# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
LAMB OF GOD – Lamb of God
| 28.06.2020

Eskilere dair yeni şeyler.

Erhan Yiğit

Malumunuz iki gözümüzün çiçeği, üstat Chris Adler’in gerek sakatlığı gerekse sanatsal kaygıları sebebiyle gruptan ayrılmasının ardından Lamb of God, şu an inceleme altındaki bu albümü yeni davulcu Arturo Cruz ile kaydedeceğini açıklamıştı. Topluluğun büyük bir çoğunluğu grubun benimsenmesinde ve akılda kalıcılık faktöründe Adler’in en önemli rolü üstlendiğini savunarak bu değişikliğin yeni albümde büyük bir eksiklik olarak hissedileceğini savunmuştu.

Yeni şarkıların tek tek görücüye çıkmasından itibaren dinleyicilerin ateşi yavaş yavaş düşse de bu kendinden isimli albümün çıkışı öncekilere göre çok da şen şakrak karşılanmadı. Yerinin herhangi bir davulcu tarafından doldurulamaz olduğunu düşündüğüm Chris Adler, benim gözümde sadece iyi bir davulcu değil aynı zamanda da bir “ekol” idi; bu bağlamda ne kadar iyi ya da kötü çaldığının bir önemi kalmıyor aslında.

Örneğin: Kirk Hammett’in gerçek bir virtüöz olmadığını ve gitarına çok iyi hakim olamadığını bağıra çağıra savunabilirim fakat Metallica’daki yerinin herhangi bir gitarist tarafından doldurulamaz olduğunu da söyleyebilirim, Mustaine’nin sesinin berbat fakat başkasının da onun gibi yapamayacağını da söylerim.

Bazı sanatçılar kariyerleri boyunca tutundukları dallarda öylesine izler bırakıyorlar ki bir süre sonra o izler sahibinin bile ününü geçip, iyi/kötü, kolay/zor olup olmadıklarına bakılmaksızın ekol olarak kabul edilebiliyorlar. Sonuç olarak üzerinde ”SATILAMAZ, HACZEDİLEMEZ” yazan şeylerin gidişini her zaman kötü olarak yorumluyorum.

Büyük sansasyonu ve beklenen espriyi “As the Palaces Burn” albümleriyle yapan Lamb of God, kısa bir süre içinde, çok da uzun olmayan bir zaman aralığında 21′inci yüzyılın en iyi metal grupları arasında gösterilmişti; yarattıkları o enfes modern groovy sound’un ekmeğini “Wrath” albümüne kadar yeyip, Resolution ile dinleyicileri kutuplara ayırıp, değişimin sinyallerini ağır ağır vermeye başlamıştı zaten. O ana kadar albümlerinde tek bir filler bile bulundurmadan yapılması en zor işlerden birini arka arkaya 4 enfes albüm (“As the Palaces Burn“, “Ashes of the Wake“, “Sacrament“, “Wrath“) yazarak yapan Lamb of God yeni bir kimlik arayışında olduğunu gösteriyordu; Clean vokal kullanımını artırmaları, kadın vokale yer vermeleri, orkestra ile beste yapmaları ve diğer gruplardan konuk çağırmaları, hepsi bu arayışın birer halkası. Aslına bakacak olursak Lamb of God’ın, metal gruplarının en büyük düşmanlarından biri olan “Kendini tekrar etme” alışkanlığına yakalanmamak için bunu yaptığını söylemek yanlış olmaz.

Sacrament“, “Wrath“, “Ashes of the Wake” gibi kodu mu oturtan, dominant eserleri yazmak dururken böylesine insanı düşüncelere sevk eden albümleri yazmaktan açıkçası nefret ediyorum çünkü onlar için böyle uzun uzadıya girişler yapmasanız da olur; Dolu doludurlar, yanılmadığınızdan emin olmak için her bir saniyeyi çevirmek zorunda kalmazsınız, hem dinlerken hem de yazarken rahat edersiniz

Bu albüm ile alakalı sevdiğim ve bir çok sevemediğim noktalar var. Sevdiğim şey: Grubun kendisine ait eski, öz köklerini tekrar yeşertmiş olması; İçerisinde önceki albümlerden esintiler bulmanız içten bile değil. Kendinizi bir anda “Sacrament” veya “Ashes of the Wake” dinlerken bulabilirsiniz ama fazla heveslenmeyin, bu albümün tek bir şarkısı bile o zamanlardan herhangi bir parça ile yarışacak seviyede değil maalesef. Sevemediğim noktalar kökleri yeniden canlandırma işini pek özenmeden yapmış olmaları ve akabinde gelen bütün şarkılara dadanmış tekdüzelik hissiyatı. Şahsım adına komple albümü dinlerken neredeyse hiçbir anında heyecan yaşayamadım. Bundan emin olmak için grubun rastgele birkaç eski şarkısına göz attım ve eski heyecanımı tekrar yaşayınca problemin gruptan zamanla soğumuş olma ihtimali olan ben olmadığını gördüm. Diğer sorunlar ise parça isimlerinin ve albüm kapak resminin baştan savma gibi durması.

Şimdiden söylemem gerekir ki Art Cruz albümün başından sonuna kadar hatırı sayılır derecede performans sergileyip, ara ara kendi şahsına münhasır ataklarını başarıyla yapmasına rağmen Chris Adler’in yokluğunu bir an olsun kapatamamış diye düşünüyorum. Kafamdan işte şuraya muhteşem bir zil oyunu ne gider be derken adam snare davuluna abanıyor, sanki kendisini ispatlamasına izin verilmemiş gibi şarkıların özellikle güfte kısımlarında çok çok geri planda bırakılmış. Buradaki amacım adamı kendi istediğim şekle sokmak değil fakat kafalarda yer eden benzersiz Adler partisyonlarının eksikliği gerçekten çok göz önünde.

Açılış şarkısı Memento Mori ve arkasından gelen Checkmate ilk dinlemede dinleyiciyi etkileme potansiyeline sahip parlak şarkılar. Her ne kadar Resolution artığı gibi dursalar da kendi kendine yeten iyi şarkılardan olduğunu belirtebilirim. Üçüncü sıradaki Gears’ı açar açmaz dayak yemeye başlıyorsunuz. Yerinde djent kullanımı ve çekici nakaratlar ile süslenmiş. Resurrection Man ve Reality Bath, “Ashes of the Wake” zamanlarını hatırlatan detaylar içeren şarkılar. Eskileri sandıktan çıkarıp hala akıyoruz baba demelerine mi sevineyim yoksa az önce bahsettiğim, geriye kalan şarkılarda da görülecek olan fikirsiz kalıp kendini tekrar etme olayına girişmelerine mi üzüleyim bilemedim. New Colossal Hate, gözümde albümün muhtemel en iyi şarkı adayı. Poison Dream’i alıp “Sacrament“a koysanız ve Bonus parça deseniz Jamey Jasta’nın garip ama güzel bölümüne gelene kadar hiç sırıtmaz. Routes’u eğer bir Testament şarkısı olsaydı daha fazla severdim, Chuck Billy parçayı her anlamda etkilemiş. Nihayetinde albüm Bloodshot Eyes (Kanlı Gözler) ve On the Hook şarkılarının da çalınmasıyla bitiyor.

Bu albümün Lamb of God’ın şimdiye kadar çıkardığı en zayıf albüm olmasından ötürü Self-Titled olma şerefine pek de nail olamayacağını rahatlıkla yazabilirim. Sanırım albümle alakalı en büyük eksik sadece Adler’in yokluğu değil; Karakteristik açıdan da gelgitleri olması. Çok kısa örnekler ile Still Echoes’un “VII: Sturm und Drang”a, Ghost Walking’in “Resolution“a, Set to Fail’in “Wrath“e, Walk With Me In Hell’in ise “Sacrament“a ait olduğunu hissedebiliyorsunuz. Değil yerlerini değiştirmek içlerinden kısa bir rif’i alıp diğerine ekleseniz bile sırıtır. Fakat aynı şeyleri maalesef bu albüm için söylemem çok zor olur.

Bütün kaygılar bir yana albümün en azından dinlenilebilir ve pürüzsüz olması grup adında sevindirici bir etken. Lamb of God’dan eskilere dair yeni şeyler duymak isteyenler için ise bir nimet.

7/10
Albümün okur notu: 12345678910 (5.79/10, Toplam oy: 48)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2020
Şirket
Nuclear Blast
Kadro
Randy Blythe: Vokal
Mark Morton: Gitar
Willie Adler: Gitar
John Campbell: Bas
Arturo "Art" Cruz: Davul

Konuk:
Jamey Jasta: Vokal (7)
Chuck Billy: Vokal (8)
Şarkılar
01. Memento Mori
02. Checkmate
03. Gears
04. Reality Bath
05. New Colossal Hate
06. Resurrection Man
07. Poison Dream
08. Routes
09. Bloodshot Eyes
10. On the Hook
  Yorum alanı

“LAMB OF GOD – Lamb of God” yazısına 19 yorum var

  1. Eline sağlık Erhan. Albümü 3 kez dinledim. Lamb of God Wrath’ten beri çok sevmediğim bir beste anlayışını devam ettiriyor. İlk 3 albümdeki yırtıcı ve akılda kalıcı riflerin yerini alan tarama rifler epey canımı sıkıyor. Neredeyse her nakaratta 3-4 nota içeren daradaradaradaradara diye dümdüz arka plan rifi koyuyorlar, pek çok şarkı birbirine benziyor. Nerede o 11th Hour tarzı her rifi adam bıçaklayan şarkılar…

    Bir de tabii yaratıcılık konusunda birtakım sıkıntılar var. Grup yine aynı grup ama gitar çalan bir insan olarak ilk 3 albümdeki tüm şarkıları bugün bile gayet zevk alarak çalarken sonraki albümlerdeki şarkıları çalarken büyük oranda sıkılıyorum. Şu anda da açıp “As the Palaces Burn” dinleyeceğim mesela.

    Erhan Yiğit

    @Ahmet Saraçoğlu, Kritiği yazarken arkada sürekli söz konusu albüm çaldığı için bazı zamanlar tabiri caizse kulak körlüğü dediğim bir şey oluyor. Sürekli benzer şarkıları saatlerce dinlemek hem dikkati dağıtabiliyor hem de olası potansiyel sahibi şarkıları sıradanlaştırabiliyor. Bunun olma ihtimalini göz önünde bulundurdum ve aralarda başka albümlerden de şarkılar dinledim ama yok. Bu albümün beste anlayışında dediğin gibi sorunlar mevcut.

    Aaaa burada sıkıştık! aman neyse patlat djenti geçelim demişler gibi bir albüm olmuş.

  2. nokturnal says:

    vasat, vasat, vasat, vasat…

    1 tane akılda kalıcı an yok koca albümde !

    şu albümdeki gibi beste yapan 5693 tane amerikalı grup var zaten piyasada.

  3. Süha says:

    Çok nu metal tadı veriyor artık. Eski albümler kamyon gibiyse bu olsa olsa mobilet/scooter ne bileyim çok daha küçük bir araç olurdu heralde.

  4. deadhouse says:

    Anaakım Metal öldü diyebilir miyiz. Artık sadece yeraltında nitelikli işlerin çıktığı zamana resmi olarak girdik galiba.

  5. log diskografisinin kesinlikle en zayıf albümü olmuş.

  6. U.T: says:

    Albüme dair benim kulağımı en çok tırmalayan noktalardan birisi aynı fikrin sıklıkla tekrarlanması oldu. Örneğin sol gitarın sustuğu noktada sağ gitar bir riffi çalıyorsa iki ölçü geçtikten sonra aynı riffi birlikte çalmaya başlıyorlar. üç dört şarkının açılışının böyle oluşturulması, birkaç şarkıda daha şarkı ortasında ikinci verselerden sonra alternatif rifflere bu yöntemle geçilmesi “ee ben bunu az önceki şarkıda gördüm zaten” dedirtiyor. metal müziğe dair en başlıca fikirlerdendir bu, ama bir albümde bu kadar da sık kullanılmamalı diye düşünüyorum.

    Ayrıca disonant arpejleri üç şarkıda birden ritimlere eşlik etmek için kullanmışlar. Bu da yine kendini tekrar etme göstergesi. Şarkıları shuffle’da ara sıra dinleyecek olunca bu kadar dikkat çekmeyebilir, ama albüm bütünlüğü içerisinde değerlendirince şarkıların birbirlerinden ayırt edilebilirliğini azaltıyor benim gözümde.

    Yine de bir 8/10 var bence. Resolution’dan hem şarkı hem prodüksiyon, Sturm und Drang’dan ise trampet haricinde prodüksiyon açısından daha başarılı buldum bu albümü.

  7. necrobutcher says:

    kapağa bak powerpoint terk.

  8. Murad says:

    En zayıf albümleri. Gerçi albüm ismi “Lamb of God” gibi iddialı bir şey olmasa, kapak bu kadar kötü olmasa belki daha pozitif düşünebilirim, vasatın bir tık üstü 6.5/10

  9. gXnn says:

    dünyanın en kötü albüm kapaklarını yapmayı nasıl beceriyor bu adamlar???? bu Randy Blythe aslında iyi adam ama tam bir redneck hakkaten.

    Boba Fett

    @gXnn, Çok daha kötülerini getiririm.

  10. deadhouse says:

    Müziği boş versem bile kapağa takılıyorum. 2000 sonrasının en popüler gruplarından birisin. Ortaokul çocuk grubu daha iyi bir kapak yapardı. Ciddiyetsizlik iyi bir şey değil. Death Magnetic kimilerine göre berbat bir albümdü ama kapağı ateş ediyordu. Profesyonel, üst düzey, kafa yorulmuş bir kapaktı. Sanki albümü, şarkıları, besteleri, kapağı ger şeyi istemeye istemeye yapmışlar. Yapmayın abi albüm yapmak zorunda değilsiniz. Memur kafası berbat bir şey. Gerekirse 10 yıl 20 yıl albüm yapma, hatta grubu dağıt, hatta müziği bırak. Zorlamak da değil bu. Sırf özensizlik.

  11. koca says:

    “Çokta”, “pekte”… yanına bir de “buda” ekleseydin kardeş:) Pasifagresif’i Türkçe özeni ile de sevdik, lütfen biraz daha dikkat.

    Ahmet Saraçoğlu

    @koca, çok işim olduğundan ve yazan arkadaşın önceki yazılarında bu tarz sıkıntılar olmadığından yazıyı cümle cümle okuyamadan yayınladım. Onun da gözünden kaçmış herhalde, normalde o tarz hatalar yapmıyor. Belirttiğin için teşekkürler, düzelttim şimdi.

    Zamansızlıktan dolayı gerektiği şekilde okumadan yayınladığım için kusura bakmayın, bundan sonra da şu ana kadar olduğu gibi tüm kontrolleri yapıp yayınlayacağız.

    koca

    @Ahmet Saraçoğlu, yanıtınız ve ilginiz için teşekkür ederim.

    Erhan Yiğit

    @koca, bazı yazıları yazarken bilgisayar başında fazla zaman geçiriyorum bu da bazen yazım yanlışlarına sebep oluyor. Uyarı için teşekkürler.

    koca

    @Erhan Yiğit, rica ederim, elinize sağlık.

  12. enemyofgod says:

    Çok sıkıcı albüm ama vasat seviyesinde değil

  13. Exorsexist says:

    Çoğu dinleyicinin aksine ben bu albümden fazlaca zevk alıyorum. Hiç bir zaman LOG fan’ı olmadım ama zaman zaman durmadan albümlerini çevirmişliğim vardır. Özellikle 2004-2009 arası albümlerini. Resolution benim için ortalamaydı, Sturm und Drang beni hiç sarmadı, içinde iyi şarkılar olmasına rağmen. Şu ana kadar yaptıkları en iyi albüm dememe imkan yok fakat bana göre son 10 yıllık dönemdeki en iyi albümü.

    Adler konusuna gelirsek, her ne kadar davulla müziğe hükmeden, davul tonuyla, vuruşlarıyla, ritim şekliyle hayran bırakan davulcu olsa da dinlerken ”şimdi şuna vuracak, şimdi buna vuracak” şeklinde önceden çok rahat kestirilebilir davul anlayışı vardı. Attığı ritimleri ezberdi. Aynı George Kollias gibi. Adam 15 yıldır Nile’da aynı filler ile davul çalıyor. Hala 2002′de Tony’in yapmış olduğu ritimlere, doldurmalara ulaşabilmiş değil.

    Art Cruz bu noktada öne çıktığını düşünüyorum. Davul kullanımı bakımından geriye adım atılmış olsa da -özellikle canlı performanslarda gerekeni verdiğini düşünmüyorum, hatta çok zayıf kalıyor- çok daha kestirilemeyen, organik tarzı var. Chris Adler’in davul paternleri üstüne kendi stilini yedirmesi çok harika bi olay.
    Özellikle On The Hook şarkısındaki davullara dikkat etmek lazım.

    Bunun da LOG’a ilerki zamanlarda getirisi olacağını düşünüyorum. Yoksa Winds of Plague’de çalmış adamı savunacak değilim.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.