda insanın hayatını dramatik biçimde etkilemiş ve nihayetinde Münster şehri Anabaptistler tarafından Yeni Kudüs’e dönüştürülmüş. Yönetimdeki 12 kişilik İhtiyar Heyeti, insanların hayallerini süsleyen ideal bir refah vadeden popülist söylemlerle bezeli sarsılmaz bir püritenliği, sadece birkaç ay içerisinde, herkesin önüne gelenle birlikte olduğu zorunlu çok eşli bir anlayışa dönüştürerek bu süreci daha da hızlandırmıştı. Şarkı sözleri doğrudan bu olaylara mı odaklanıyor yoksa bu terimlerden mecazi olarak mı faydalandınız?

Thomas Müntzer iki açıdan ilgi çekicidir. İlk olarak teolojik açıdan bakarsak, başta Luther’in yükselişiyle birlikte, Hristiyanlık içerisindeki geniş çaplı dogmatik kargaşa dönemlerinin merkezinde yer alan bir figürdür. İkincisi, komünist söylemin de kilit parçalarından biriydi. Friedrich Engels onu ideolojinin ilk dönemindeki devrimci öncüllerden biri olarak tanıtmıştı. Bu yüzden de Müntzer eski Doğu Almanya propagandasının en önemli simalarından biri olmasına karşın, tarihe ilgi duymayan Batı Almanya vatandaşlarının büyük kısmı tarafından tanınmıyordu.

Sözleri yazarken, konuya ilgi duyan insanların, bir kısmı senin tarafından da üstü kapalı olarak ifade edilen değişim hâlindeki çetrefilli ayrıntıları keşfetmesini amaçladık. Diğer yandan, Müntzer’in söylem ve eylemleriyle ekilen tohumların yapı itibarıyla çok parçalı ve öngörücü olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

“Neither Meaning nor Justice” Jean-Jacques Rousseau’nun 1762 tarihli “Emile ya da Çocuk Eğitimi Üzerine” adlı bilimsel çalışmasındaki bir sözün değiştirilmiş hâliyle sona eriyor. “Doğanın Yaratıcısının ellerini bırakan her şey yozlaşır; İnsanın ellerinde her şey iyileşir.” İfadenin orijinal hâlinden anladığım kadarıyla konuşursam, sizin ters düz edilmiş bakış açınıza göre kötü olan her şeyi Tanrı yaratmıştır ve bunlar insan sayesinde mi saflık kazanırlar?

Tanrı fikri bir süredir sosyal hayattaki ağırlığını yitirmekte ve pek çok açıdan modernliğin başlangıcı olarak görülebilecek 1755 Lizbon depreminden bu yana bu daha da hızlanmaktadır. Bir anlamda doğal kötülükler ile ahlaki kötülükler bilinçli olarak birbirinden ayrılıyor. İnsan doğasına ilişkin şüphelerine ve iyimser değerlendirmelerine rağmen, Rousseau günümüzde de geçerliliğini koruyan insan merkezli Batılı dünya görüşünün yolunu açmıştır. Şeytan da işte tam burada ortaya çıkar. Homo sapiens son derece kötücül bir türdür. Paleoantropolog Jean-Jacques Hublin’in ilk dönem büyük insansı maymunlara ilişkin son çalışmaları, Homo Luzonensis veya Denisova da dâhil olmak üzere türlerin altıncı kitlesel yok oluşunun ilk zamanlarının, Homo sapiens’in ilk ortaya çıkışına ve üstünlüğü ele geçirmesine denk geldiğine yönelik hipotezi oluşturmuştur. O zamandan itibaren her şey, özellikle de endüstriyelleşme adını verdiğimiz dönüm noktasının ardından, çılgınlık düzeyinde bir süratle ivme kazanıyor.

Belli açılardan makul bir düşünce olarak, Saint-Simon, Adam Smith, Herbert Spencer ve Auguste Comte insanın doğuştan gelen saldırgan dürtülerinin gizli bir güdüleyicisi olması gerektiğini biliyorlardı ve endüstriyi bunu dışa vurmanın ve bu kötücül enerjiyi toplumun maddi gelişimi için kullanmanın bir yöntemi olarak pazarladılar. Fransa ulusal marşının yazarı Claude Joseph Rouget de Lisle’in endüstri ve prodüktivizmin görkemine yönelik bir bestesi bulunur. İnsan, diğer insanları ve diğer milletleri fethetmek yerine doğayı fethetmeli, doğal yaşama boyun eğdirerek onu hakimiyeti altına almalıdır. Bahsi geçen bu ölümcül dürtüler ne düzeltilmiş ne de inkâr edilmiştir, yalnızca başka bir hedefe yönlendirilmiştir. Spinoza’nın da dediği gibi, Deus sive Natura (ya Tanrı ya doğa). İnsan tarih boyunca iki kez suçların en büyüğünü işlemiştir: bunlardan ilki doğaya, dolayısıyla hayatın kendisine karşı mutlakçı bir savaş açmaktır. İkincisi ise doğayla olan bağı koparmak ve insanı diğer her şeyin tepesinde konumlandıran ve bu sayede, ne kadar dar görüşlü veya kötü niyetli olduğu fark etmeksizin, insanoğlunun çıkarlarına hizmet eder gibi gözüken her şeyi haklı çıkarmak ve aklamak için kullanılabilen insan merkezli bir dünya görüşü oluşturmaktır. Gerçekte olmasa bile niyet olarak insanın doğal düzenin dışına çıkarılması, benzeri görülmemiş bir kibrin göstergesiydi ve bu kibrin ortaya çıkardığı yıkımlar da yine benzeri görülmemiş ölçekteydi. Yeterince dikkatli dinlerseniz, Şeytan’ın kıs kıs güldüğünü duyabilirsiniz.

Zeki gözlemciler, sürekli artan teknolojik uzmanlık ve türlerin ahlaki ilerleme konusundaki korkunç yetersizliğini tam yerinde bir ifadeyle “Prometheusçu utanç” olarak adlandıran Günter Anders’ın, sonradan bu iki kavram arasındaki açıklığı “Prometheusçu boşluk” olarak adlandırdığını fark etmişlerdir. Buna paralel olarak endüstri artan bir hızla insanoğlunun çağdaşlarına yönlendirdiği en ölümcül silah hâlini alırken, insana Demiurgos (Eflatun felsefesinde evreni yaratan Tanrı) rolünü biçen ideolojiler güç kazanmış ve tahmin edileceği üzere hayal gücünün sınırlarını aşan düzeyde büyük korkunçluklara imza atmıştı.

İlk bakışta mantık dışı gibi gelse de hem Heidegger hem de Claude Lévi-Strauss 20. yüzyılda yaşananların tahmin edilebilir sonuçlar olduğunu; hümanizmin mantıksal devamını hatta tamamlanışını oluşturduğunu öne sürmüştü. Homo homini Deus est (“İnsan insanın tanrısıdır”). Rousseau’nun iddiası Fransız Devrimi’nin aşırılıkları tarafından kısa sürede çökertilmiş olsa bile, insanın en önemli özelliğinin öncelikle kendisini haklı çıkarmak ve amaçladığı şeylerin adil olduğunu kanıtlamak olduğu düşünüldüğünde, olayların bu sefer farklı gelişeceğini müjdeleyen ideolojilerin ardı arkası kesilmez ve bir tür şiddete başvurmaktan başka çare kalmazsa, en azından devrimci şiddet içinde bazı umut tohumları barındırıyor olabilir.

Ancak tüm karmaşıklıklarına karşın insan bazı çok temel prensiplere göre hareket eder ve şüphesiz ki bunlardan biri de René Girard’ın kuramlaştırdığı mimetik arzu kavramıdır. Gerçekte çağdaş dünyanın bel kemiğini oluşturan endüstriyel kapitalizm bu mimetik arzu aracılığıyla büyür. Sosyal medyanın son zamanlarda her şeyin ötesine geçen gücü, hiç bitmeyen bu hayal kırıklığı-tüketim-hayal kırıklığı döngüsünün ivme kazanmasında müthiş bir rol oynadı. Ekleme yaparsak, bu platformlar Büyük Çözücünün düşünmenin karmaşıklığını bastırmak ve yalın duyguların basit sancaklar altında hüküm sürmesini sağlamak adına hünerlerini göstermesi ve kutuplaşmayı embesillik düzeyine çıkarması için muhteşem birer araçtırlar. Girard, bir sonraki şiddet döngüsü olgunlaşana ve yeni bir bağ kurulabilmesi adına kötülükleri topluca kovma girişimleri için yeni suçların işlenmesi gerekli olana dek insan topluluklarını kısa sürelerle bir araya getiren ve ilk suç olarak da nitelendirebileceğimiz günah keçisi mekanizmasına da parmak basmıştı. İnsanın amacı, çok uzun zamandır, Cennet’i Dünya’ya taşımak; Hayatın Sonunu tamamen somut bir rahatlık ve refah bakış açısıyla içkin hâle getirmektir. Tüm bunların felâketle sonuçlanması kaçınılmazdır. Voegelin konunun Hegel’in sorumluluğuyla bitmediğini, insan merkezli modernizm ilkesinin tamamının suçlanması gerektiğini söyler. Kısacası, Niklas, bu da Rousseau’nun ifadesinin çarpıtılmış bir yansımasıdır.

Albümle ilgili diğer bir konu da albüm kitapçığında yer alan şarkı sözlerinin büyük kısmının vokal tarafından söylenmemesi. Bunun sebebi nedir?

Başlangıçta Söz vardı. (Yuhanna 1:1) Yaratım sürecimiz her zaman genel bir konsept ve bu konseptin kelimelerle tasvir edilerek anlatılmasıyla başlar. Bu dil ardından müzikal dile çevrilir. Bunların tümü eşit düzeyde önemlidir ve işlerin bu sırayla yapılmaması, ortaya asla müsamaha göstermeyeceğimiz bir tutarsızlık çıkarır. Dünyayı tarif etme becerinizi kaybederseniz, deliliğe yakınlaşmış olursunuz.

Bu tutarlılık gereksinimi, uzun yıllar önce Paul Celan’ı okuduğumuz andan itibaren açık ve netti: nihayetinde müzik olarak ifade edilebilecek bir kavram olan şiir; Auschwitz’i, Gulag’ları, Mao’nun yeniden eğitim kamplarını ve S-21’leri bize veren dünyayı hakkını vererek yansıtmak adına nasıl yapılandırılabilir? Üstelik bu, geçmiştekileri gölgede bırakacak türde korkunçluklara gebe bir dünyaysa? Ne tür armoniler, dinamikler veya rifler bu kelimeleri hakkını vererek yansıtabilir? Biz suç odaklı çoğu yönetim şeklinin tonaliteye dayanan müzikal standartlar talep etmiş olmasını özellikle aydınlatıcı buluyoruz.

“Absolutist Regeneration”ın içinde bulunan “Year ∞” kısmındaki hiçbir söz vokal tarafından söylenmiyor. Bunun sebebi nedir?

“Year ∞” aslında albümün on birinci şarkısı olacaktı, ancak can sıkıcı ve bir yandan da önemli bir sebepten tamamlanamadı: tüm odyofillerin bildiği üzere, bir plağa çok fazla müzik sokuşturursanız kaydın kalitesinden bağımsız olarak sound bundan olumsuz etkilenir. Yine de bütünün önemli bir parçası olduğu için sözlerini albüme dâhil ettik.

İlk iki albümünüz başta son derece sınırlı sayıda üretilen plaklar olarak yayınlanmıştı. Tabii bunun underground piyasanın dijitale dönüşmesinden ve en bilinmez şeylerin bile internetten dinlenebilir hâle gelmesinden önce olduğunu söylemekte yarar var. Bunu gerçek hayranlarınız dışındaki kitleyi uzakta tutmak için yaptığınızı tahmin ediyorum, doğru mu? İki albümün de CD olarak yayınlandığı 2003 yılında bu konuda bir karar değişikliği olduğu düşünülebilir. Bunun bir yıl sonrasında da DEATHSPELL OMEGA’nın palinjenezi olarak gösterebileceğimiz “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice” başyapıtını çıkardınız. Yaklaşımınızdaki bu köklü değişimin sebebinden bahseder misiniz?

O sınırlı baskılar, yaklaşık yirmi yıl önce yapılan ve tüm dünyada bizi anlayabilecek -ve kimileriyle iletişime de geçtiğimiz- yaklaşık iki yüz kadar insan olduğuna ve çalışmalarımızı sadece onlarla paylaşmanın daha uygun olacağına yönelik elitist ve bir o kadar da naif değerlendirmeden kaynaklanıyordu. Hemen akabinde gördük ki, tahmin etmemiz gerektiği üzere, açgözlülükten kaçamazsınız. Bu spekülasyonlara son vermek adına daha fazlasını basmak tamamen pragmatik bir adımdı. Bu sayede hem underground etiği anlamamızı hem de insan doğasını hatırlamamızı sağlayan hızlı bir ders almış olduk. Sonuçta sınırlamaları kafaya takmak eserin özünden sapılmasına neden olur ve tamamen anlamsızdır. Elitizm sadece sanatın ruhunda ve icrasında yer almalıdır; kimse ve hiçbir şey bunu tersine çeviremez.

Beste sürecinin ne kadarlık bir kısmı kendinizi tamamen bu sürece kaptırdığınız bir ruh hâli içerisinde gerçekleşiyor? Sonuçta riflere, davul yazımına ve genel anlamda şarkı yapılarına yönelik entelektüel, hatta kimilerinin matematiksel diyebileceği bir yaklaşımınız olduğu düşünüldüğünde bunun ilgi çekici bir konu olduğunu düşünüyorum. Bu tür bir müzik, bir şeylerden bilinçli şekilde ilham almadan meydana getirilebilir mi?

Gerçek şu ki yaptığımız her şeyin temelinde eski usul, yoğun bir çalışma var ve müzik ile sözlerin neredeyse büyülü bir biçimde yansıtılabildiği bu özel anlar muhtemelen bilinçaltında günlerdir, bazen aylardır devam eden yoğun bir düşünme sürecinin sonucunda ortaya çıkıyor. Bizim için dinlenmek diye bir şey yok Niklas. Bu bir görev aşkı ve bu yüzden de saplantının da ötesinde bir şey. Bu hem bir dünya görüşünün hem de özenli şekilde seçilmiş bazı araçların bir arada aktarıldığı bir süreç.

Örneğin geleneksel Batılı standartlar açısından son derece sıra dışı bir yaklaşım olan mikrotonal çalışmalar, yaklaşmakta olan bir sıkıntı hissini aktarma becerilerinden dolayı çok ilgimizi çekiyor. Geleneksel anlamda melodilerin, riflerin, ölçülerin mantıklı bir düzleme oturtulmak zorunda olmadığını ve müziğin tamamıyla soyut duygunun bir yansıması olabileceğini ifade eden Neue Musik de bize ilham verdi. Organik enstrümanlardan çıkan sesleri ölümüne dek haykıran hayvanlara dönüştürdüğünüz anda, ortaya somut gerçeklik kazanan spesifik bir müzikal dil çıkarmış olursunuz; tıpkı Penderecki’nin “Threnody to the Victims of Hiroshima”da yaptığı gibi. Buna 1960’ların sonunda karşımıza çıkan ve günümüze dek süren pek çok radikal müziğe -ki bunun içinde ekstrem metal ve özellikle de en ilkelinden en iddialısına kadar özünde devrimci ve sınırsız bir tür olan black metal de var- duyduğumuz büyük tutkuyu da ekleyince, ortaya şarkı yazım süreci sırasında kullanabileceğiniz bir dolu araç çıkmış oluyor. Konsept anlatımı tamamlandığında, sıra yansıtmamız gereken güçlü imge ve bağlamlara geliyor. Bu noktada dünya görüşümüz öne çıkıyor. Biz yaptığımız şeyin içinde bir sorumluluk barındırdığına inanıyoruz. Bunu açıklamak için yeniden Paul Celan’dan örnek verelim: sarmal hâldeki ritimler veya sayısal desenler, belirli akor bileşimleri, melodinin kullanımı ya da reddi, herhangi bir müzik eğitimi almamış bizim gibi bireyler için doğal yollardan ortaya çıkan bir dil meydana getiriyor ve bu sayede kendimizi ifade edebiliyoruz. İlk günden beri şarkılarımızın temel taslaklarını amfiye bağlanmamış bir Gibson gitarla yazıyoruz. Bu sayede hiçbir şey distortion’ın veya efektlerin arkasına saklanmamış oluyor. Sadece organik bir enstrümanın çıplak gerçekliğini kullanıyoruz. Tüm ekipmanımızın 1970’lerdeki standart bir hard rock grubunun ekipmanlarına son derece yakın olduğu bile söylenebilir. Bu sürecin ardından duyduklarınız ve okuduklarınız, sahip olduğumuz vizyonun yansımalarıdır.

En değerli kökümüz, çimentomuz ve müziğimizin tanımı black metal olsa da özellikle son birkaç yıldır, konformizm okyanusuna ışık tutma becerisi ve kimi zaman da cesareti olan her sanatçıyı kesinlikle değerli buluyoruz. Bazen yaptığımız şeylerin John Coltrane, BLACK SABBATH, Diamanda Galás, KING CRIMSON, JUDAS PRIEST, ilk dönem DEAD CAN DANCE, CELTIC FROST, ilk dönem KREATOR, NAPALM DEATH, ilk dönem CARCASS; o “The Peel Sessions” EP’si nedir öyle… MAGMA, YACØPSÆ, ilk dönem IMMOLATION, OXBOW, AMEBIX, Scelsi, ilk dönem AUTOPSY, GENOCIDE ORGAN, BRIGHTER DEATH NOW, IN SLAUGHTER NATIVES, PORTISHEAD, Allan Holdsworth, ilk dönem Nick Cave, Tom Waits, Scott Walker, Wyschnegradsky, Penderecki, Ligeti, JOY DIVISION ve daha pek çok isimle ortak bir dili olduğunu düşünüyoruz. Tüm bu sanatçıların adlarını bir seferde zikretmek gerçekten keyifli oldu, sanki 1993 yılındayız ve bir fanzine röportaj veriyoruz!

Tanıdığım insanlar arasından “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice”ye yönelik içten, yoğun ve Satanik bir hayranlık duyan pek çok kişinin yıllar geçtikçe farklı farklı yönlere saptığına tanık oldum. “Şeytana tapmak” ifadesini 2004 yılında Ajna Offensive’e verdiğiniz röportajda kullanmıştınız; bu durum günümüzde de geçerli mi? Şeytan ne ölçüde hayatınızın bir parçası ve o zamandan beri bu metafiziksel varlığa ilişkin görüşünüz ve onunla olan ilişkiniz nasıl değişti, yahut değişti mi?

O zamanki black metal sahnesi ve çevresi, esasında… Niklas, sen de oradaydın bunu sen de doğrulayabilirsin: ehlileşen ve normal müzik yapmaya başlayan ikinci dalga grupların black metale yavaş yavaş ihanet ettiğini düşünüyorduk ve bu duruma radikal biçimde muhalefet ediyorduk. O dönemde, radikalleşen alfa erkeklerinin birbirine meydan okumasını hatırlatan türde bir vahşilik; mutlak hedefe ulaşma konusunda fanatiklik düzeyine varan sonsuz bir istek vardı. Bu hisler, belli oranda gençliğin verdiği bir gözü karalık sayesinde giderek güçleniyordu. Bu gözü karalık bir yandan takdir edilesiydi, çünkü hedeflerimizi yüksek tutmamızı sağlıyordu ve neslimiz bu konuda elinden geleni ardına koymayarak black metali hem müzikal hem de kavramsal anlamda uçurumun daha da derinlerine çekmeyi başardı. Diğer yandan bu utanç vericiydi, çünkü bazen, tahmin edilebileceği üzere, anlamlı şeylerden ve bilgelikten ziyade küstahlığın ve korkunç bir cehaletin ortaya çıkmasına neden oluyordu. O sırada herkes en mizantrop olma yarışındaydı ve her tarihçinin bildiği üzere, yirmi yıl önceki o gelişim yıllarının karakterini anlamaya çalışan herkesin bu fanatik düzeydeki nihilist bağlamı da mutlaka göz önünde bulundurması gerekiyor. O dönem adeta lavda yıkanmak gibiydi; ya yanıp kaçacaksın ya da yeniden doğacak, tüm cüruflarından arınacak ve nihayetinde kendi özünün farkına varacaktın. Bunu yaptığın takdirde, değerli gördüğün şey üzerinden ilerleyebilir ve geri kalan her şeyi gayet kendine güvenli şekilde reddedebilirdin.

Yanlışlarını düzeltip hazır hâle gelmek ve bir fikrin tam potansiyeline ulaşmasını sağlamak hem zaman alır hem de kadronda değişiklikler yapmanı gerektirebilir. On yıllık bir zaman dilimine yayılacak üçlememiz üzerine çalışmaya başladığımızda, mottomuzun “Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate” (“Ey buradan içeri girenler, her türlü ümidi geride bırakın”) olacağının farkındaydık. Bizim rolümüz -ki bazen bunun sırtımızdaki bir yük gibi hissettirdiğini de söylemeden geçmeyelim- tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Virgil gibi, meraklı ve cesur zihinlere kötülüğün temelini keşfetme fırsatı sunmak, Cehennemin dokuz katında bir yolculuğa çıkmak ve belirli bir açıdan bakıldığında ortak gerçekliğimize ışık tutan ve anlam kazandıran ruhani bilginin unsurları olduğuna inandığımız şeyleri karşı tarafa aktarmaktır. Elbette ki bu ilk olarak bir tapınma eylemiydi, çünkü nihayetinde bu yapmak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz ve büyük önem verdiğimiz bir şeydi. Korkunç ve tiksindirici olduğu kadar bilinemez ve karşı konulmaz da olan bir şeyle karşılaştığınızı düşünün. Örneğin bir tsunamiyle müzakere yapmaya çalışmazsınız, değil mi?

Dünyayı algılayış biçiminizi bir anda unutmazsınız; özellikle de tüm oklar, ironik şekilde, en eski değerlendirmelerimizi yaptığımız sırada iyimser bir düşünce yapısını benimsemiş olabileceğimiz gerçeğini gösteriyorken. Bunlar en rafine medeniyet ile mutlak barbarlığı birbirinden ayıran çok ince tabakanın muazzam gücünün, türümüzün bir parçası olan karşı konulmaz “Todestrieb”ın (ölüm dürtüsü) yapılandırılmamış ve kuduz yansımalarıdır. Sonuçta insan her zaman insandır.

Geçmişte yaşananların bayık ve sönük birinci seviye okumalarından oluşan eylemlerin kendilerinden ziyade, esas önemli olan şey bunların sahip olduğu aydınlatma gücüdür. Hannah Arendt 1950’lerde göstermiştir ki Çin, Kamboçya ve diğer bazı ülkelerin kısa sürede ve farklı düzeylerde benimseyeceği totaliter rejimlerin varacağı nihai nokta, ölüm kampıdır. Ölüm kampıdır, çünkü bariz farklılıklarından ve resmî ideolojilerinden bağımsız olarak, bu rejimlerin esas amacı insanoğlunun bir fazlalık olduğunun kabul edilmesini sağlamaktır. Bu olayları, hatta insanın yaptığı tüm korkunçlukları, bunlar sanki insan türünün genelinin hücrelerine işlemiş bir yaklaşım değilmiş gibi tarihin tozlu sayfalarına atıp reddetmek, son derece kolay ve rahatlatıcıdır. Esas nokta şu olmalıdır: transhümanizmin altında yatan esas motivasyon nedir? Paralarını Dünya’nın yaşanabilir bir yer olmasına ve korunmasına harcamak yerine, Mars’ın keşfine destek olmak için harcayan Silikon Vadisi milyarderleri, bu şekilde davranarak ne söylemiş oluyorlar? Dokuz milyar insanın gereksiz bir fazlalık olduğunu ve gelecekte bizi küresel bir ölüm kampının beklediğini söylemiş oluyorlar. İster yüzyıllardır süren tarihî olaylardan ister metafiziksel spekülasyonlardan kaynaklanıyor olsun, bu tektonik güçleri ve bu dürtüyü ortaya çıkaran her şey, bu yapıları gözler önüne seren her şey değerli birer faktördür, çünkü bir Kıyametin, diğer bir deyişle bir devrimin parçalarıdır. “The Furnaces of Palingenesia” genel olarak budur; bir devrimdir.

İnsan için bilinmez olan ve olmaya devam etmesi gereken Tanrısallık prensibi ile bu prensibin ortaya konuş biçimi arasındaki ayrımın yapılması gerekiyor. Buna amaca ulaşmak için kullanılması gereken araçlar gözüyle de bakabilirsiniz. Esasında, bir Tanrı’nın var olup olmadığına yönelik tartışmalar, ancak Bizanslıların meleklerin cinsiyetine dair tartışmaları kadar anlamlıdır. Önemli olan şey fikirlerin aktarıldığı kanal, insan ve onun biyotopu olan bu gezegendir. Toplumun anlayacağı şekle sokmak adına girişilen lüzumsuz bir sürecin sonunda, şüphesiz ki Şeytan, insanın onu “O” olarak konumlandırdığı ölçüde gerçektir. Bunu bir “egregore” olarak da görebilirsiniz (bkz. BÂ’A – “Egrégore” incelemesi, 3. paragraf). İkiyüzlülüğün katmanlarını birer birer soyduktan sonra, Suçlayan ve Muhalif (İbranice “śāṭān” (שָׂטָן) kelimesinin anlamları) tam gözlerinizin içine baktığı sürece, nasıl isimlendirildiğinin hiçbir önemi yoktur. Şüpheci zihinler, Kızıl Kmerlerin Angkar adı verilen ve biz Batılıların -en azından görünürde- tanrısallık olarak nitelendirebileceği bir kavramın tüm özelliklerini sergileyen bir “egregore” meydana getirmelerinin yalnızca birkaç yıl sürdüğü gerçeğini akıllarına kazıyabilirler. İnsanlar gücü elinde bulunduran oluşumun (Angkar) ruhani anlayışına tabi şekilde yaşadılar ve tüm Kamboçya nüfusunun dörtte biri bu uğurda öldü; kurbanlara sorduğunuzda şüphesiz ki ölümcül ve son derece gerçek olan bu duruma bir “altın buzağı” vakası gözüyle de bakılabilir.

Grubun adını ve geçmişteki çıkarımlarını göz önünde bulundurduğumuzda, hâlâ bu dünyayı patlatmak ve her şeyin sonunu getirmek istiyor musunuz?

Hayır, dünyayı patlatmak istemiyoruz çünkü bizim görevimiz bu değil; ama merak etmeyin, bunu genelde dolaylı ancak çok etkili yollardan yapmaya hazır pek çok aday zaten mevcut. Bizim rolümüz belgelemek, ortaya çıkarmak, yansıtmak, tanık olmak ve hayranlıkla başımızı eğmek; cesareti olanları keşfetmeye yöneltecek yapılar kurmak ve tüm bunları en üst düzey sanatsal tutarlılık, içtenlik ve adanmışlıkla yapmaktır. Çincede “ilginç zamanlarda yaşayasın” diye bir beddua vardır ve şu an bunları söylerken, ilginç zamanlarda yaşadığımız kesin. Her şeyin nükleer silahlarla son bulması hayal kırıklığı yaratan bir final olurdu.

Şarkı sözlerinize baktığımızda ilahi temaların karşısında hürmet ve hayranlıkla diz çökmeye istekli görünüyorsunuz, peki ya doğaya karşı da aynı durumda mısınız? Doğaya da hayranlık duyuyor musunuz? Etten meydana gelen insanın organik yetersizliğini, bir dağın taşlardan oluşan sonsuzluğuyla karşılaştırmak gibi.

Bu son derece çekici bir bakış açısı, öyle değil mi? İç huzura ulaşabileceğiniz ender faaliyetlerden biri dağcılıktır. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak her şeyinizi vermenizi; özellikle de zihinsel anlamda neredeyse meditatif düzeyde odaklanmanızı gerektirir. İnsanı mütevazı olmaya iten en önemli deneyimlerden biridir ve hem ahlaki hem de zihinsel anlamda muhtemelen en iyi yol göstericidir. Dağcılık tarihi, bir anlamda “Prometheusçu” denebilecek, ekstrem düzeyde ilham verici erkek ve kadınlarla dolu.

Bu röportaj için araştırma yaparken, şarkı sözlerinize ve estetik taraflarınıza yönelik akıl almaz miktarda çevrim içi analiz okudum. Başlangıçta hazırlıklarımın bu kısmı beni endişelendiriyordu, çünkü sonsuz sayıda kasıntı zırva arasından bir şeyler bulmaya çalışacağımı düşünüyordum. Ne var ki yapılan analizlerin çoğunun gerçekten de etkileyici olduğunu gördüm ve şaşkınlığımı gizleyemedim. Beklediğimin çok çok ötesinde şeyler bulduğumu itiraf etmeliyim. İnsanlar yazdıklarınızla ilgili analizler sunuyor, başka yazarlara göndermelerde bulunuyor, karşılaştırmalar yapıyor ve belki de en önemlisi, başka kaynakları araştırıyorlar. Dikkat eşiklerinin en dibe indiği günümüzde, bu sizi gerçekten de tatmin eden bir başarı olmalı, öyle değil mi? Daha da önemlisi, ben bunun sizin amaçlarınızdan biri olduğundan da şüpheleniyorum. Size karşı plaktan çıkan kitapçıkta yazanlarla yetinmeyecek düzeyde bir bağlılık duyan takipçilerinizi bir şeyler öğrenmeye itiyorsunuz diye düşünüyorum.

Kuruluş zamanlarımızda, Index Librorum Prohibitorum’a (Yasaklanmış Kitaplar Listesi) muadil olabilecek kaynakları boşu boşuna arayıp durduk. “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice”den beri çıkardığımız materyalleri, Bataille’ın Thomas Aquinas’ın “Summa Theologica”sına cevabı olan “Somme Athéologique”ten ilham alan “Summa Diabolica”mız olarak görebilirsiniz. Bu çalışmanın bir kısmı tamamlandı; üstü kapalı bir yaklaşımla olsa da bu külliyatı oluşturduk. Sunduklarımız, önceki yapıtlara referanslar sunan bir bütündür; belirli bir yazılı eserden alıntı yapan bir cümle, bağlamına göre bir diğer yapıta yönlenmenizi sağlayabilir. Kullandığımız bazı ifadeler açık ve net, bazılarıysa çelişkiler veya istenmeyen sonuçlar oluşturmaları adına bilinçli şekilde parçalara ayrılmış durumda. Fikirler tarihinin dört bir yanını arayan ve Şeytan’ın dış hatlarını yavaşça ortaya çıkaran vandallar gibi…

Biraz ayrıksı bir düşünce olarak görülebilir, lakin şarkı sözlerimizde ifade ettiğimiz şeylerin okuyucunun iç mantığının derinliklerine sağlam şekilde nüfuz ettiğini söyleyebiliriz. Yıllar boyunca bazı insanların, çalışmalarımızın içine serpiştirdiğimiz ipuçlarına gizlenen meydan okumaları kabul ettiğini ve bunları araştırdığını gördük. Zamanında “Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspice”nin kapsamlı bir incelemesini bize gönderen ilk kişi, muhtemelen TEITANBLOOD’dan Nasko’ydu. Benzer bir iletişimin en güncel örneğini ise daha önce herhangi bir bağlantımızın bulunmadığı bir felsefe öğrencisiyle yaşadık.

Bizler “devlerin omuzlarında durmak” mottosuna güçlü şekilde inanıyoruz. Diğer bir deyişle, tarihteki neredeyse tüm büyük sanat eserleri içlerinde kendilerinden önce gelen, her tür takdiri hak eden ve çalışmalarıyla dünyayı sonsuza dek yaralayan insanların çoklu dünyalarını, etkileşimlerini ve yansımalarını barındırırlar. Çağdaşlarımızın yaptığı çalışmalar alçak gönüllü bir yaklaşımla sonsuza dek öğrenmeyi gerektirdiğinden, bunlara asla bencillik, tek bir konuya odaklanma veya anlamsız bir narsisizm gözüyle bakılamaz. Bu, sadece size ait olan bir çalışmanın bağlamı üzerinden eşsiz özelliklere sahip kişilere ve çalışmalara karşı görevinizi yerine getirmektir ve onları taklit etmek şeklinde değerlendirilemez. Bir yandan da sizden sonra gelecek olanların yolunu çizmiş olursunuz. Esas amacı kasveti ve üzüntüyü yansıtmak olan bu çalışmalar içerisindeki belki de tek olumlu taraf, bu kıymetli anların bu şekilde aktarılmasıdır. Ender görülen bu anlarda bazıları kısa bir süreliğine de olsa göğe yükselir ve bayağılık, bu görkemli eşsizliğin karşısında ortadan kaybolur.

etiketler:
  Yorum alanı

“DEATHSPELL OMEGA” yazısına 32 yorum var

  1. lammoth says:

    Bu o kadar değerli bir şey ki ne desem bilemedim. Sağ ol Ahmet abi. Kelimelerin yetersiz kaldığı bir an benim için. Oturup makale gibi okumak lazım.

  2. vatay says:

    Harika bir çeviri olmuş.
    Vaktiniz ve emeğiniz için teşekkürler.

    Ahmet Saraçoğlu

    @vatay, teşekkürler, rica ederim.

  3. TAAKE says:

    Eline sağlık Ahmet Abi,teşekkürler
    valla senin hakkın ödenmez.Hem siteyi tek başına çekip çevirmen olsun,hem de verdiğin harika hizmetlerle Türk metal basınında zirveyi kimseye bırakmıyorsun.
    Tekrar teşekkürler,eline,koluna sağlık

  4. TAAKE says:

    Deathspell Omega ya ve felsefesine sardığım şu günlerde ilaç gibi geldi.Adamlar kültür mantarı gibi

  5. TAAKE says:

    metal aleminde çok nadir bulunan,internetin diplerinde çürümüş veya kaybolmuş bazı Türkçe röportajlar var.örneğin mütiilation,vlad tepes,darkthrone ve …aaaarrghh… röportajı gibi,ama en efsanesi kesinlikle bu yıllardır gizemin de gizemini yapan grup elemanlarının bırakın röportaj,fotoğrafını kim oldukları bile meçhul bir grubun röportajı
    bu röportajla site bin kat değerlenir,gerçekten ulcerate getirmesiyle birlikte pasifagresif in en büyük olayı

  6. deadhouse says:

    Başta DSO üyeleri olmak üzere; röportajı yapan Niklas Göransson’a, çeviriyi yapan Ahmet Saraçoğlu’na, redaksiyonu yapan Güzide Arslaner’e, herkese sonsuz teşekkürler. Lammoth’un dediği gibi çok değerli bir şey bu!

  7. Godless Killing Machine says:

    Muazzam bir emek, harika bir tercume. Turk metalcisi cok sansli.

  8. Teşekkür ederiz arkadaşlar.

  9. TAAKE says:

    Georges Bataille ın tüm kitapları var bende,acaba Marquis De Sade ve Baudelaire hakkında ne düşünüyorlar?Baudelaire in şiirerinde satanik imalar bulunduğunu bir çok kişi söylüyor zira

  10. TAAKE says:

    her black metalci böyle entelektüel ve bilge olmalı,tanıdığım tüm black metalciler aydın ve bilge kimselerdi,ama bu yetmez Detahspell Omega yı örnek alıp daha iyi olmalılar,çünkü black metal elitlerin ve bilgelerin müziğidir

  11. emptyfields says:

    çeviri için teşekkürler,çevirirken adam kafayı yeyip beyaz ışıklar görebilir:D
    Elend in neden deathspell omega yı andığını daha iyi anladım roportajı okuyunca

    Ahmet Saraçoğlu

    @emptyfields, rica ederiz.

  12. onurg says:

    süpersiniz abi.
    helal olsun.

  13. Bardo Methodology’nin bu röportajdan bir sonraki DsO röportajını içeren sayısını satın almıştım, bugün elime ulaştı. O röportajı da tercüme edip bunun altına ekleme niyetindeyim.

    Onun dışında da normalde pek röportaj vermeyen bir sürü grup var dergide. Özellikle Funeral Mist röportajını tercüme etmeyecek olsam da ilgi çekici bulduğum kısımlarını yorum olarak yazabilirim. Aynı şekilde Teitanblood röportajındaki ilginç noktalardan da bahsederim okuduktan sonra.

    lammoth

    @Ahmet Saraçoğlu, Pasifagresif DSO külliyatı genişliyor. Yine muhteşem hareket.

  14. fatih says:

    çeviri için teşekkürler Ahmet.Röportajı sen yapmışsın gibi gayet keyifle okudum.

  15. lammoth says:

    İş yoğunluğu sebebiyle kendimi verip okuyamayacağımı bildiğimden henüz bakabildim. İleri derece fanlığı, hayranlığı pek sevmem ama insan illa birilerine hayran olacaksa size hayran olsun be abilerim. Bir müzik grubunun kendi felsefesini ilmek ilmek nakış gibi işlemesinin ne demek olduğunu bu röportaj sonuna kadar ortaya koymuş. Schopenhauer, Nietzsche, Bataille gibi nicelerini özümsemiş ve onlardan istifade etmiş bir grup olarak müzik dünyasında yeni bir sayfa açtıkları kesin. Bir insanın ya da bir grubun hiçbir maddi kaygısı olmadan, kendi ismini anonim tutarak, belki sürekli ve sürekli hem felsefesi ve hem de müziği üzerine çalışarak her seferinde kendini daha da çok geçmeye çalışması nasıl bir iştir? Kaldı ki ben bir dönem bütün bu hırsı ve motivasyonu çilekeş bir satan merkezli dindarlığa yoruyordum (ya da yoruyordum demeyeyim de buradan güç alıyorlar diye düşünüyordum) ama bu röportaj gösteriyor ki abimler çoktan o durağı da geçmişler. Siz nesiniz ya? İnsanlığa bıraktığınız armağanın karşısında kelimeler, cümleler kifayetsiz kalıyor.

    Dün gün içinde hem bu röportajı okudum hem de gece uyku tutmayınca “Some Kind Of Monster” belgeselini -seneler sonra tekrar- izledim. Biliyorum bu iki grubu karşılaştırmak dünya üzerinde yapılabilecek en saçma iş bile değil, ancak aynı güne denk gelmiş olmaları sebebiyle algımda bu ikisi anlamsız bir kıyaslamaya tutuştu. Aklıma ister istemez “Ben Kuantum fiziği diyorum, sen kalkmış çay diyorsun kek diyorsun” şeklinde özetleyebileceğimiz meşhur siyasi söz geldi. Sonra dedim ki acaba bizler Dso’yu hak ediyor muyuz?

    Ahmet Saraçoğlu

    @lammoth, insanın dinleyicilik yolculuğunda, en sevdiği grup bazen değişebiliyor. Ben de dönem dönem pek çok grubu en sevdiğim grup olarak görmüşümdür. Şu an için konuşursam “en sevdiğim grup” diyebileceğim tek bir grup yok, ama DsO’nun bunca yıldır, özellikle de “Paracletus” sonrasında ve şimdi de bu yeni albümle bende yarattığı şey, hayranlıktan öte “saygı”. İlk kez bir gruba bu denli saygı duyduğumu fark ediyorum. En sevdiğim grup diye gördüğüm grupları düşününce sanırım hiçbirinde saygı kavramı işin içine girmiyordu. Aşırı seviyordum, bayılıyordum ama DsO’da durum daha farklı. DsO’ya sadece bir müzik grubu olarak bakamamama neden olacak düzeyde bir saygı duyuyorum.

    Senin deyiminle “ileri derece fanlık, hayranlık”tan daha öte bir şey bu. Eminim DsO’ya benden çok daha bağlı, hayatının merkezine koyan insanlar vardır. Tüm şarkılarını kulaktan çıkarıp gitarda çalan, sırtına kocaman Deathspell Omega dövmesi yapan insanlar var. Bende böyle bir durum yok belki ama dinlediğim binlerce grup arasında daha başka bir yerde duruyor benim için. Tek başına duruyor. Orada sadece Deathspell Omega var, başka bir grup yaklaşamıyor. Manevi olarak çok başka bir yere temas ediyor. “Ediyorlar” demiyorum, çünkü Deathspell Omega’yı birkaç kişiden oluşan bir grup olarak değil, gerçekten de sanatsal bir kavram olarak görüyorum.

    Dövme konusunda da, sırtımı kaplamam belki ama bileğimdeki “Si Monvmentvm Reqvires Circvmpspice” yazısının dışında bazı fikirlerim var. Zamanı gelince daha detaylı düşüneceğim.

  16. Ouz says:

    Birkaç parçasını beğenerek dinleyebildiğim ama yapıtlarının genelini, uyumsuzluk üzerine inşa edildiklerinden tam manasıyla anlayamadığım için nispeten mesafeli olduğum bir gruptu DsO. Bir de çok parlatılan, çok övülen gruplardan biraz uzak durma isteği vardır ya, işte onun da etkisiyle öyle derinlemesine dalmaya niyetlenemediğim bir topluluktu. Ancak heriflerin olaylara bakış açılarını anlayabilmek adına bu röportajın Türkçeye kazandırılmasını da içten içe bekliyordum.

    Ülkede böyle bir çeviriye kalkışabilecek ve hakkını vererek tamamlayabilecek tek kişi olan Ahmet, bu sessiz ve vakur bekleyişimizi, sağ olsun karşılıksız bırakmadı. Güzide’nin de değerli yardımlarıyla dört başı mamur bir röportaj çevirisi PA’ya kazandırılmış, hâlihazırda belli bir kültüre ve bilgi birikimine sahip Türk metal dinleyicisinin yararlanabilecekleri bir kaynak olarak kayıtlara geçmiş oldu. Emeklerinize sağlık arkadaşlar, ne kadar teşekkür etsek az ve hakkınızı ödemek mümkün değil.

    Röportaj kapsamında atıfta bulunulan birçok ismi, röportaj vesilesiyle öğrenmiş, duymuş oldum. İsimlere denk geldikçe hemen kısa Wiki okumaları yaparak cümlelerin seyrini zihnimde oturtmaya çalıştım. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; DsO albümlerine, şarkılarına, şarkı sözlerine ilgim, röportajı okumadan önce %20 ise röportajı okuduktan sonra %70’e, 80’e çıktı. Zira kendimce yakıştırmalarda bulunduğum birçok durumla bu adamların alakalarının olmadığını öğrendim. Agresif Musiki’nin DsO ile ilgili bölümünün ardından o başlığa yazdıklarımı burada yazmayacağım ama röportaj öncesinde gruba dair çeşitli negatif düşüncelerim vardı. Röportajın edebi ve felsefi derinliğinin yanı sıra röportajı veren müzisyenin samimiyeti ve beklemediğim yerlerde gösterdiği tevazu, az önce yazdığım negatif düşünceleri, birer birer pozitife çevirdi.

    Öncelikle, böylesine eciş bücüş bir müzik üreten grubun, çok önemli röportajında saydığı müzik grupları ve müzisyenler arasına, Rick Beato sayesinde tanıdığım Allan Holdsworth’u da eklemesi, takdire şayan. Röportajın Türkçe çevirisinin, sanatçının ölümünün tam 5 yıl 5 gün sonrasında yayımlanması enteresan geldi bana.

    Röportajın şu kısmına ne kadar katılsam az: “Paralarını Dünya’nın yaşanabilir bir yer olmasına ve korunmasına harcamak yerine, Mars’ın keşfine destek olmak için harcayan Silikon Vadisi milyarderleri, bu şekilde davranarak ne söylemiş oluyorlar? Dokuz milyar insanın gereksiz bir fazlalık olduğunu ve gelecekte bizi küresel bir ölüm kampının beklediğini söylemiş oluyorlar.”

    Bu düşünce, küresel güçlerin dünya nüfusunu azaltmaya yönelik bazı adımlarının o kadar da komplo teorisi kıvamında kalmadığını kanıtlar nitelikte belki de. Sadece bu bölüm üzerine bile acayip beyin fırtınaları gerçekleştirilebilir.

    Ama asıl dikkatimi çeken husus, röportajı veren müzisyenin verdiği bazı örneklerin öyle alelade olmaması. Mesela şöyle diyor: “Esasında, bir Tanrı’nın var olup olmadığına yönelik tartışmalar, ancak Bizanslıların meleklerin cinsiyetine dair tartışmaları kadar anlamlıdır.”

    Kulağınıza illaki çalınmıştır, Bizans Kilisesi, bu tartışmaları yaparken İstanbul, Fatih Sultan Mehmet yönetimindeki ordu tarafından fethedilmek üzereydi. Bizans halkı, elinden gelen tüm güçle Osmanlı ordusuna karşı koymaya çalışırken kilisedekiler, bu bir yere varmayacak tartışmaya dalıp şehrin düşmesini bir bakıma seyrediyorlardı. Röportajı veren DsO üyesi, bu örneği özellikle vererek Tanrı’nın var olup olmadığı tartışılırken arka planda çok daha önemli işlerin döndüğüne işaret etmek istiyor sanırım.

    Bir diğer takıldığım nokta, İbranice śāṭān kelimesine, röportaj kapsamında Suçlayan ve Muhalif anlamlarının verilmesi. Evet, śāṭān bu anlamlara da geliyor ama bir diğer anlamı Düşman/Hasım. Düşman/Hasım anlamlarının verilmesinden özellikle kaçınılmış sanırım. Konuyla ilgili kısa bir video paylaşmak isterim. İblis ve şeytan kelimelerinin anlamlarına ek olarak ilgili kelimelerin İncil, Tevrat ve Kur’an’da nasıl geçtiği kısaca aktarılmış: https://youtu.be/DODAMixoYTE

    Emekleriniz için tekrar tekrar teşekkürler.

    Ahmet Saraçoğlu

    @Ouz, rica ederiz Oğuz, iltifatların için sen sağ ol. Röportajda üzerinde uzun uzun konuşulabilecek onlarca ifade var. Buradan yazışırsak sonsuza doğru gideceğinden, yüz yüze geldiğimizde detaylıca konuşuruz.

    “śāṭān” konusunda, röportajı cevaplayan kişi “the Accuser and the Adversary” demiş. “Accuser” Suçlayan/Suçlayıcı, o tamam. “Adversary”nin pek çok olumsuz anlamı var: karşıt, muhalif, düşman, rakip gibi. “Düşman” fazlasıyla genel ve tek boyutlu geldiği için “Suçlayan ve Düşman” demektense “Suçlayan ve Muhalif” demeyi tercih ettim, bu şekilde Şeytan’ın karakterizasyonunu daha iyi temsil ettiğini düşündüm.

    Bence “Şeytan muhaliftir” demek, “Şeytan düşmandır” demekten daha kompleks ve sofistike bir karakter tasviri ve derinlik sağlıyor.

    Ouz

    @Ahmet Saraçoğlu, Ne demek Ahmet, sizler sağ olun. Evet her bir paragraf ayrı bir dünya. Benim hâkim olmadığım nice mevzu da mevcut tabii röportaj kapsamında, heybeme biraz daha yeni bilgi yüklemem lazım.

    Şeytan, netice itibarıyla teolojik bir karakter olduğu için kendisini anlatan kaynaklardaki isimlerinin dinî metinlerdeki bağlam içinde nasıl geçtiğini önemsiyorum, önceki post’ta video linkini o nedenle bırakmıştım. Suçlayan ve Muhalif, evet, şeytanın Tanrı’ya karşı olan duruşunu temsil eden sözcükler ama düşman kelimesi de (örneğin Kur’an’da defalarca geçen “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır,” gibi ayetler) düşman kelimesinin, şeytan için kullanılması gerektiğini düşündürüyor bana.

    Yeniden ellerinize sağlık, dönüp dönüp okunmalık bir içerik kesinlikle.

  17. OblomoV says:

    Çok güzel bir röportaj ve aynı güzellikte bir çeviri işçiliği. Elinize dimağınıza sağlık. Grubun felsefesini anlamak adına gerçekten çok yararlı bir metinmiş. Parça parça not edilesi pasajlar barındırıyor ve içinde geçen bir çok isim ve eser incelenilesi.

  18. Retrokafa says:

    grup çok bayık ya.bulduğu bütün rifleri ard arda çalmış,album yapmış gibi. sanki sadece black metal kanalları olan bi radyo var, sürekli frekans değiştiriyomuşum hissi veriyor. yaratıcılık bu değil bence kimse kusura bakmasın. 90 lar BM grupları gibisi gelmez.

  19. Ümit Duran says:

    Μπατουσκα adlı parodi grubunun Spiritual Rebel Propaganda (2019) adlı albümünde “Wanking with a Thesaurus in a Bardo Methodology Interview Doesn’t Conceal Your Fascist Bullshit” (Bir Bardo Methodology Röportajında Thesaurus ile Osbir Çekmek Senin Faşist Zırvalıklarını Gizlemez) diye bir parça var.

    Aklıma hemen DSo geldi, herhalde taşı onlara değdiriyorlar.

  20. Can says:

    Merhaba, KUNST görselinin üstündeki cümlede önemli bir çeviri hatası var, düzeltmeniz gerekli.

    ORIJINAL: Lack of singularity or vision may be forgivable, bending the knee in front of your contemporaries – most of whom long to become what Zarathustra, with disbelief and horror, called ‘the last man’ – entails compromise without return and is, consequently, unforgivable.

    Diğer yandan, pek çoğu içlerinde büyüyen kuşku ve korku duyguları eşliğinde “son insan” dediğimiz Zerdüşt olmak isteyen çağdaşlarınızın önünde diz çökmek, geri döndürülemez düzeyde taviz vermeyi gerektirir ve bu yüzden de affedilmezdir.

    Bu çeviriye göre ‘son insan’ Zerdüşt’müş gibi anlaşılıyor (sümme haşa). Doğrusu “Zerdüşt’ün son insan olarak adlandırdığı..” olmalı.

    Genç Nietzsche’ciler rahatsız.

    Onun dışında elinize sağlık okuyalım bakalım.

    Ahmet Saraçoğlu

    @Can, teşekkürler. Thus Spoke Zarathustra’yı okumadığımdan oradaki “called” ifadesinin kimi kastettiğine ilişkin bir anlam kayması olmuş. Düzelttim, sağ olasın.

  21. mert says:

    müthissiniz. zevkle okuycam metroda

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.