# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
MÖTLEY CRÜE – Shout at the Devil
| 02.07.2020

Bir de böyle bağırın bakalım Şeytan’a.

Emir Şekercioğlu

Nikki Sixx, Tommy Lee, Mick Mars ve Vince Neil… Kendisine “The most notorious rock band in the world” gibi bir ünvanın verildiği efsanevi Mötley Crüe’nun, bugün bildiğimiz grup olmasını sağlayan şu dört adam. Ciddi omurga problemlerine sahip bir gitarist, hem cinayetten hüküm giymiş hem de kızını toprağa vermiş bir solist, ölümü tecrübe ettikten sonra yaşama dönme şansına eriştiği için o mefhum hakkında birçoğumuzdan fazla söyleyecek şeyi olan bir bas gitarist ve daha Joey Jordison kumda oynarken sahnede “drum show” yapmanın, baş aşağı davul çalmanın ne demek olduğunu dünyaya öğretmiş bir davulcu. Evet, o filmi ben de izledim, “The Dirt”ü.

Açıkçası yakın zamana kadar, Mötley Crüe benim için yalnızca adıyla bildiğim, doğru düzgün bir şarkısını bile dinlemediğim bir gruptu. Hard rock/glam sentezi sevdiğim bir türdü ve bu minvalde önde gelen pek çok grubu da dinlemiş olmama rağmen nedense Mötley Crüe’ya karşı kayıtsız kalmıştım yıllarca. Elbette heavy, thrash ve ekstrem metal türlerine verdiğim öncelikten ötürü bir şekilde işin içinden sıyrılabilirdim. Ama konu Mötley Crüe olunca, olaylar farklı gelişiyormuş. Bugün anlıyorum ki bu yaptığım büyük bir hataymış. Nitekim, site takipçilerinden önce Salata’nın “biri lütfen ‘Shout at the Devil’ı yazsın, baştan aşağı hit bombardımanı” şeklindeki yorumu, sonrasında da Raddor’un; bilhassa glam gruplarına yönelik takdire şayan bilgisiyle inceliklerinden bahsettiği bu albümün ismiyle karşılaşmamın akabinde “Shout at the Devil”a artık kulak verme zamanımın geldiğini anladım. Dolayısıyla da ilk dinlediğim Mötley Crüe albümü bu oldu. Albümü dinlediğimde, Mötley Crüe’ya başlamak için en güzel albüm olduğunu fark etmenin verdiği mutluluk bana sonrasında ilk albümleri “Too Fast for Love”ı, “Theatre of Pain”i, “Girls, Girls, Girls”ü ve “Dr. Feelgood”u da dinlememe yetecek kadar gaz vermişti. Hâliyle, buradan Salata’ya ve Raddor’a teşekkür borcumu iletmek durumundayım incelemeye başlamadan evvel, hayatıma Mötley Crüe’yu kattıkları için.

Bazı efsanevi albümlerin elde ettiği statü, müzikal içeriklerinin kalitesine dayandığı kadar yaratmış olduğu sansasyondan da beslenir malumunuz ve “sansasyon” Mötley Crüe için önemli bir tanımlayıcı kavram. Albümün ismi ve kapağında yer verdiği ters çevrilmiş pentagram dönemin Amerikan toplumunda bilhassa muhafazakar çevrelerce grubun satanizm propagandası yaptığına yönelik iddialar doğurmuştu. Tabii, dünya 90’lı yıllarda yükselişe geçen ekstrem metal sayesinde zamanında benzer suçlamaları yaptıkları Black Sabbath’ın, Iron Maiden’ın ve bir şekilde “Faustian Bargain” işlerine değinen glam/hardrock/heavy gruplarının ne kadar masum olduğunu anladı. Yani en azından umduğum bu. Öte yandan işin ironik bir tarafı da var, çünkü Mötley Crüe’ya yapılan suçlamalar pratik temelde yanlış, teorik temelde ise doğruydu.

Suçlamalar pratik temelde yanlıştı, çünkü grubun kullandığı pentagram sembolü, üzerinden ideolojik motiflere sahip bir mesaj verme maksadıyla kullanılmamış ve satanizm çağrısı yapmamıştı. Hatta grup üyeleri buna dikkat çekmek için albüm isminin “Shout with the Devil” değil, “Shout at the Devil” olduğuna vurgu yapmıştı, eğer doğru hatırlıyorsam. Pentagram kullanımı, Nikki Sixx’in Mötley Crüe’yu kurmadan önce ileride W.A.S.P’in frontman’i olacak Blackie Lawless ile beraber çaldığı, Alice Cooper etkileşimli teatral bir metal grubu olan ve okült semboller kullanan Sister’dan geliyordu.

Fakat suçlamalar, her ne kadar onları yapan kişilerin konu hakkında ne kadar doğru bilgi ve makul değerlendirme ölçeği taşıdıkları açısından tartışmalı olsa da teorik temelde doğruydu, çünkü albüm kapağındaki pentagram klasik bir pentagram değil, ters çevrilmiş bir pentagramdı. Batı ezoterizminin pentagram sembolü hakkında verdiği bilgilere bakıldığında albüm kapağının malum kesim tarafından neden tepki çektiği anlaşılabilir. Antik Yunan’da özellikle Pisagor ve takipçilerinin de fazlasıyla haşır neşir olduğu bilindiği “klasik pentagramda” yıldızın doğu, batı ve güney yönlerindeki uçların her biri esasen doğadaki ana elementlerin birini simgeliyordu; dört uç nokta ve ateş-su-toprak-hava dörtlüsünden oluşan dört element. Yıldızın kuzeye bakan üst noktası ise insan ruhunu simgeler ve bu sayede ruhun maddeye, materyal olana; iyiliğin de kötülüğe olan üstünlüğü vurgulanılırdı. Fakat 20. yüzyılda bilhassa Anton LaVey sayesinde meşhur olmaya başlayan “ters pentagramda” kuzeye bakan yön baş aşağı çevrilerek güney yönüne getirilir ve böylelikle ruh, hiyerarşi olarak elementlerin altında yer alırdı. Bunun doğrudan açılımıysa, materyal olanın ruh üzerinde, kötülüğe ve kaosa açılanın da iyiliğe ve düzene kurduğu baskınlık ve teşkil ettiği öncelikti. Öte yandan, çeşitli felsefi ekoller sebebiyle ters pentagram üzerinden simgelenen“baş aşağı duran ruh” imgesi sonraları kimi hedonist ve satanist düşünceleri de zamanla desteklemek için kullanılan bir motife kavuştu. Normalde dinsel bir sembol olmasına karşın bugün ters haçın da benzer pejoratif manayı taşımasının arkasında bu motif yer alıyor olabilir. Tabii baş aşağı çevirme imgesi, büyük oranda İbrahimî dinlere yönelik bir başkaldırı niteliği taşıdığından Şeytan’a da yakın olmak anlamlarını taşıyabiliyordu.

İşin bu kısmında, “Shout at the Devil”ın kapağındaki ters pentagramla ve dolu dizgin bir hedonizme kayan yaşam tarzıyla Mötley Crüe’nun modern yüzyılda ters pentagramın dışa vurduğu açılımlara bir yerden uzanabildiği rahatlıkla görülüyor. Burada anlatmak istediğim, elbette Mötley Crüe’nun satanizm propagandası yaptığı gibi bir şeyi ima etmek ve o dönemin kamu görüşünü desteklemek değil. Pratik temelde zaten bunu açıklamıştım. Temelde “Shout at the Devil” ile Mötley Crüe’nun gerek müzikleri gerekse yaşam tarzları üzerinden yaymaya başladığı imajın rahatlıkla okült bir yoruma kayabildiğini göstermek esas amacım, o dönemin geleneksel kaygıları üzerinden bakıldığında. Yoksa, irdelediğimiz nesnenin bir albüm, bu albümü yapanın da dünyaca meşhur ve bir dönem ana akım metal müziğin en büyük gruplarından biri olduğu gibi gerçekler elbette gruba yönelik suçlamaların reel düzlemdeki absürtlüğünden ve saçmalığından bir şey götürmüyor. Fakat Black Sabbath üyelerinin bile, yayınladıkları debut akabinde haklarında çıkan aynı söylentilerden ötürü haç takmaya başlamış olması, metal müziğin sosyolojiyle olan ilişkisinde sembollerin sanıldığından çok daha büyük etkilere ve anlamlara sahip olduğunu gösteriyor. Kullandığınız bir sembolle koca bir kitleyi kızdırabileceğinize ya da onun zıt manasında bir sembolü kullanarak aynı kitleyi yatıştırabileceğinize işaret ediyor bunlar.

Müzik konuşacakken hadiseyi felsefi konulara çektiğim için yazıyı biraz sıkıcılaştırmış olabilirim belki. Fakat “hedonizm” ve “Mötley Crüe” etiketleri bir araya geldiğinde manzaranın, 80’lerin diğer groupie’si ve şamatası bol gruplarından ayrıştığını düşünüyorum. Çünkü grup üyelerinin yaşantısını araştırdıktan, atlattığı badireleri okuduktan ve elde ettikleri statüyü nasıl kazandıklarını gördükten sonra bunları yaptıkları müzik ile birleştirdiğimde Mayhem’in black metal için, Death’in death metal için ya da Metallica’nın thrash metal için ifade ettiği önemi Mötley Crüe’nun da 80’lerin glam/hard rock etkileşimli metal müziği adına ifade ettiğini düşünüyorum. Partileriyle, konserleriyle, kullandıkları maddelerle, edindikleri acı ve tatlı tecrübelerle her anlamda uçlarda yaşayan, yaşamın debdebesine büyük bir iştahla saldırıp yeri geldiğinde ölümle dans eden bu grubun en büyük “sex, drugs & rock ‘n’ roll grubu” olduğu düşüncesine ikna olduğumu söyleyebilirim. Dolayısıyla bir gruptan fazlası olmayı başardıklarını, bir varoluş biçimi hâline geldiklerini de öne sürebilirim. Artık perde arkasını geride bırakıp sahneye çıkabiliriz.

Genel olarak “glam metal” etiketiyle irdelenen ancak gerçek anlamda glam yapmaya “Theatre of Pain” albümleriyle başlayan Mötley Crüe’nun, yine glam’e belli bir oranda yer vermekle beraber esasen “Shout at the Devil”ı da içereren ilk iki albümünde ziyadesiyle heavy/speed metal türlerine ve rock ‘n’ roll’a yer vererek imajlarındaki feminenliği müzikal bakımdan güçlü bir sound aracılığıyla ortaya çıkan bir kontrast ile muntazaman dengelediğini görüyoruz. Bu noktada “Shout at the Devil”ın ayrıcalığı, ortaya konan eserin ilk albümlerine kıyasla çok daha yaratıcı ve zengin bir şarkı kompozisyonuyla ve iyi bir prodüksiyon ile desteklenmesinde diyebiliriz. Gerektiğinde sert ve hırçın, gerektiğinde tansiyon dengeleyen, gerektiğindeyse hüzünle buluşabilen yapısıyla “Shout at the Devil” kendi içinde harika bir melodik çeşitliliğe, sürükleyicliğe (albümde 11 şarkı olmasına rağmen nasıl bittiğini anlamıyorsunuz) ve olgunluğa sahip olduğundan, Mötley Crüe’nun başyapıtı olarak da nitelendirilebilir şahsi fikrimce. Klasik albümlerin büyük bir çoğunluğunda gördüğümüz üzere, bir hikâye başlangıcını müjdeler gibi duran bir intro ile açılan albüm, bünyesinde albüme adını veren parça gibi daha yavaş tempoda seyreden karakteristik heavy metal parçalara, “Red Hot”, “Knock ‘Em Dead, Kid”gibi erken dönem Judas Priest etkileşimlerinin hissedildiği hard rock’a kayan bestelere, “Bastard” gibi daha rock ‘n’ roll’a göz kırpan ya da “Danger” gibi muazzam bir metal ballad’ına yer veren parçalar içeriyor. Bunların arasına “Healter Skelter” ile bir de heavy metale ciddi yansımaları olmuş bir The Beatles cover’ı koyan grup; günümüzün gözünden bakıldığında heavy metalin geçirmiş olduğu pek çok aşamayı birbirine eklemleyip adeta retrospektif bir şekilde önümüze sunmakla kalmıyor, bu farklı tarzların hepsini besteciliğiyle ve sound’u ile tek bir potada eriterek şarkılar arasında meydana gelebilecek bir ayrıksılaşmanın da önüne geçiyor, kendi içinde son derece uyumlu bir bütün yaratıyor. Üstüne üstlük, albümün yayınlandığı yılın 1983 olduğu düşünüldüğünde, kişi ister istemez kulvarında o yıllarda böyle bir albüm yapabilmiş kaç glam/hard rock grubu olduğunu sorgulamadan edemiyor.

Şarkılar özelinde konuşmak gerekirse, yukarıda adını andıklarımın haricinde belirli yanlarıyla öne çıktıkları için incelemede değineceğim dört ana şarkı seçtim; “Looks That Kill”, “Too Young to Fall in Love”, “Danger” ve “God Bless The Children of the Beast”. Anladığım kadarıyla albümün en büyük single’ı olan “Looks That Kill”, müziğiyle ve döneminin şartları üzerinden düşünüldüğünde epey emek verildiği belli olan karizmatik klibiyle bu unvanı hak ediyor. Deyim yerindeyse viski gibi girdiği anda kan kaynatan bu şarkı oldukça akılda kalıcı ve afrodizyak etkili bir ana rif, bir de nakarat rifinin üzerine kurulmuş olup, basit yapısına rağmen harika bir bas yürüyüşüne, davulda epey incelikli drum fill’lere – es’lere ve ortasında da kısa ama vurucu bir gitar solosuna yer veriyor. Vince Neil’ın ise bu melodileri arkasına alarak ziyadesiyle keskin ve öldürücü bakışlara sahip bir kadının hikâyesini anlatan sesi resmen size, parçayı tekrar tekrar dinlemeniz için tuzak kuruyor.

“Now listen up,
She’s a razor sharp”

“Looks That Kill” ile beraber albümün ikinci büyük hit’i olan ve dolayısıyla grup üyelerinin yine karmaşık meselelere karıştığı bir başka klibe yer veren “Too Young to Fall in Love”, benzer formüller üstüne kurulan şarkı yapısı, ballad formatı ve elbette genel ölçekteki melodik çekiciliğiyle anmaya değer bir parça, lakin albümün en iyi ballad’ı olma hakkına bana kalırsa, tam da şimdi değineceğim üçüncü parça “Danger” sahip. Çünkü sözleriyle ve müziğinin inişli-çıkışlı tansiyonuyla dramatik efekti üst düzey bir noktaya çıkaran bu ballad fikrimce albümdeki en iyi birkaç şarkıdan biri. Her şarkı son derece iyi olduğundan albüm genelinde, bu sıralamayı yapmak elbette zor. Fakat çalışmanın genelinde “Danger”ın karakteristiğinde bir beste daha yok (ilk albümlerindeki “Marry-Go-Round” benzer ögeler taşıyor) ve kendi içindeki müzikal kurgusu, kayıtsız kalmanızı zorlaştıracak bir hassasiyetle örülmüş. Hollywood’da, kendi aralarında ya ölmeye ya da yaşamaya and içmiş dört gencin feleğin çemberinden geçmesi neticesinde, aralarında yalnızca anlatıcının (hâliyle Vince Neil) sağ kalmayı başardığı ama bedelini delilik ve çaresizlikle ödediğinin anlatıldığı bu parça, grubun gelecek yıllarda içinden geçeceği olaylar açısından bakıldığında da epey ironik bir tarafa sahip. Albümün yayınlanması ve gerçekleşen turnelerin akabinde Vince Neil’ın, içinde Fin glam rock grubu Hanoi Rocks’ın davulcusu Razzle’ın da bulunduğu bir arabayla kaza yapması ve ölümden dönmesi bir kenara, Razzle’ın ölümünde; alkollü araç kullanmasından mütevellit payının olduğu düşünülerek cinayetten yargılanması gibi durumlar söz konusu.

Yalnızca bu da değil, Razzle’a atfedilen üçüncü stüdyo albümleri “Theatre of Pain”in yayınlanmasından sonra, Nikki Sixx’in o sıralar iyiden iyiye kemikleşmiş eroin bağımlılığı bu sefer de onu ölümle burun buruna getirmişti. Anlatıldığına göre, aralarında Slash’in de olduğu bir ev partisinde Sixx eroin overdose’una uğramış ve yaklaşık iki dakika boyunca klinik olarak ölü kalmış. İki adet adrenalin şırıngasıyla hayata döndürülen Nikki’yi Slash’in kız arkadaşının kurtardığı söylenir bazı yerlerde. Tabii okumadım ancak, mevzunun detayları muhtemelen Sixx’in bizzat yazdığı “The Heroin Diaries”den öğrenilebilir. Sözün özü, “Danger”; Mötley Crüe’nun yaşam tarzının kendilerine ne gibi risk ve trajedileri getirdiğini ima etmesi bakımından enteresan bir şarkı. Öte yandan Mick Mars’ın da albümdeki en hisli notaları bu şarkıya ayırdığı düşünülebilir. “Shout at the Devil” gibi bir albüme de ancak bir böyle bir kapanış şarkısı yakışırdı.

Son olarak değineceğim beste “God Bless the Children of the Beast” ise hâlihazırda yaklaşık bir buçuk dakikalık bir geçiş parçası olduğu için, kendinden bahsettirecek daha farklı bir yana sahip. Şöyle ki Flotsam & Jetsam’ın efsanevi debut’u “Doomsday for the Deceiver”a baktığınızda (“Shout at the Devil”dan üç sene sonra, 1986’da yayınlanıyor), albüme adını veren şarkının intro’sunda “God Bless the Children of the Beast”in, metronomu arttırılmış ve sound’u değiştirilmiş hâlde neredeyse birebir aynen kullanıldığını görürsünüz, tabii notasyonda da küçük değişiklikler yok değil. O yıllarda müzik piyasasında birbiriyle sıkı bir rekabet içinde olan ve birbirlerinden pek de hazzetmedikleri bilinen glam ve thrash türlerinden iki önemli ismin, bu vasıtayla bir sample’ı paylaşması, ortada her zaman bir düşmanlık öyküsünün olmasını gerektirmediğinin de altını çizmesi bakımından kayda değer bir nokta. “Doomsday for the Deceiver”ın intro’su, thrash metalin bize sunduğu en güzel intro’lar arasında yer alıyorsa, bir yarısının “God Bless the Children of the Beast”den oluştuğunu aktarmamak olmazdı.

Bu albümün gruba açtığı yol öyle bir yolmuş ki, ilerleyen yıllarda “Appetite for Destruction”, “Use your Illusion I-II” albümleriyle bir efsane olarak anacağımız Guns N Roses’ı bile emekledikleri dönemlerinde, Mötley Crüe’nun alt grubu yapmış. Baştan sona mükemmel, tek bir boş şarkı bile barındırmayan, kendi içinde muhteşem bir tansiyon dengesine ve ritim-melodi zenginliğine sahip olan bu metal başyapıtı için daha ne ekleyebilirim bilmiyorum. Zirvelerin bile en güzellerinden.

10/10
Albümün okur notu: 12345678910 (7.56/10, Toplam oy: 48)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1983
Şirket
Elektra Records
Kadro
Vince Neil: Vokal
Mick Mars: Gitar
Nikki Sixx: Bas, geri vokal
Tommy Lee: Davul, geri vokal
Şarkılar
A Yüzü:
1) In the Beginning
2) Shout at the Devil
3) Looks That Kill
4) Bastard
5) God Bless the Children of the Beast
6) Healter Skelter (THE BEATLES cover)

B Yüzü:
7) Red Hot
8) Too Young to Fall in Love
9) Knock ‘Em Dead, Kid
10) Ten Seconds to Love
11) Danger
  Yorum alanı

“MÖTLEY CRÜE – Shout at the Devil” yazısına 71 yorum var

  1. Retrokafa says:

    İş bundan,bakkala nasıl gidiyosa sahneye öyle çıkan gruplara nasıl geldi laa!

    deadhouse

    @Retrokafa, Dünya değişti. Bu tiple bakkala gidersen özgün, özgür vs olmazsın. Komik olursun.

    chuck

    @deadhouse, çok isabetli bir yorum.

  2. necrobutcher says:

    daha geçen ismi yüzünden uzak olduğumu söylemiştim bu grup için sonra biraz üstüne gittim (ismine hala bakamıyorum limon görmüş zurnacı gibi suratım değişiyor). gerçekten bu yazıdan sonra daha iyi anlıyorum ki bu adamlarla kız arkadaşımı aynı odada on saniye bırakamam. bu kadar on saniye sonrası tahmin edilemez herifler olduklarını daha yeni yeni anlıyorum. fakat yaptıkları müzik benim kafamda oluşan bu öznenin içini dolduramadı şimdiye kadar. yani oluşturdukları sahne karakterine göre yaptıkları müzik çok çok soft tıpkı kiss gibi. sanırım bizden sonra kimse bizim kadar ileri gidemeyecek kafasında adamlardı. kritik de bariz emir şekercioğlu kritiği olmuş, akışkan,doyurucu. kritik 10/10 grup müziğine genel bakış açım ise benlik olmadıkları.

    deadhouse

    @necrobutcher, Ben bu tiplerden değil, düzgün giyimli denilen tiplerden daha çok korkuyorum. Genelde sapıklar toplumun onayladığı tarzda giyinirler.

    Raddor

    @necrobutcher, grubun ismine takılmanız ve bunu iki kere yazmanız beni gülümsetti ya. Şöyle komik bir olayı var çünkü anlatayım.

    Grubun Netflix filmi The Dirt’te gitarist Mick Mars’a filanca bir grup var dediklerinde “boktan bir grup” cevabını veriyor. “Dinledin mi?” diyorlar dinlemediğini söylüyor. O zaman nereden bildiği sorulduğunda, “bir grubun ismi boktansa müziği de boktandır.” cevabını veriyor.

    Bu replik birkaç kere daha tekrarlanıyor yanlış hatırlamıyorsam. Mick Mars isim olayına fazla takılıyor ve adı kötü olan grupların müziğinin de kötü olacağını her defasında vurguluyor.

    Kendi gruplarını kurduklarında isim düşünmeye başlıyorlar. Herkesten bir fikir çıkıyor fakat Mick Mars anlattığım gibi başından beri isim olayına takıntılı olduğundan her bir fikirde yüzünü ekşitiyor. “O zaman sen söyle aga?” dediklerinde de “yıllardır bu anı bekliyordum” deyip kağıdına Motley Crew yazıyor ve arkadaşlarına gösteriyor. Nikki Sixx de kağıdı alıp birkaç değişiklikle ismi Mötley Crüe’ya dönüştürüyor. Mick Mars da bu değişikliğe bir “helal olsun” yüz ifadesi atıyor ve grubun adı konmuş oluyor.
    https://youtu.be/9ABeh-a2f7E

    Bu nedenle sizin eleştiriniz bana Mick Mars’ı hatırlattı. Sizi gözümde oymuş gibi canlandırmama neden oldu. Fakat ironik şekilde sizin eleştirdiğiniz, görünce yüzümü ekşitiyorum dediğiniz isim de Mick Mars’ın kendi grubuna koyduğu isimdi hahah.

    necrobutcher

    @Raddor,bu sahneyi filmde gördüğümde kahkahayı basmıştım ben de hahaha cidden güzel denk gelmiş

    Noshophoros

    @necrobutcher, Teşekkür ederim, kritiği beğenmenize sevindim.

    Müzik-imaj tezatlığı konusundaki görüşleriniz için de şöyle söyleyebilirim. Genel olarak ekstrem metal muhabbeti yaptığımız için ondan örnek vereceğim. Mesela çizdiği imajın doğurduğu beklentiye kıyasla müziği biraz soft kalan gruplardan birisi de Venom, speed/nwobhm yapmasından bağımsız olarak konuşuyorum. İlk dinlediğimde kesinlikle daha sert bir müzik beklemiştim türünün standartları içinde. Celtic Frost daha vahşi gelmişti proto-black metal grupları içinde. Mötley Crüe ve Venom gibi örnekler (ilk albümlerini aynı zaman skalası içerisinde çıkarıyorlar bu arada), bana aslında 80′lerin başında bazı grupların, müziklerindeki sertlikten kısarak imaja yatırım yaptıklarını, böylelikle hem etki alanlarını hem de dinlenebilirliğini daha çok arttırmayı hedeflediklerini düşündürtüyor. Hatta belki, bu o dönemin müzik endüstrisinde kimi grup ve şirketler tarafından bilinçli olarak izlenilen bir taktik de olabilir.

    Bunun haricinde dinleyip dinlememek tercih meselesi tabii.

    necrobutcher

    @Noshophoros, venom beni de benzer bi hayal kırıklığına uğratmıştı sonra cronosun norveçte yaşanan kilise yakmak ve cinayet olayları üzerine ” abi durun napıyorsunuz bu sadece sahne şovu sözler de mizansen” gibi bir açıklamasına da denk gelince taşlar oturmuştu. ben her zaman insanların yaptıkları müziği gerçekten hissederek yaptıkları zaman dinlenmeye değer buluyorum sahne şovları vs beni asla etkilemiyor. örneğin dissection sahnesinde dekor nödveidt’in çığlıkları ya da set teitanın o hep tekinsiz attığı nefretli bakışlardır. bu benim gözümde dissection sahnesini 80 küçük baş kurban kesip sahne önüne dizen gorgoroth sahnesinden kat be kat daha fazla etkiler.

    Retrokafa

    @necrobutcher, Venom hissetmeyerek müzik yapmış ve dinlenmeye değer bulmuyorsun yani? yahu bir witching hour,live like an angel….,dont burn the witch gibi şarkı bir daha yapılabilir mi?? dehşet ötesi manyak şarkılar yazmış herifler.

    Bu venom un değersizleştirilmeye çalışılması feci gıcığıma gidiyor son 10 yılda böyle bir tutum var genel anlamda…

    En kral metal grubudur ulan! hala hayvan gibi severek dinliyorum.

    necrobutcher

    @Retrokafa, entry nick uyumu olmuş.

    necrobutcher

    @Retrokafa, Uzun zamandır özel ilgi olarak yakın türk siyasi tarihi araştırıyorum, okuyorum. Amacı “şu anda neden böyle bir dönemden geçiyoruz ?”sorusunun cevabını bulmak. sen böyle sivrilince hemen aklıma geldi o yüzden yazmak istedim.
    Biz millet olarak kafamızda tabu yaratmaya çok fazla eğilimliyiz ve kafamızda bir şeyleri seçip onları tartışmaya kapatıyoruz. -sebebini de tartışabilirim.- bunu dini mitlerle örneklendirerek yüzlerce alt başlığa ayırabılır ve öyle de anlatabilirim ama daha kısa yoldan anlaşılması açısından spesifik örnek gerekiyor. mesela 60ların dünyasında orduyu, kemalizmi katiyen tartışmaya açtırmadığımız için her demokratik seçim sonra ordu içinde 40 tane cunta kurulup hükümete saldırılıyor ve bu kemalizmi korumak için yapılan saldırılar 80lerde ülkeye siyasal islamı kazandırıyor -malesef- oysa her şey tartışılmaya açılabilir, açılmalıdır. “ben seviyorum en iyisi bu” dersen ben de kibarca hadi len derim. Yani radikal bakış açısı senin savunduğun fikre fayda yerine zarar verir anlamazsın bile. Şimdi bunun venomla ne ilgisi var? Metal müzik, toplum için, toplumun içinde popüler ve endüstriyel sanatlarda kendisine konuşma şansı verilmeyen kısımlar için yapılarak başladı. Felsefesi budur. Dolayısıyla ben de çıkıp bu özgürlüğün bana verdiği imkanla “ bu bana hitap etmiyor sebebi de şudur “ diyebilirim. Venom dinledim sevmedim, mötley crue de dinledim sevmedim. umarım sen 200 yıl yaşarsın da doya doya dinlersin.

    Retrokafa

    @necrobutcher, yani, ‘bu benim zevkim senene’yi’ niye bin kelimeyle anlattın ki…biz şöyleyiz toplum olarak böyleyiz, bırak abicim bunları Venom bu!!! aç bi bira keyifle dinle.

  3. deadhouse says:

    Bir aralar bu ve benzeri gruplara bok atmak modaydı. Iron Maiden, Metallica ve Slayer’dan başka grup dinlemeyen yobaz metalciler yapıyordu bunu. Neyse ki nesilleri tükenme noktasına geldi. Kritik oldukça açıklayıcı olmuş. Eline sağlık.

    Noshophoros

    @deadhouse, Teşekkür ederim.

    Yaşım sebebiyle ben o dönemlere yetişemedim, ancak dediğiniz yobazlığın sebebinin, o dönemin thrash furyasının glam ve ona öykünen tarzda gruplara yönelik genel algıyla da bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Birçok thrash grubu, Metallica’da dahil, yapabilecekleri en sert ve hızlı müziği yapmak maksadıyla ortaya çıktılar. Glam zaten bu hususda baştan kaybediyor onlar için. Bir de zaten Metallica ve Mötley Crüe gibi o dönem arch enemy denebilecek iki grubun da Los Angeles menşeli olmasından ötürü yaptıkları tarzı öne çıkarmak adına grupların birbiri hakkında yaptığı iğneleyici demeçler hayranları da biraz fazla gazlamış olabilir.

    deadhouse

    @Noshophoros, Haklısınız. Yalnız çok saçma bir bakışa sahiptiler bence. Bu tartışmaların hiçbir faydası olmadı. Keşke müzik türleri arasında sidik yarıştırmak yerine, müziğin ve müzik türlerinin insana ne kattığı, bunların insan için ne anlam ifade ettiği ile ilgili tartışmalar yapsalardı.

    Noshophoros

    @deadhouse, Kesinlikle katılıyorum. Zaten grupların kendisi de bu sidik yarıştırmanın işe yaramadığını zaman geçtikçe anladılar ve birbirlerini takdir edebilecek olgunluğa eriştiler. Hatta birbirlerinden ilham bile aldılar. “Dr.Feelgood”u dinlediklerinde, Metallica’nın ortaya çıkan işten etkilenmesi, Lars’ın derhal hareketi geçmesi ve o albümün prodüktörü Bob Rock ile görüşüp beraber “Black” albüm için çalışmalara başlamaları Metallica için bir milad oldu. Öte yandan Nikki Sixx bugün, yaptığı bir radyo programında ağırladığı James Hetfield ile eski günlere yönelik geyikler yapabiliyor, birbirlerine ironyile karışık iğneleyici laflar ederken nasıl da saygı duyduklarını gösterebiliyorlar. Olan kime oldu ? Galeyana gelip sevdiği grup için ötekini aşağılayan, dinlemeyen ve dediğiniz gibi müzik adına daha güzel-faydalı bakış açılarından kendini mahrum eden fanatik hayranlara oldu :D

  4. Boba Fett says:

    Harika bir grup, böyle grupları görmek insanı mutlu ediyor. Steel Panther ve Motley gerçekten metalin ak yüzü gibi bir şey, harikalar, inanılmaz enerji veriyorlar.

  5. Salata says:

    Bi kaç şarkı hariç gerçekten mükemmel albüm. Mick Mars alanında çok iyi gitarist. Grubun tavrından ve tarzından kesinlikle biraz bile hazzetmesem de bu albüm ve Dr. Feelgood ortaokuldan beri arada bana keyifli vakit geçirtiyor, böyle şeyler de lazım arada

    Noshophoros

    @Salata, Mars’ın blues ve rock ‘n’ roll alt yapılı heavy rifleri grubun müziği için epey hayati sanırım. Grubun şarkılarının büyük çoğunluğu Mars’ın yazdığı çok temel bir iki rifin merkezine oturduğu şarkılardan oluşuyor. Esasen böyle minimalist denebilecek bir bestecilik stratejisinde karakteristik rif yazmak daha zor geliyor bana, çünkü o rifi buldun buldun, bulamadın ciddi sorun var üretim sürecinde. Gerçi bestelerin büyük çoğunluğunu Nikki Sixx yapıyormuş ama Mars’ın da boş olmadığı her hâlinden belli.

    Salata

    @Noshophoros, Evet katılıyorum kesinlikle, mesela bu durum sadece bu tarzda değil Amon Amarth, Rammstein gibi gruplarda da var, o riffi bulmak hakikaten kolay ve hemen gitarı eline alıp yapabileceğin bir şey değil, minimal bir anlayışta olunca o bir iki riffi nasıl sunduğun çok daha önemli oluyor sonuçta. Nikki Sixx konusunda ben de öyle biliyorum Steve Harris gibi bi etkisi var ama bence Mars olmasa o biraz zor :D Sololarından rifflere sırıtan bir an bile yok genelinde şarkıların

  6. Raddor says:

    Çok iyi kritik olmuş yine. Ayrıca rica ederim ben teşekkür ederim; ismimiz de geçmiş. :) Harika bir inceleme yazma üslubunuz var. İyi ki siz yazmışsınız diye içimden geçirdim okurken. Ben de yazmaya başlamış fakat işin içinden çıkamamıştım. Ee bir de konu en sevdiğim albümlerden biri olunca ne yazsam kendime beğendiremedim. Kritik yazmanın ayrı bir zorluğu var ya. Siz bayağı sanat eseri gibi bağlıyorsunuz giriş/gelişme/sonuç bölümlerini.

    Yıllarca bu sitede bu albümün incelemesini okumanın hayalini kurdum (hatta bunu dile getirdiğim çok eski bir yorumum da var ama serbest kürsünün çok gerisinde kalmıştır) ve olabilecek en iyi yazıyla hayalimin gerçekleşmesine şahit oldum. Elinize sağlık. Müsait olunca albüm, inceleme ve grup hakkında yazmak istediğim çok şey var. O kadar beklemişim.

    Buraya yorum gelecek! :)

    deadhouse

    @Raddor, Dokken – Tooth and Nail ya da Under Look and Key albümlerinden birini kritikleyebilirsiniz, üzerinizde baskı oluşturabilecek bir grup değilse. :)

    deadhouse

    @deadhouse, Under Look and Key varmış, bilmiyordum.

    Raddor

    @deadhouse, evet Dokken’ın en sevdiğim albümleri kapılmış hep. :) Çok sevmediğim fakat metal tarihi açısından önemli olaylara konu olmuş yazmayı düşündüğüm bir grup var 80′ler camiasından ama hadi bakalım hayırlısı.

    Noshophoros

    @Raddor, Çok teşekkür ederim. Ben de bilhassa bu albüme yönelik hassasiyetinizi bildiğim için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Beğendiyseniz ne mutlu bana da.

    Yazın hocam uzun uzun yorumlarınızı, beklemedeyim :)

    Raddor

    Evet geldim. :) Bence bu albümü çok iyi yapan, en sevdiğim ilk beş albüme girebilmesini sağlayan üç tane şey var. Çok uzatmadan değinmek istiyorum.

    1- Prodüksiyon: Tom Werman isimli bir prodüktör tarafından yapılmış albüm. Bu adamın prodüktörlüğünü yaptığı albümlere baktığımda elini attığı işlerde hep benzer ama çok hoş bir gitar tonu duyuyorum. Bu albümde de öyle. Shout At The Devil başlar başlamaz gitarın hafif ‘crunchy’ tonu sizi ele geçiriyor. Geçirmezse sağlık olsun.

    İşte Tom Werman’ın prodüktörlüğünü yaptığı başka bir albümden çok meşhur bir parça size. Bence parçayı alıp götüren yine aynı muhteşem crunch gitar tonu olmuş.
    https://youtu.be/0c3d7QgZr7g

    2- Riffler: Oldukça riff odaklı bir albüm. Başarısının büyük çoğunluğu 1 numarada bahsettiğim gitar tonuyla zaten 1-0 önde başlamış olan gitar riffleri sayesinde sağlanmış. Bu konuya çok değinildi zaten. Benim de albümdeki favori riff’im Looks That Kill’in kromatik olarak yükselen kısmı. Too Young To Fall In Love ile Looks That Kill albümün en sevdiğim iki parçasıdır. Cidden çokoş yazmışlar, tibrikler.

    Bir diğer bahsedilmeden geçilmemesi gereken de Vince Neil’ın sesidir bence (burası da madde 3,5 olsun). Çok iyi şarkı söyleyen bir vokalist değil. Yine de havayı yırtan, profesyonel fakat hep aynı sese sahip diğer hard rock vokalistlerine rağmen, tizlere ıkınarak çıkan, geveleyerek söylemesinin verdiği hafif yavşak tavrı ile diğerlerinden bariz ayrılan, nerede duysak tanıyabileceğimiz bu sesi tercih ederim ben. Aşırı orijinal bir tarzı var ve bence Mötley Crüe müziğinin olmazsa olmaz bir parçası.

    3- Pozitif Enerji: Mötley Crüe dinlerken mutsuz olamıyorsunuz. Çok mutsuzken başka herhangi keyifli bir parçayı dinleseniz dahi onda sizi mutsuz edecek yerler bulursunuz. Keyfiniz kaçmıştır çünkü. Fakat hayata küsmüş olsanız bile bu albüm ayağa kalkmanızı, elinizi yumruk yapıp havaya kaldırmanızı ve “Bugün dünya sikime, yarın minare götüme!” diye bağırmanızı sağlar. O yüzden bu kadar iyidir, 10/10′luktur. Albümde başka bir şey arayan hayal kırıklığına uğrayacaktır.

    Mötley Crüe hedonist bir gruptur. Onlar için de dinleyicileri için de yok glam metal idi, true’ydu, fake’ti, rock/metal’i vezir etmişti, rezil etmişti bir önemi yoktur. Dünyada zaten yeterince başka bir dolu dert vardır. O halde yapılması gereken o anda etrafta eğlenebileceğiniz ne varsa dibine kadar sömürmektir. Bundan başka hiçbir şey önemsenmemeli, umursanmamalıdır. Gerekirse karşı cinse özgü gözüken uzun, boyalı permalı saçlar, makyajlar, TAYT vb kılık kıyafetleri benimsemede dahi sorun görülmemelidir. Yaşanılabilecek tüm hazlar sonuna kadar yaşanmalıdır.
    https://youtu.be/SXpLR8HKTlc

    Tabi bu düşünce tarzı grup elemanlarının hayatından çok şey götürmüş, türlü belalara sebep olmuş. Bizim de böyle abartacak halimiz yok. Hepimiz sorumluluk sahibi insanlarız. Fakat bazen sorumluluklarımız bizi boğar gibi olduğunda, dünyanın kasveti üzerimize çöktüğünde biliyoruz ki elimizin altında bunlardan 35 dakikalığına sıyrılabileceğimiz dört adet psikopat, manyak herif tarafından icra edilmiş bir albüm var. 35 dakika dertlerimizden sıyrılıp, şeytana bağırabileceğimiz bir eser. \m/

  7. \m/ says:

    İtiraf: Bu grubun tek bir şarkısının adını bile bilmem, bırakın dinlemeyi. O kadar cahilim. Böyle başka gruplar da var benim için, popüler olanlardan. Muhtemelen hayatımın sonuna kadar da böyle olacak. Hiçbir garezim de yok eminim güzel gruptur

    \m/

    @m/, bazen de trolüne bu tarz grupları övüyorum ha. Bilmediğim şeyler hakkında ne kadar süre biliyormuşum gibi konuşabiliyorum deneyi sanırım bu da

    tahsin

    @m/, ahahah. Ayni durum bende de gecerli.

    Rust in Peace.

    @m/, ne yalan söyleyeyim, ben de sadece Kickstart My Heart’ı biliyorum. İşin garibi, çok da seviyorum ama nedense başka şarkılarını açıp dinleme düşüncesi hiç gelmedi.

  8. Ben de bir itirafta bulunayım. Hayatımda hiç Mötley Crüe dinlemedim.

    Ratt dinledim, bir dolu GnR, Skid Row dinledim ama Mötley Crüe hiç denk gelmedi. Twisted Sister da aynı şekilde. Sıfır.

    Kritik şahane, eline sağlık. Yarın dinleyeceğim bu albümü.

    Noshophoros

    @Ahmet Saraçoğlu, Teşekkür ederim Ahmet abi, senin de eline sağlık. Koyduğun fotoğraflar tam oturmuş yazının gidişatına.

    Açıkçası Mötley Crüe’ya yönelik ben de dahil olmak üzere gösterilen kayıtsızlık beni düşündürdü, hemen bir üstteki yorumlardan da yola çıkarak. Birçoğumuz Mötley Crüe’nun yaptığı müzik ayarında belirli temel grupları dinlemişiz ama iş Crüe’ya gelince ya denk gelmemiş ya da merak etmemişiz. Bunun cevabını kendimde de bulamadım. Neden ki acaba.

    Bu arada Twisted Sister bende de hiç yok :)

    Dysplasia

    @Ahmet Saraçoğlu, @Noshophoros
    bunu buraya bıraktım.
    https://www.youtube.com/watch?v=5PponRGqRD8

    Noshophoros

    @Dysplasia, Özellikle açılış rifi baya iyiymiş.

  9. Ubeydullah İndiroğlu says:

    Hayvan ötesi bir albüm bu. Heriflerin en metal albümü olması dışında, cidden cayır cayır bir albüm. Dr. Feelgood’u genel dinleyici daha iyi bulur ama bence en iyi Mötley albümü Shout At The Devil’dir.

    Bu arada aslında pentagram kullanımı Nikki Sixx’in bu albüm öncesi kafayı okültle kırmasıyla biraz alakalı. Albümün adı da aslında Shout With The Devil olacakmış ama plak şirketi “Basın gedin len!” diyince Shout At The Devil olmuş. US Festival performanslarına bakarsanız, orada ilk kez Shout… çalıyorlar ve Vince nakaratta bayağı “Shout with the devil!” diye söylüyor. The Dirt kitabında Sixx’in okült ilgisi, Lita Ford ile beraberken yaşadıkları paranormal olay falan anlatılıyordu.

    Küçük bir düzeltme, Sixx’in overdose olayı ’87 sonunda Girls, Girls, Girls turnesinde oluyor. Ondan sonra zaten Dr. Feelgood’u ayık kafayla kaydediyorlar, devamında gene sapıtıyorlar. Sixx 2001′e kadar uyuşturucuya devam ediyor. Bugün de “19 senedir temizim hamdolsun!” postu paylaşmıştı Instagram’ında. :p

    Noshophoros

    @Ubeydullah İndiroğlu, Düzeltme ve verilen bilgiler için teşekkürler hocam. Ben “Theatre of Pain” ve “Girls,Girls,Girls” arasındaki bir evrede o olay oldu diye biliyordum ya da aklımda öyle kalmış. “Dancing on Glass” parçasını doğrudan overdose olayıyla bağdaştıranlar da olduğu için de böyle düşündüm. Gerçi “Dr. Feelgood”daki “Kickstart My Heart” için de aynı tema geçerli. Orası biraz muğlak kalmış bende.

  10. Emre says:

    @Noshophoros, @necrobutcher, Welcome To Hell 1981 yahu. O tarihte Venom’un önünde sadece hard rock, punk ve çok az sayıda heavy metal albümü vardı. O koşullarda ortaya koydukları müzik aşırı ekstrem. Daha fazlası nasıl olsun? Heavy metal teknik anlamda hard rock ile punk’ın sentezlenmesi sonucu NWOBHM ile başlamıştır. Yani 1979-80 yıllarında. Venom’un olayın hemen başında böyle bir müzik üretmiş olması devasa bir olay.
    Aklıma geldi kritiği okuyunca: Black Sabbath’ın ilk albüm plağının iç kısmında koca bir ters haç vardır. Meğer grubun bundan hiç haberi yokmuş. Hatta bayağı köpürmüşler plak şirketine. Tabii o zamanlar ters haç bugünkü anlamına da sahip değil. Zaten Petrus Haçı veya Aziz Petrus Haçı diye geçer, Hıristiyanlık’ta da kullanılır.
    Bir de, thrash metal ile glam gerilimi gayet gerçek bir olay. Underground sokak metali yapan çocukların rock star’lığa başkaldırısı. “Dar kafalı” yeraltı metali olmasaydı bu müzik bugüne kadar 40 kere ölmüş olurdu. Metal ne zaman ölüm döşeğine düştüyse bu “dar kafalı” yeraltı hareketleri onu ayağa kaldırdı. Thrash metal çıkmasa heavy metal anaakımdaki birkaç isimden ve NWOBHM hatıralarından ibaret olurdu ilelebet. Müzikal olarak sevebilirsiniz ama glam’in tabii ki heavy metal geleneğiyle bir alakası yoktur.

    deadhouse

    @Emre, Bu müzik zaten 40 kez öldü. Metal hangi dönem 80′lerdeki başarısını yakaladı? Gören de sanacak metal müzik 30 yıldır en popüler müziklerden. Pantera’yı ayır kenara. Gerisi hep yeraltı zaten. Ben tam tersini düşünüyorum. Glam metal, metal müziği anaakım hale getiren en büyük unsurlardandır.

    Emre

    @deadhouse, niye başarı kıstasımız anaakım? Günümüzdeki metal grubu ve metal dinleyicisi sayısı geçmişe göre çok daha fazla. Bu ampirik olarak kanıtlanabilir. Üretilen müziğin kalitesi de bence kat be kat artmış durumda. Artık kontrol metalden zerre hazetmeyen müzik şirketlerinde değil. Gruplar tutunabilmek için saçmasapan albümler çıkarmak, kırk takla atmak zorunda değiller. İçlerinden ne geliyorsa onu üretiyorlar. Yani ’80′ler nasıl günümüzden daha iyi oluyor, ben gerçekten algılayamıyorum. Sanırım müzik endüstrisinin nasıl bir şey olduğunu, ticari mantığın, rock star olma çabasının bu müziğe nasıl zarar verdiğini dikkate almıyorsunuz. ’80′lerde metal anaakımın eğlence unsurlarından biriydi ve bildiğiniz embesil muamelesi görüyordu metalciler. Metalle ilgili dizilere, filmlere bakın, neredeyse hepsinde metal karakterleri kuş beyinlidir. Bunlar mı yani başarı kıstasları?
    Metal an itibariyle entelektüel ve teknik seviye olarak caz ile çok rahat kapışır. Ayrıca dünyada en çok dinlenen müzik türü. Daha ne olsun? Altın çağ gibi altın çağ işte. Artık müzisyenler ile dinleyiciler arasındaki fark kapandı, kimse yıldız değil diye mi dert ediyoruz?

    Rust in Peace.

    @Emre, türü yaratmak o türde iyi bir albüm çıkartmaktan çok daha büyük bir başarıdır bana göre. 80′ler 90′larda oldu bu olay.
    Şimdi gidip bir grup Megadeth’in yaptığı işi daha iyi yapsa bile Megadeth’in yaptığı her zaman önde gelir. Neden? Türü yaratmak daha zor bir olay. Bir şeyi kopyalayıp üstüne eklemek daha kolay.
    Metal nasıl dünyada en çok dinlenen müzik türü anlayamadım. Neresinden bakarsak bakalım yanlış. Günümüzde black metalin en popüler iki grubu Mgla ve Dso, birinin bir milyonu geçen şarkısı yok diğerinin 4 milyon.

    Emre

    @Rust in Peace., sıkıldım bu mevzudan. Derdim de düzgün anlaşılmıyor. Bu yüzden bu başlığa yazacağım son mesaj bu.
    Eğer Megadeth ve devamcıları örneğindeki ikinci isim Havok falansa kesinlikle katılırım. Zaten metal ortamı öyle gruplardan oluşsa hiç uğraşıp yeni grupları falan takip etmezdim. Havok kritiğine de yazmıştım, Metallica ve Megadeth’i taklit etmek nedir ya? Saçmalık. Hadi Artillery, Vendetta falan olsa anlayacağım bir yere kadar.
    Peki örnek isim Havok değil de Vektor olursa? Yani thrash’i olduğu gibi almayıp ona progresif rock ve black metal katarsa? İşte o zaman benim gözümde müzikal olarak basbayağı geçebilir Megadeth’i. Günümüzde olan şey de bu. Yeni dönemin mantığı bu. Yeni tarz yaratılamıyor belki ama tarzlar sentezlenerek klasik örnekler aşılıyor. Bu her tarz için geçerli olmasa da, bazı tutucu türler yok olma noktasına gelse de, genel durum bu.

    Noshophoros

    @Emre, Venom hakkında söylediklerim sadece yaptıkları müziğin tarzıyla alakalı değildi hocam, yukarıda necrobutcher’a yazdığım ilk yorumda da belirtmiştim. Kronolojik olarak Venom’un, Bathory ve Celtic Frost gibi gruplardan önce piyasaya atılması dediklerinizi elbette doğruluyor. Ama benim söylediğim doğrudan sadece müziklerine yönelik bir değerlendirme değil, imajları ve müzikleri beraber bir tartıya konduğunda baskın gelenin hangisi olduğuyla alakalıydı. Bu konuda imajın, Venom’un ünlenmesinde müziklerine nazaran daha büyük etkisi olduğu bana kalırsa çok bariz, yoksa ortada söz gelimi Motörhead ve Mercyful Fate gibi gruplar varken Venom’un kendisinden sadece müzikal anlamda bahsettirebilmesi biraz zor olurdu. İmaj vurgusunu bu yüzden yaptım. Ama öte yandan Bathory ya da Celtic Frost için aynı durum geçerli değil ki bu gruplar da en az Venom kadar ekstrem metal’i etkileyen gruplar. Hatta Venom’un, üzerinde en çok etki sahibi olduğu grubun temelde Slayer, Celtic Frost’un ise Obituary olduğunu söylersem bile arada müziğin sertliği yönündeki fark net olarak görülüyor. Öte yandan Bathory ve Celtic Frost için de imaj, Venom’da olduğu kadar önemliydi denilebilir.

    Glam hakkında dediğiniz noktada söyleyebileceğim fazla bir şey yok, zaten çok aşırı derinlemesine bildiğim bir tür değil. Ama “heavy metal geleneğiyle bir alakası yok” demek, bu müzikteki önemlerini de fazla küçümsemek olur. White Lion, Firehouse, bir yerinden Def Leppard, Mötley Crüe, bir yerinden Whitesnake vb. nice glam grubu, koca bir kitle için bir dönem en az thrash kadar metal müziği insanlara sevdiren ve tanıtan bir öneme sahip oldu. Zaten o sayede de thrash metal ile bir rekabete girebilecek boyutta oldular. Ortaya koydukları “rock star”lığa thrash’in underground bir hareket olarak baş kaldırması bu noktada apayrı bir hikaye. “The Dirt” biyografisine bakarsanız (film ya da kitap fark etmez), dolaylı yoldan “heavy metal geleneğiyle alakası yok” dediğiniz Mötley Crüe’nun dahi Black Sabbath’ı nasıl bir idol benimsediğini de görürsünüz. İşin aslı, farklı tarzdaki bütün bu grupların birbiriyle rekabet ederken, aynı zamanda birbirinden ilham alması ve bunun da genel çerçevede doğrudan heavy metal’i besleyerek onun geleneğinin bir parçası olmasıdır bana kalırsa.

    Emre

    @Noshophoros, Lars Ulrich bir keresinde şöyle demişti: “Welcome To Hell was a classic! Black metal, speed metal, death metal, whatever you want to call it, Venom started it all with that one record!” Bence heavy metal için Black Sabbath neyse ekstrem metal için de Venom odur. Günümüz metal standardına göre de Sabbath’ın müziği yetersiz kalır, gayet normal bu durum. Ama buradan Venom’un Celtic Frost, Bathory gibi isimlerle kıyaslanabileceği sonucu çıkmaz. Bu gibi isimler açıkça Venom sayesinde mevcut müziklerini üretebildiler.
    İmaj konusunun önemine katılıyorum. Zaten sonuçta ekstrem metalden bahsediyoruz. Bence burada etkileyici olan şey Venom’un bütün ekstrem metal imajını pat diye kendi başına yaratabilmiş olması. Priest’ten deri ve çivileri, Arthur Brown, Alice Cooper ve Kiss’ten “corpse paint”i alıp bunları satanist imgelerle birleştiriyorlar. Sonrasında da herkes aynı imajı kullanıyor. 1981′den bugüne bu imaj neredeyse hiç değişmedi. Bunu yapabilmiş olmak az buz şey olmasa gerek.
    Glam konusunda… Benimki bir yorum tabii ki, ama ben distortion ihtiva eden her müziğin metal olduğunu düşünmüyorum. ’80′lerde iki tür müzik endüstrisinin mantığı gereği birbirine gayet yakınlaşmış olsa da bence glam bir metal türevi değil.

    Noshophoros

    @Emre, Venom’un başarıları hakkında yazdıklarınızın büyük çoğunluğu yine imajla doğrudan bağlantılı. Lars böyle büyük ilham atfettiği sözleri bir o kadar Motörhead, Diamond Head vs için de söylüyor. Bathory ve Celtic Frost’un Venom ile kıyaslanamayacak olması, ekstrem metal için Venom’un, heavy metal için Black Sabbath ile aynı şey olması vs gibi şeylere kişisel düşünceleriniz olmalarından ötürü yalnızca saygı duyabilirim, ama katılmam mümkün değil. Bir kere Black Sabbath ile Venom’u etki olarak aynı kefeye koymak mümkün değil. Bir tarafta heavy metal’in başlatıcısı konumunda olan ve beraberinde thrash, doom, hatta ekstrem metal’e kadar gerek müzik, gerek imaj, gerekse tema olarak 3 koldan etki alanına sahip bir grup var, diğer tarafta ekstrem metal’i yalnızca imaj ve temayla etkilemiş, müziği ise speed metal/punk/nwobhm karışımı bir grup var. Celtic Frost ve Bathory gibi grupları Venom’la aynı kefeye koymadığınızdan, bu grupların ekstrem metal’e yaptıkları etkiyi zaten makul ölçülerle değerlendirmenizi beklemiyorum açıkçası. Daha geçenlerde incelemesi yayınlanan “Under the Sign of the Black Mark” ve “To Mega Therion” gibi albümlerden ötürü varlığını bu gruplara dayandıran kaç grup olduğunu burada tek tek konuşmaksa zaman kaybı. En basitinden, davulcu Hellhammer’ın, nickini nereden aldığını düşünün bir.

    “distortion ihtiva eden her müziğin metal olduğunu düşünmüyorum” kısmına gelirsek eğer, benim de bu mantaliteyle “metal” olarak görmediğim ve büyük kısmı 90′ların ortalarından itibaren çıkan yığınla grubu çöpe atmam gerekir. Ama onları dinleyen, seven, incelemelerini yazan onca insan varken burada, “bana hitap etmiyor” demeyi; gözlerine soka soka “metal değil bu” demeye tercih ederim. Kaldı ki kulakları yeterince distortion görmemiş birine ilk başta glam metal bile sert gelebilir emin olun. Belirli düzlemlere dayanarak müzik konuştuğumuz bir durumda, böylesi bir perspektivizm sağlıklı ve rasyonel bir bilgi akışını önler ve karşınızdakine de “iyi o zaman, bu da benim düşüncem o halde” dedirtmenin de pek ötesine gitmez. Bu da takdir edersiniz ki sağlıklı bir fikir paylaşma yolu değil.

  11. enemyofgod says:

    Bir yerde okumuştum metalin üvey evladı glam metal şeklindeydi.
    Çok doğru, trve davasından vazgeçmemek adına bu ve türevleri gruplara çok laf edildi.

  12. Enfes bir kritik olmuş hocam elinize sağlık. Albümle aynı adı taşıyan parça harika bir şey.

    Noshophoros

    @Ashes of the Wake, Teşekkürler hocam.

  13. deadhouse says:

    @Emre, Dünyada en çok dinlenen müzik türü mü???

    Başarı kıstasım anaakım değil. Benim kıstasım yeniliktir. 80′lerde Death Metal çıktı. Black metal filizlendi. Heavy Metal tartışmasız altın dönemini yaşadı. Doom ve diğer türler iddialı ve öncü eserler ortaya koydu. O gruplar onbinlerce gruba ilham kaynağı oldu, onbinlerce grubu etkiledi. Bir sanat dalı ya da bir müzik türü yeni bir şeyler üretmek zorundadır. Sanat tarihi yeniliklerin tarihidir. Altın dönem yeniliklerin ortaya çıktığı dönemlere verilir. Damga vurmuş müzisyenler, damga vurmuş sanatçılar konuşulur. Yine endüstriye falan girmişsiniz, alakasız alakasız benzetmeler. Bir şirkete bağlı olmak kötü bir şey değildir. Gruplar istedikleri şartlar sağlansın isterler, sponsor isterler, rahat çalışmak budur. Belli bir şirkete bağlı olunmadan da özgün, nitelikli işler çıkabilir, ama o gruplar bile destek alarak müziklerini icra etmek isterler. Tutturmuşsunuz müzik endüstrisi, şirketler falan. Ayrıca müziğe zarar konusuna girersek işin içinden hiç çıkamayız. Klip denilen olay bile müziğe zarar veren bir şey. Saf müziğe ulaşmak mı istiyorsunuz? Bu, müzikte ender görülen bir şey. Metal an itibariyle iyi bir durumda olabilir, entelektüel ve teknik olarak belli bir seviyede olabilir ki bu zaten zorunlu bir şey. Gruplar 30 40 yıl öncesinin içeriklerinden bahsedemezdi ya da 40 yıl öncesinin tekniğini uygulayamazdı herhalde. Entelektüel seviye ve teknik ilerleme müzik türünün doğasında olan bir şey. Altın dönemini mi yaşıyor asla. Bu şeye benziyor. Geçen sene en iyi listenizde 74 albüm vardı. Bu 74 albüm acaba metal müziğe sizce ne kattı? Kaliteli müzik, gaz müzik, keyif verici müzik? Ne söylerseniz söyleyin. Yeni bir şey katmamışsa “iyi müzik, iyi albüm” olarak hatırlanacak sadece. Neden DsO’dan bahsediyoruz, çünkü bir müzik türünde çığır açtıklarını düşünüyoruz. Kitaplar çığır açanları yazar, sadece iyi müzik yapanları, yeni bir şey katmayanları yazmaz. 80′ler demek çığır açma dönemi demek. Hakeza 90′ların ilk yarısı da öyle. Nasıl oluyor da 80′ler ve 90′ların ilk yarısı varken şu dönem en süper çağ oluyor? 94′e 95′e bakıyoruz, 85′e, 86′ya bakıyoruz, metal müziği değiştiren, binlerce grubu etkileyen albümler çıkıyor karşımıza. Sizin için kıstas sadece, filmlerde metalcilerin kuş beyinli yansıtılması (bence hiçbir sorun yok) veya şirketlere bağlı olmayan müzisyenlerin çoğalması olarak görülüyor.

  14. Bora says:

    Kadıköy’ün benim gibi artık yaşı artık yavaştan kemale ermeye başlayan eşrafı hatırlar, 90′lar ortalarında şu an fenerbahçe stadının karşısında ispark olarak kullanılan salı pazarının bir de cuma versiyonu vardı. İşte o cuma günü çeşit çeşit ikinci el kasetler de satılırdı. Gurbete gelmiş tıfıl üniversite öğrencisi olarak (her ne kadar thrash yoluna baş koymuş olsam da:) cebimdeki 3-5 kuruşla walkman’in içine sokabileceğim içinde mümkünse gitar davul olan ne varsa almaya çalışırdım:) hah işte dr.feelgood da o nefis kapağıyla öyle bir anda beni tavlamış, glam rock/metalin ne olduğundan bile bihaber biçimde ilk kez dinlediğim o albümün hastası olmuştum. Hala da evin köşesinde durur o kaset:)

    Muhtemelen o yıllarda sonradan öğreneceğim glam metal’in sert abiler arasında hoş karşılanmayan bir şey oluşu yüzünden Mötley c. severliğimi de ara vermiş olmalıyım. Hoş hala diskografilerini adam akıllı dinlememiş olmam da benim ayıbım. Şimdi bir tur dr.feelgood’umu atayım (çok canım çekti şimdi yukardaki şarkıları dinleyince) haftasonu bu albümü de sakin kafayla dinleyeceğim,bu güzel kritik için teşekkürler.

  15. Emre says:

    @deadhouse, @Rust in Peace., Spotify istatistiklerine göre metal pop’tan falan daha popüler. Zamanında bunun haberi çok döndü. Bu yüzden biliyorsunuzdur diye düşündüm. Ayrıca genel istatistiklere göre metal en hızlı büyüyen müzik türü.
    Deadhouse, saf müzik falan değil derdim. Ama büyük müzik şirketlerine bağlı grupların istedikleri gibi üretim yapabileceklerini düşünmek bayağı safça gerçekten. Bu serbestiye sahip olman için Metallica, Maiden falan seviyesine yükselmen lazım. Zamanında Sabbath bile albüm kapaklarını albüm yayınlandıktan sonra görüyormuş, hiçbir şeye karışma hakları yokmuş. Büyük şirketle anlaştıktan sonra yumuşayan, tarz değiştiren dünya kadar grup var ’80′lerde. Yapmazsan tutunamazsın çünkü. Benim anlatmaya çalıştığım ’90 sonlarında metalcilerin açtığı plak şirketlerinin büyümesi sayesinde müziğin gelişme hızının muazzam arttığı ve hayatta kalma kaygısının ortadan kalktığı. Plak firmaları olmasın demiyorum, anaakımı dert etmeye gerek yok diyorum.
    Benim tarih okumama göre metalin ana dalları ’90′lara kadar oluştu, sonra da bir tür “füzyon” çağına girildi. Yani türler birbirine karışmaya başladı. Haliyle artık yeni türlerin oluşması gayet zor, ama gruplar pekala olayı geliştiriyor. Sadece DsO değil yeni yollar açan. Oranssi Pazuzu, Imperial Triumphant, Pyrrhon, Ulcerate, Afterbirth, Alcest, Botanist, Zeal & Ardor, Igorrr, Mamaleek, Liturgy gibi bi’ dünya grup da bunu yapıyor. Bunlar sana yepyeni ufuklar olarak görünmeyebilir, seni tatmin etmeyebilir, bunu bilemem, ama ben durumdan gayet memnunum.

    deadhouse

    @Emre, Ufuk açan, yeni bir soluk getiren gruplar var. Aksini iddia etmedim ki. 80′lerle kıyaslanamaz anlamında söyledim. Ayrıca şirketlerin baskılarına dayanamayıp onlara boyun eğen gruplar zaten bir zahmet çok saygı görmesin. Amaç sadece ticaretse müzikten konuşmaya gerek yok. Ve bence abartıldığı gibi bir baskı yok. Istedigi müziği yapan sürüyle grup var. Maiden, Metallica olmaya gerek yok yani.

  16. Dysplasia says:

    Sene olmuş 2020, bir glam grubu hala metalciler arasında tartışmalara neden oluyor ahahah.

  17. Raddor says:

    Pek çok kişi grubu daha önce hiç dinlemediğini ya da birkaç parçasını sevse bile yeterince merak etmediğini yazmış. Mötley Crüe’nun inatla dinlenmemesi gibi bir olayı var cidden. Sanırım burada grubu en çok seven benim. En sevdiğim ilk birkaç grup içindedir. Buna rağmen benim adam akıllı dinlemem de neredeyse on yılı buldu.

    Ac/Dc, Guns n’ Roses, Kiss gibi hard rock gruplarına aşırı sardığım dönem tabi ki çok rastladığım isim oldu Mötley Crüe. O zaman da merak edip birkaç parçasına bakayım dedim. Denk geldiğim iki parça Girls, Girls, Girls ve Wild Side idi.

    Aman Yarabbi! Onlar nasıl kıvrak riflerdi öyle! Tom Werman’ın prodükte ettiği rifler en çok Girls albümünde o kadar crunch duyuluyordu zaten. Acayip seksi, yılan gibi riflerdi, sanki insanın beline dolanıyordu.

    Bayağı bir süre o iki parçayı dinlememe rağmen devamı gelmedi. Ne yani boyuna gızlaar gızlaar diye bağıran bir adamı mı dinleyecektim? Benim için bu kadardı.

    Yıllar sonra VH1 50 Greatest Metal Songs albümünde grubun Live Wire parçasını duydum.

    Aman Yarabbi! Onlar nasıl thrashy riflerdi öyle? Grubun böyle çiğ, gümbür gümbür parçaları da mı vardı? O toplama albümde bayılarak, kendimden geçerek dinledim her seferinde Live Wire’ı. Buna rağmen yıllarca başka hiçbir parçasını merak edip açmadım. Cidden grubun kendilerine karşı böyle bir laneti vardı sanki.

    Yıllar sonra Seven Ages of Rock belgeselini izlerken hair metalin anlatıldığı bölümde grubun Dr. Feelgod parçasını duymamla kendimden geçtim.

    Aman yarabbi! O nasıl profesyonel bir kayıttı? Onlar nasıl pamuk gibi bir riflerdi? Vokalle nasıl da güzel senkron oluşturmuştu? Bob Rock kalitesini o şarkıda nasıl da konuşturmuştu öyle? Öyle bir parçaydı ki Metallica’nın dikkatini çekmiş, Bob Rock’ı kendi renklerine bağlamasını sağlamış, bu sayede Black Album piyasaya sürülmüş, Ahmet Saraçoğlu albümü dinlemiş, metale olan sevgisi artarak büyümüş, Pasifagresif kurulmuş, benim şu an bunları buraya yazabilmem sağlanmıştı. Buna rağmen hala grubun başka hiçbir parçasını merak edip dinlemiyordum.

    O sıralar Spotify’ım yoktu. Dinlediğim ve dinleyeceğim albümler dosyalarım içinde bulunuyordu ve bu albümler içinde Shout at the Devil da vardı. Yetim gibi duruyordu öyle. Senelerce beklemesine rağmen bir kere merak edip açmamış, tek bir notasını duymamıştım. Cidden bir göteleklik vardı bu işte.

    Yıllar sonra depresif müziklere sardığım bir dönem ve kendimi kötü hissettiğim bir gün umutsuzca internette rastgele takıldığım sırada sanırım ekşi sözlükte olan bir entry’ye denk geldim.

    Entry’de müziğin insanın psikolojisini oldukça etkilediğinden bahsediliyordu. Özellikle biz erkekler için müzik ne kadar parti havasında olur ve kafamızda karı-kız imajı canlandırırsa testosteron seviyemiz artacak ve bu hormon kortizol ile tamamen zıt çalıştığından stres halimiz tamamen yok olacaktı. Yani bu entry’ye göre zırzop techno müzikler psikolojimiz için oldukça sağlıklıydı. Şunu dinleyen adam kendini iyi hissedecekti mesela.
    https://youtu.be/a0fkNdPiIL4

    Ben metalci adamım hülen dedim! Psikolojim düzelecek diye Benny Benassi dinleyemem daha da bozulur.

    O zaman aklıma geldi. Bir zamanlar fakir ama gururlu Mötley Crüe diye bir grup vardı. Yıllarca hoş ama boş buldun. Elinde çiçekleriyle kapına geldi, seni güldürdü ama şans verip bir yemeğe çıkmadın. Seni üzenlerin peşinden gitmeyi tercih ettin diye söylendim kendi kendime.(The Cure, Katatonia, Cigarettes After Sex)

    İlk defa bir Mötley Crüe albümünü baştan sona dinleyecektim. O albüm daha önce hiçbir parçasını bilmediğim Shout at the Devil albümü oldu. Senelerce bilgisayarımda beklemiş, dinlenmeden silinmişti gariban. Artık Spotify’a geçmiştik. Açtım albümü, verdim coşkuyu. Cidden çok pis işe yaradı. Ayağa kaldırdı. Aşık oldum albüme. O zamandan beri en sevdiğim albümler arasındadır.

    “Hiç Mötley Crüe dinlemedim ama Kickstart My Heart çok iyi şarkı.” denildiğini çok duydum ve gayet normal. Şu da var ki biz genel olarak acı çektiren, üzüntümüzü akıttığımız müzikleri kendimize daha yakın buluyoruz. Bu nedenle herhangi bir parçasını sevsek de içselleştirecemizi düşünmediğimizden devamını getirmiyoruz. Bu nedenle rock n’ roll gibi hayat dolu müzikler pek ilgi çekmiyor.

    Rock n’ roll buydu. Hedonizmdi. Elvis’in pantulunu sallaması; “sikerün terbiyesini!” demesiydi. Fakat olmadı. Rock n’ roll da Nirvana’ya, Pearl Jam’e dönüştü. Hüzünle tekrar hayat buldu ve öyle devam etti. Ajan Simitçi aslında haklıydı. Biz her şeyin güzel gittiği bir dünyada var olamazdık. Bize göre değildi.

    deadhouse

    @Raddor, Ey testosteron! Sen nelere kadirsin!

    Şaka gibi yana tespitinizde haklısınız. Sadece müzik değil, diğer alanlarda da üzüntülü şeyler psikolojimizi, ruh halimizi etkiliyor. Yalnız müziğin türüne göre testosteron seviyesinin artması veya azalması bence değişken durumlar. Pek kafama yatmadı bu durum.

    Raddor

    @deadhouse, son kısmı Japonlar bile çözemedi ya araştırıp duruyorlarmış. Müzik diğer her şeye göre biraz daha karışık, direkt ‘budur’ diyemeyeceğimiz bir sanat. Kişiden kişiye de değişiklik gösteriyor bence. Katılıyorum. :)

    Testoş çok tatlı bi hormon ya. Kolları yukarı V şeklinde kaldırıp “LEEAAAYNNTT1!!” diye hönkürürsek de bir anlığına şiddetli artıyormuş.:)

    Emre

    @Raddor, garip görünebilir belki ama dinleyici olarak depresif müzikler beni negatif etkilemiyor. Hangi psikolojide olduğuma bakmadan bir doom albümü açabiliyorum pekala. Bir acı deneyimine şahit olmakla albüm bittiğinde onun girdabınından çıkamamak çok farklı şeyler gibi geliyor bana.
    Hayvanlardan farklı olarak acı yiyecekler tüketiyoruz mesela. Yoğun uygarlık geçmişinin ürünü bireyler olarak şeker pozitif, acı negatif diye net bir kodlamaya sahip değiliz (Diğer yandan Küba’dan biliyorum, özellikle siyahlara -hiç değilse buradakilere- acı falan yediremezsin). Nasıl ki acıyı kendime zarar vermek, perişan olmak için yemiyorsam, bundan haz alıyorsam depresif müzikteki durum da benzer benim açımdan.
    İnsanı dibe çeken müziğin etkisi değil bireyin yaşantısıdır. Müzik birçok farklı unsur gibi bunu tetikleyebilir. Ama siz dingin, dengeli bir durumdaysanız hiçbir müzik sizi dibe falan çekemez.

    Raddor

    @Emre, ben de askerdeyken sürekli ölüm temalı müzikler dinlerdim. Öyle iyi hissederdim o zaman da. Bulunduğum yer o kadar kötü gelmezdi onları dinlediğimde. Dediğiniz gibi bireyin müzik seçiminde ve ondan etkileniş biçiminde yaşantısı, o sıradaki kafa veya duygu yapısı rol oynuyor. Bu nedenle hepimiz farklı türlere yöneliyor, yöneldiğimizi daha çok seviyor, onu daha ön planda tutuyoruz diye düşünmüşümdür.

    Noshophoros

    @Raddor, Öykü okumuş gibi hissettim. Çok güzel anlatmışsınız hocam ve ben de Mötley Crüe’da dediğiniz gibi tuhaf bir durumun olduğuna ikna oldum artık. Çünkü bir değil, iki değil, kaç kişide olmuş bu kayıtsız kalma durumu. Ama gerçekten de, müziklerinde farklı bir enerji var.

  18. Sitede Skid Row albümünün kritiği de eksik. Aynı bu albüm ve Appetite For Destruction gibi her yerinden hit fışkırıyor. Yazılsa süper olur.

    ismail vilehand

    @Ashes of the Wake, ben Slave to the Grind albümünü daha çok seviyorum. Bildiğin glam’in brutal death metali. Türün en sert albümü olabilir.

  19. Emre says:

    Testosteron konusu çok ilginç bence. Müzik endüstrisinde basit kurallar vardır. Trend yönlendirmelerinde ergenler çok önemli bir konumdadır. 11-18 yaş arası kızlara hitap etmek için sürekli Britney Spears (rol modeli), Backstreet Boys (platonik aşk figürleri) gibi isimlere sahip olmalıdır endüstri. Ergen erkek çocukları söz konusu olduğunda testosteron devreye girer. Metal müzikteki trendlere bakın, hep ergenlerin vücutlarına ve zihnine hükmetmeye başlamış olan testesteron hedef alınır. Metalin müzik endüstrisi ile bağlantılı böyle bir alanı vardır hep. Metal modaları burada doğar ve burada ölür. 13-18 yaş arasındaki erkek çocuklarının yükselen testesteron seviyelerinin karşılığını bu alanda bulmaları amaçlanır. Tabii 18-20 yaş sonrasında bunlar evdeki bir sürü tişört, hediyelik vb. ile birlikte çöpe gider. Endüstri bir kuşak üzerinden daha gayet güzel şekilde beslenmiştir. Yeni kuşağın koşullarına göre mevcut moda sürdürülebileceği gibi yenisiyle de değiştirilebilir.
    Şimdi “provokatif” olarak niteleyebileceğiniz bir bağlama geçiyorum ve GLAM ile “-CORE” geleneğinin niçin METAL OLMADIĞINI açıklıyorum. Buna katılmayabilirsiniz, ama ben hiç değilse önceki argümanlarımı temellendirmiş olurum. Aslında farklılık bende değil sizde. Sizin bu Mevlana genişliğiniz nereden geliyor bilmiyorum, ancak ’90′larda metalcilerin tamamına yakını benim gibi düşünürdü. The Metal Archives’in günümüzdeki tutumu da bunun bir uzantısı zaten. Neyse…
    Glam ve “-core” gelenekleri yukarıda açıkladığım ticari alanda var olmuş trendlerdir. Bu yüzden metal ile dışsal bir bağlantıları vardır sadece. Metal geleneğine ticari olarak eklemlenmişlerdir. ’80′lerin kokain kafası için glam uygun alternatifti, sonra nu metal, çeşitli “-core” türleri falan belirdi. Lakin 20 yaş üstü metalcilerin çoğu bunları bıraktığı için bu türler ölmeye ve yerlerini başkalarına bırakmaya yazgılıdır. Metale eklemlenen o ticari alan sürekli çehre değiştirir.
    Son olarak net şekilde metal geleneği içinde olup da direkt testosterona oynayan grupları anayım. Büyük gruplar içerisinde üç tanesi öne çıkar: Manowar, Slayer, Pantera. En erkeksi duygularımıza hitap ettikleri için sağlam köşeler tutmuşlardır metalde. Örneğin zamanla bir karikatüre dönüşmüş olan Manowar sürekli 13-20 yaş aralığına oynar açık şekilde.

    Mert Nalvuran

    @Emre, hardcore ve türevlerinin heavy metal şemsiyesi altında olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ama -core ticari alanda var olmuş diyeni de minor threat dinlemeye davet ederim.

    ismail vilehand

    @Emre, öznel düşünce olarak çok şaşılacak veya tepki gösterilecek şeyler değil söylediklerin. Seninle aynı şekilde düşünen çok insan var, saygı duyarım ama yazdığın şeylerin büyük kısmı o kadar fazla yanlış bilgi içeriyor ki, hangi birini düzelteceğimi şaşırdım. Bence böyle kalsın. Düzeltmeye çalışırsam işin içinden çıkamayız.

    Noshophoros

    @Emre, Daha evvelki belirli konularda yaptığınız yorumlara bir bakalım o hâlde; grunge diye bir müzik türünün aslında olmadığını, uydurulduğunu söylediniz. Pantera’nın metal müzik tarihinde düşünüldüğü kadar önemli bir yere sahip olmadığını, kendisinden sonra gelen gruplar üzerindeki etkisinin son derece izafi olduğunu ve metal müziğin sayısız büyük ismi tarafından bile bu minvalde hakları teslim edilmişken bunun bir ölçüt olmayacağını söylediğiniz. Şimdi de, glam ve sonu “-core” ile biten türlerin metal olmadığını söylüyorsunuz ve bütün bu argümanlarınızı her seferinde “müzik endüstrisi” ve “ana akım” kavramları üstünden temellendirmeye çalışıyorsunuz. Bu da sizin bir çok konuda perspektivizme kayan görüşlerinizin kaynağı oluyor. O yüzden size tek tek glam hakkında ne düşünüyorum, core hakkında ne düşünüyorum, şurda niye size katılmıyorum diye yazmak yerine, direk dayandığınız temeller üzerine konuşup eleştiri yapacağım ki siz de benim neyi nereden söylediğimi idrak edin, öyle bir derdiniz varsa şayet.

    Bir kere, sürekli pejoratif manada kullandığınız, felsefi tabiriyle söyleyecek olursak Kant’ın “kendinde şey” ölçeğinde olduğu gibi hemen hemen, sizin neredeyse a priori olarak kötü ve neredeyse mutlak yozlaştırıcı kabul ettiğiniz, metal geleneği olarak adlandırdığınız şeyin tamamen zıt kutbunda yer alan bir “müzik endüstrisi” bağlamınız var. Kökenleri itibarıyla heavy metal bu bağlamda yer alan bir müzik türü olsa da Black Sabbath’dan başlayarak, ne Judas, ne Iron Maiden, ne Metallica ve ne de sözünü ettiğiniz o metal geleneğini oluşturan daha nice grup, bu endüstri olmadan bildiğimiz anlamlarıyla var olamazlardı bunu önce bir anlamak gerek. Müzik, resim, sinema, edebiyat vb. gibi bilhassa sanat mecralarından konuşuyorsak hele, global bir etki alanından, kitlelere mal olmuş bir olgudan bahsettiğiniz hiçbir yerde endüstrileşmenin getirilerinden yararlanmadan var olamazsınız. Endüstri dediğimiz şey bu noktada formunu zamanın şartlarına göre adapte edebilen son derece evrimsel ve devinimsel bir mekanizmadır sadece. Bir dönem plak şirketleri, MTV gibi mecralar bunun kurallarını koyuyorken bugün müzik üzerine zilyon tane kanal açıp içerik üreten YouTuber’lar, kendi sermayesiyle kendi imkanlarını, stüdyolarını yaratanlar bu endüstrileşmenin kurallarını belirliyor. Endüstrinin gücünde bir kayıp yok. Hatta tersine, internetin yaygınlaşmasıyla endüstrinin form değiştirerek geçmişte olduğundan daha güçlü bir hale geldiğini ve reel manada underground diye bir şeyin kalmadığını da öne sürerim. Kanıt olarak da bu sitede her gün, dünyanın dört bir yanından çıkan sayısız albümün incelemesinin yayınlandığını, nice kişinin de böyle grupların varlığını buradan öğrenerek onları dinlemesini gösteririm. Bugün kimliklerini, cisimlerini her şeyini saklayan gruplar dahi neredeyse milyonlara varan dinleyici sayısına ulaşabiliyorsa internetin gücüyle, underground diye bir şey kalmamıştır zaten bana göre. Burada artık, görünür olan o zemine çıkmış ve o zeminin tepelerinde yer alan grupların gerisinde kalmış bir grup olur, ama underground olmaz. Metal’in elbette endüstri ile bir “mesafesi” oldu, ama endüstriden bana göre hiçbir zaman tamamen bağımsız olmadı.

    Haliyle biz sevsek de sevmesek de glam de, metalcore, deathcore gibi türler de bal gibi metaldir ve “endüstriyel” olmaları bunu çürütmez, çünkü metal müzik geleneğinin bizzat kendisi endüstriden bağımsız değildir, o müziğe; üzerinde yürümesi için bir zemin sağladığından ötürü. Metallica “Black” albümü çıkardığında “metal geleneğine” çok mu bağlıydı, Iron Maiden’ın “X Factor”ü, “Judas’ın “Jugulator”ı metal geleneğine muazzam hizmet eden albümler miydi ? veya “One” şarkısına kadar tek bir klip bile çekmemiş Metallica “…and Justice for All” albümüne kadar dünya çapında elde ettiği o satış rakamlarına nasıl ulaştı, hele 80′ler gibi bir zamanda ?Endüstrinin gücüdür bu. Hepsi de o dönemin endüstrisinde hayatta kalma, hatta yeri geldiğinde yükselme çabasıydı. Metal geleneğinin ana maddelerini belirlerken nu-metal gibi 90′larda yeni çıkmış türlerin endüstri ile ilişkisini mevzu bahis etmenize gerek yok, bilhassa geleneğin böyle baba gruplarının endüstri ile ilişkisine bakın, o zaman metal geleneği dediğiniz şeyin dahi bir yerde ne kadar idealist durduğunu fark edersiniz.

    Endüstrinin ergenleri hedef alarak nesne üretmesi, buna tabii olan-olmayan gruplar vs. bütün bunlar Marx’ın deyimiyle “structure vs. agenda” kapışmasından ibaret benim gözümde. Bu kapışma dahilinde bence de kalite olarak bazı tarzlar, gruplar, diğerlerinden “daha metal” olabilir/görünebilir. Ama bariz derecede metal olan türlerin bu sıfatını ellerinden almaya aracı olamaz. Niteliksel eleştiri yapmak başka şey, ontolojik olarak yok saymak başka şey.

    Emre

    @Noshophoros, toplumu inceleyen biri nasıl devlet, iktidar, sınıf gibi kavramlarla düşünmek zorundaysa müzik akımlarını inceleyen biri de müzik endüstrisi, anaakım, underground gibi kavramları temel almak zorundadır. Teori kavramlarla, kategorilerle yürür. Öncelikle bu temel hususu belirtmiş olayım.
    Metalin endüstriden bağımsız olması amacı anca ütopya olabilir zaten. Onu Euronymous denemişti. Bildiğin küresel bir yeraltı ağı kurmaya çalışıyordu adam. Sonra açlıkla “terbiye olup” bu tutumun özeleştirisini yapmıştı. Benim bahsettiğim o tarz ütopik bir şey değil. Büyük şirketlerin oyunun kurallarını koyduğu, istediği zaman metal gruplarına başvurduğu, istediği zaman onları kapı dışına koyduğu bir trendler oyununun parçası olmamak. Zaten sürekli vurguluyorum: ’90 sonlarından itibaren metal kendi kendine yeten bir dünya kurarak bu sorunu büyük oranda aştı. Metalcilerin plak şirketleri güçlendi, sayıları arttı. Ciddi anlamda kendi endüstrisini kurdu yani metal. Bu yüzden de anaakımın dayattığı trendlere tabi olma zorunluluğu ortadan kalktı. Bu söylediklerimin yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıracağını düşünüyorum.
    Olayı çok farklı yorumluyoruz. Senin bahsettiğin internet vasıtasıyla yaşanan gelişim bence tam da underground’un yeni koşullardaki hali. Burada kritiği yayınlanan ve ayılıp bayıldığımız albümlerin çok ciddi bir kısmı herhangi bir plak şirketine bağlı olmadan çıkıyor. Açık ki olaya underground ve metal endüstrisi hakim.
    Anaakım ve müzik endüstrisi ile bağlantısı olan gruplar metal değildir demiyorum. Anaakımın metal ile bağlantılı olduğu bir trend alanı tanımladım ve burada var olan grupları metal geleneği içerisinde görmediğimi söyledim. Bir başkası da kalkıp “Hayır kardeşim, distortion muhteva eden her müzik metaldir” diyebilir. Buna bir itirazım yok.
    Ama bahsettiğim tarzların müziklerine, elemanların giyim kuşamına, dansına vs. bile baksan ortada metal ile anca çok sınırlı bir ilişki olduğunu görürsün.
    Ayrıca ben bu tarzlar çok kötüdür falan diyor değilim. Derdim öyle bir şey değil. Benim tüm zamanlardaki favori grubum The Mars Volta mesela ve kalkıp onları metal içerisinde görmeye çalışmak gibi bir gülünçlüğe girişmiyorum. Metal olmamak da onların müziğini zerre küçültmüyor.
    Mesaj epey uzadı, ama son olarak bir de tarihi bir hususa değinmek lazım. Heavy metalin müzikal form olarak gerçek başlangıcı bilindiği gibi NWOBHM ve bunu sağlayan temel şey de punk geleneği. NWOBHM punk’ın “kendin yap” etiğini benimsediği için var oldu. Yani heavy metali underground var etti. ’82-83′te bu müzik birkaç grup hariç müzik endüstrisinin dışına itilmişken bu sefer de thrash gruplarının underground hareketi olayı kurtardı. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Olay sadece müzik endüstrisinin kurallarına kalsa tabii ki Sabbath, Maiden falan devam ederdi ama bildiğimiz anlamıyla heavy metal hareketi var olamazdı.

    Noshophoros

    @Emre, Belirli noktalarda hâlâ sizinle görüş ayrılıklarım olsa da,bilhassa endüstri ve trend bahislerinde, sanırım tartışmamız boyunca yazdıklarınız içerisinde bir tek bu son mesajınız bana bu konuda düşüncelerinizin görünür sınırlarını verdi ya da haritasını çizdi diyeyim ve elbette şu anki hali itibarıyla kendi içerisinde gayet tutarlı gördüğümden saygı duyuyorum. Varsın her noktada ortak paydaya ulaşamayalım.

    Ama arada, bir “Shout at the Devil” dinleyin hocam, iyi geliyor cidden :D

    Emre

    @Noshophoros, aynen, farklılıklar olsun zaten :)
    Bugün Bütcher ile birlikte indireceğim :) Zaten o tarz bir müziğin açlığını çekiyorum bu aralar.

  20. Rust in Peace. says:

    @Raddor, yazıyı okuduktan sonra boyuna hard rock, glam metal dinleyesim geldi. Kesinlikşe yapacağım bunu

  21. Mert Nalvuran says:

    Looks That Kill’in nakaratındaki gitar rifi en sevdiğim heavy metal rifleri arasında ilk ona oynar.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.