# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
HARAKIRI FOR THE SKY – Arson
| 16.01.2018

Oğuz Sel

1. Gün: Bunları niye anlattığımı bilmiyorum. Belki benden geriye kalanlar, insanların bir işine yarar düşüncesi var şu an. Kendimi o kadar güçsüz hissediyorum ki yataktan kalkmaya bile mecalim yok. Sağanak şeklinde yağmur yağıyor. Dışarıya çıkmak zorunda olmadığım için kendimi şanslı hissediyorum. İki adım atacak gücüm yokken, bir de yağmurdan korunmaya çalışmak belki de istediğim en son şey. Gerçi yağmurdan niye korunayım ki zaten bitik durumdayım, yağmurdan ıslanıp hasta olursam, ölümüm biraz daha erken olabilir. Gözlerimi tavandan alabilsem, doğrulup, belki bir umut hazırlanıp çıkabilirdim ama…

Bu yazıyı okuyanlar, beni bu hâle neyin getirdiğini muhakkak merak edeceklerdir ancak bunun benimle birlikte yok olacak bir sır olarak kalması sanırım en iyisi. Ahh, bak unuttum. Dışarıdaki kuşlara yem vermem gerekiyordu, hepsi balkona üşüştüler. Sevgili kuşlar, maalesef kalkmaya hiç mi hiç hâlim yok, mümkünse rızkınızı başka yerden bulun bugün. Şimdi biraz uyumam lâzım.

2. Gün: Depresyona mı girdim acaba? Yerimden kımıldayamıyorum, hiç yemek yemedim, yapmaktan keyif aldığım her şeye ilgimi kaybettim. Ölmek istiyorum ama ölemiyorum. Her zaman olduğu gibi tek arkadaşım müzik. Dur siteden geçen sene yazdığım “III: Trauma” kritiğine bakayım. Geri zekâlı! Yine eskilere dalıp, yok Silent Hill yok bilmem ne zırvalamışsın yine. Twitter’da gördüğün aptal formülü de yazıya sokuşturmuşsun, çok gerekliydi değil mi? Neyse ki albüm iyiydi, millete belki tanıtabilmişsindir. Doğru ya… Heriflerin yeni albümleri çıkacak, hatta yorum bile yapmıştım. Ne demiştim, Yaşlı gözler eşliğinde dinleyip kritiğini yazacağım…” Evet evet… Ağlamaya bile gücüm yok artık, bırak yazmayı, albümü biraz anlatabilirsem yine iyi. Kendimi ağlamaya zorladığımda sadece yanaklarım ağrıyor ve hiç gözyaşı akmıyor gözlerimden. Hem ağlamanın verdiği rahatlama hissini de artık algılamıyorum. Belki gözyaşlarımdan sırılsıklam olan yastığım yüzündendir…

Bugün de hava kapalı ve maalesef kuşların yiyeceklerini bugün de veremiyorum. Umarım dışarıda bir yerlerde bir şeyler bulup tüketebiliyorlardır. Sadece tuvaletten tuvalete yataktan çıkabiliyorum. Yemek yiyemememe rağmen neyi çıkardığımı anlamadım.

3. Gün: Kendimi iyi hissettiren tek şey, cenazemin normalden daha hafif olacak olması. Birkaç günde iyi kilo vermişim. Böyle giderse insanlar beni omuzlarında taşırken “Çüş bu ne ağır şeymiş,” deyip küfretmezler herhalde. Ya aptal mısın, zaten öldükten sonra kim arkandan ne demiş, ne önemi var ki?

Öğle saatleri bitmek üzere ama zamanın nasıl geçmek bilmediğini gelin bir de bana sorun. Normalde işle güçle ıvırla zıvırla geçirdiğim ve hakikaten su gibi geçen zaman, başucumda bekleyen karabasana dönüştü. Bunun sonlanması için birkaç dakikaya bir bildiğim tüm duaları edip ölmeyi istiyorum ama dualarımın kabul olmadığını, bu satırlardan anlayabilirsiniz.

Her lavabo dönüşünde şarja taktığım telefondan Harakiri’nin yeni albümünü açtım dinliyorum. Normal zamanlarda bu herifleri dinlemek daha kolaymış ya, günlük içtiğim bir iki bardak suyu çiş yerine yine gözyaşı olarak atacağım herhalde.

4. Gün: Aynada kendimi tanıyamıyorum. Şaka şaka, sakallarım biraz uzamış sadece, bir de açlıktan dolayı gözlerimin altı morarmaya başlamış. Evde yiyecek olmasına rağmen yemek istemiyorum. Artık kuşlar da gelmiyor. Umarım kendilerine yardım edemediğimi değil de evde olmadığımı filan düşünüyorlardır. Birkaç kez kapı çaldı, kimseyi beklemiyorum, çalsın çalsın gitsinler. Gerçi hep anlatırlar ya eskiler. Kapı çalarmış. Evdekilerden biri kapıyı açarmış. Kapıda kimseyi göremeyince kapıyı kapatıp içeri gidermiş. Sonra içerdeki diğer aile üyesinin öldüğünü görürmüş. Hikâye o ya, gelen Azrail’miş, kimi zaman can almaya bu şekilde gelirmiş. Yoksa bize gelen de Azrail miydi? Değil mi, koca can alıcı meleğin başka derdi yok, kapı çalıp açmamı bekleyecekti.

Geçmek bilmeyen zamana karşı yine açtım şarkı dinliyorum. Harakiri, aşağı yukarı beklediğim gibi bir albüm yapmış, açlıktan güçsüz düşmüş beynim ve kaybedip kaybetmediğimi bilemediğim aklî melekelerim bana oyun oynamıyorsa… Heriflerin yaratıcılıklarını kaybetmeden, azimle böyle can sıkıcı melodiler bulmalarına hastayım. Ben bu bunalımlı hâlimle yerimden kımıldayamazken, adamlar, duygu durumu normal müzisyenlerin enikonu uğraşarak yaratacakları eserleri bir buçuk senede paketleyip dinleyicilerine sunabiliyorlar.

Yoruldum, uyumam gerek. Karnım çok aç. Bok gibi hissediyorum. Ölsem süper olurdu, tüm bu sıkıntılardan çat diye kurtulurdum ama ölemiyorum. Dur internetten bakayım insan açlığa ne kadar dayanabiliyormuş…

5. Gün: Zaman geçirmek için Lovecraft’ın hayatının uzun uzadıya anlatıldığı bir YouTube kanalı buldum. O da benim gibi daha doğrusu ben de onun gibi yemek yemiyorum. Gerçi onun durumu daha ilginçmiş; adam yemek yememesiyle hem övünüyormuş hem de yaratıcılığını ve üretkenliğini kaybetmiyormuş. Tabii, ölümünde aç kalışının da etkisi varmış. Darısı başıma. Öldüğü ay ve günün, benim bir zamanlar heyecanla beklediğim, hangi hediyeyi alsam diye kendimi yediğim bitirdiğim gün olması da ayrıca tatsız. Geldi mi tüm dandik şeyler toptan geliyor işte. Ben yine müzik dinlemeliyim, yoksa yattığım yerde bu defa gerçekten delireceğim.

Yok abi, bu sefer vurucu şarkı yok albümde. Harakiri’den bahsediyorum. Önceden yayınlanıp dilime dolanan “Tomb Omnia” filan güzel. Güzel olmasına güzel de 02:53’te başlayan rifin tekrarları sanki hatalı çalınıyor gibi. Çok sinirleniyorum, sanki klavye başındaymışım da sürekli yanlış notaya basıyor gibi hissediyorum. Niye böyle yapmışlar? Albümde esaslı şarkılar var fakat “III: Trauma” havası bunda yok gibi. Yine aynı teknikle üretmişler şarkıları. Fena olmayan rifler, güzel tınlayan işler var. Hatta albüm öncekinden daha sert bir sound’a sahip sanırım. Gitarları az öne mi almışlar ne? Ya bak unuttum, kafam iyiden iyiye gitmeye başladı. Davulda konuk olarak Kerim vardı değil mi? Daha fazla anlatamıyorum. Bu yazıyı kim okuyacak bilmiyorum ama telefondaki Word’e, sesten metne dönüştürme şeklinde hazırlıyorum bu metinleri. Ama telefonun illaki hatalı anladığı yerler oluyor ve kendimi güçlü hissettikçe hatalı kısımları temizliyorum. Madem benden geriye kalacak son metin bu, en azından doğru düzgün olsun, millet arkamdan küfretmesin. Bak yine kendimle çeliştim, ölünce hiçbirinin hiçbir önemi yok.

6. Gün: İçerisi sıcak olmasına karşın tir tir titriyorum. İki gündür su içmiyorum, dolayısıyla lavaboya gitmeme de gerek olmuyor. Tek sorunum uzun süredir yatıyor olmaktan ötürü sırtımın ağrıyor olması. Empati yapma konusunda kendimi her zaman iyi görürdüm ancak ilk defa yatalak hastaların neler hissedebileceğini, yaşayabileceğini ucundan kıyısından deneyimliyorum. Allah, tanrı, kozmik güçler her neyse hepsinin yardımcısı olsun, hakikaten zor işler.

Artık gelecekle ilgili hiçbir hayâlim yok, planlarım da. Mutlu bir yuva kurup, çoluk çocuk yetiştirip, bundan 15 sene sonrasının planını yapan insanlara imreniyorum. Şaka şaka, ölümün olduğu yerde neyin planı, neyin programı. Böyle bir ülkede çocuk yetiştirme derdine düşmem, şu anki ruh hâlimle, depresyonda olup ölmeyi dilememden bile daha negatif geliyor bana. Sevdiğini düşündüğün insanların sana zaman içerisinde yapacakları yamuklar, arkadaşlarının atacakları kazıklar, yıllarca didinip kurmaya çalıştığın geleceğinin siktiriboktan nedenlerle yıkılacağı mı imrendiğim bir şey olacakmış. Ben, bana yamuk yapmayacağından emin olduğum tek şeyin müzik olduğunu keşfedeli çok zaman oluyor. Öldüğüme tek üzüleceğim şeyin de işitemeyeceğim yeni ve güzel şarkılar olması, tam da bu nedenden.

Hava bugün de karardı, içim mi daha kara hava mı derseniz, içim derim. Çevrede sürüsüne bereket ışık var. Tam bir enerji israfı bana kalırsa. Fin ezgili “Voidgazer”ın 59. saniyesinde başlayan bölümün etkisiyle içimin karanlığını daha derin hissediyorum. Bugünkü kaydı sanırım bitirmek zorundayım, daha fazla anlatmaya gücüm kalmadı.

7. Gün: Önceki günlerde ne anlattığıma dönüp bakamıyorum, ne anlattığımı hatırlamıyorum da. Ellerimde kızarıklıklar ve galiba böbreklerimde ağrılar başladı. Muhtemelen susuzluktan veya açlıktan dolayıdır. Yataktan son kalktığımdan bu yana biraz zaman geçmiş olmalı ki telefonun şarjı bitmek üzere. Birileriyle iletişim kurmamdan ziyade sürekli müzik dinlememe yardım eden ve galiba son sözlerimi kaydetmemi sağlayan telefonuma, bu tatsız tuzsuz zamanlarımda teşekkür etmek istiyorum. İyice kafayı kırmaya başladım. Ne teşekkürü ya…

Hayatım film şeridi gibi olmasa da parça parça gözümün önünden geçiyor. 10’lu yaşlardaki toyluklarım, 20’li yaşlardaki salaklıklarım, 30’larımın başındaki kendini deneyimli zanneden hâllerim filan. Geçirdiğim ömrün boş mu dolu mu olduğunu şu durumda ele almam çok doğru olmayacaktır ama bildiğim bir şey var, iyi ki bu kadar çok albüm dinlemişim ve kulaklarım duyabildiği için de çok şanslıyım. Yoksa yattığım yerde bitmesi için bir hayli heves ettiğim muhtemel son günlerim çok sıkıcı olacaktı. En azından halet-i ruhiyeme uygun bir albüm buldum ve döndür döndür onu dinliyorum. Dinledikçe de kanım daha çok ısınıyor “Arson”a. Harakiri’nin en iyi albümü değil, “III: Trauma”yı aşamadıkları, hemen her şarkıda görülüyor. Bir de önceki albümdeki gibi “The Traces We Leave” havasında hit şarkıları yok bu sefer. Riflerin zenginliğine diyecek sözüm yok ama herifler çıtayı çok yukarı çekmişlerdi önceki albümde. Bunun ona ulaşması, ölmek üzere olan bu adama göre mümkün değil. Davullara Kerim’in geçmesi iyi olmuş. Şarkıları tutuklaştıran ufak tefek noktalar ortadan kalkmış, seri kazımalar da hayâli olarak duvarları yumruklamamı temsil etmiş resmen. Haha… Hep derdim albüm yazılarında, liriklere takılmıyorum diye. Bu albümdeki sözlere de bakmadan şarkılara odaklanmam daha yerinde olacak sanırım, benim dertlerimin yanında bu heriflerin lirikleri “Ali Baba’nın Çiftliği” gibi kalıyor zira. Ama müzik kesinlikle bana göre.

8. Gün: Önceki kayıt yarım kalmış. Gözlerim tamamen kapanmadan önce son bir hamleyle telefonu şarja takmıştım. Artık kulaklıkla değil telefonun kendisinden dinliyorum şarkıları. Ne az işittiğim baslar umurumda ne de stereo dinlemenin verdiği keyif. Sadece ses olsun istiyorum. Tanıdık bir ses. “Arson”ı birkaç günde duymak istediğim tanıdık sesler bütünlerinden biri olması… Zaten küçüklüğümden beri takım elbiseye çok sıcak bakmazdım, rahat giyinmek isterdim her zaman. Kulaklığımı nereye bıraktığımdan emin değilim.

Uyumuşum. Son anlattıklarımda saçmalamışım galiba. Ama düzeltmek istemedim. Artık zihnim bana oyun oynamaya başladı sanırım. Az önce zor bela lavaboya gittim ve çişimin rengi içine vişne suyu karıştırılmış Fanta gibiydi. Haha. Hâlâ boktan espriler yapabiliyorum bakın.

Sürekli “Arson”dan bahsedip duruyorum, başka albüm yokmuş gibi. Ahmet’e sözüm vardı, bu albümün kritiğini ben yaparım demiştim. Sözümü tutmuş olmak adına belki de kurduğum son cümleleri bu şekilde bir araya getirip ona iletmek istedim. Albüm hakkında neyi ne kadar anlattım bilmiyorum ama açıkçası düşündüğüm son şey bu. En azından tadı tuzu kalmamış, hayatından vazgeçmiş, umut ve ümit gibi kelimeleri sadece birer erkek ismi olarak idrak eden biri için ideal bir albüm “Arson”. Ne eksik, ne fazla. “Dinledim, hayatım değişti,” diyebileceğim albümlerden biri değil, lâkin grubun standart şarkı üretim kalıplarını ileri götürmediği de açık. Bana ne, öyle hissedip yapmışlar albümü. Şurada kaç saatlik ömrüm kaldı, albüm kritiğiyle mi geçireceğim son saatlerimi, dakikalarımı.

9. Gün: Bittiğini hissediyorum. Bacaklarımı kımıldatamıyorum. 112’yi arayabilirim ama aramıyorum. Uykuda ölürüm herhalde diye hesap etmiştim. Bu satırları okuduğunuza göre beklenen son gerçekleşmemiştir. Tek üzüldüğüm, telefonu tekrar şarj edemeyecek olmam ve sessizlik içerisinde terk-i diyar eylemem. Neyse ki çok uzun sürmeyeceğini artık biliyorum. Ardımda ne bıraktığımı bilmiyorum, derdim de değil. Bu yazdıklarımın tamamını Ahmet’e ulaştıracağım az sonra. Yayınlarsa memnun olurum. Yayınlamazsa canı sağ olsun. Özetle; bitmek üzere olan bir yaşamın fon müziği gibi bir albüm “Arson”. Bunu dinlemeden ölseydim, gözlerim açık giderdim kesin, lafın gelişi tabii.

Hava yine yağmurlu, duyuyorum. Kuşlar bana küstüler kesin. Hâlbuki onlara verecek yem vardı bir sürü. Arkada loop’a aldığım “Stillborn” çalıyor artık. Bana çok sevdiğim bir grubun melodilerini anımsatıyor ama o grubu hatırlamıyorum. Kerim’in kazımalarına parmaklarımla eşlik ediyorum, hayâli klavye davul setini çaldığım zamanlardaki gibi. Haha, ne günlerdi. Hepsi artık birer hatıra, son saatlerimde bahis açacağım üç beş kelimelik birer hatıra. Bu hayat daha güzel olabilirdi belki, şartlar böyle olmasını gerektiriyordu demek ki.

Konuşmaya mecalim kalmadı artık. Birilerinin kazacağı mezara “The Graves We’ve Dug” eşliğinde gömülmeyi istiyorum, ikinci dakikanın başlarındaki melodi ne güzeldi, dinleyin, bana hak verirsiniz.

8/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.24/10, Toplam oy: 29)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2018
Şirket
Art of Propaganda
Kadro
M.S.: Davul hariç tüm enstrümanlar
J.J.: Vokal

Konuk:
Kerim "Krimh" Lechner: Davul
Şarkılar
1. Fire, Walk with Me
2. The Graves We've Dug
3. You Are the Scars
4. Heroin Waltz
5. Tomb Omnia
6. Stillborn
7. Voidgazer
  Yorum alanı

“HARAKIRI FOR THE SKY – Arson” yazısına 4 yorum var

  1. Ouz says:

    Arkadaşlar merhaba.

    Bu yazıyı hazırladığım esnada özellikle ruhsal açıdan gayet iyiydim/hâlâ iyiyim. PA üzerinden ve sosyal ağlar aracılığıyla beni merak edip soranlara, kocaman teşekkür ederim.

    Kritiği deneysel bir şekilde hazırlayayım diyerek zamanın birinde yaşadıklarımı, azıcık kurguyla bir araya getirdim. Albümün kasvetli havası bunda etkendir.

    Yazı dolayısıyla sizleri endişelendirdiysem ki endişelendirdiğim ortaya çıktı, kusuruma bakmayın.

    Saygı ve sevgilerimle,

    Oğuz

    Ahmet Saraçoğlu

    @Ouz, buradan da eline sağlık, süper konsept oldu.

  2. Başer Çelebi says:

    Neyse ki iyi olduğun haberi de tez zamanda bizlere ulaştı :) Bir “eline sağlık” da benden.

  3. tiny says:

    Merhabalar @Ouz,
    Hastalığınızı iliklerime kadar hissettim diyebilirim. İyi olmanıza sevindim. Bu hayat daha güzel olabilir miydi? Evet. Şartlar böyle olmasını mı gerektiriyordu? Hayır. Sanırım başrol de biz olduğumuz için seçimlerimizin bize bahşettiği ödülü yada kederi yaşıyoruz. Farkında olmasanız da sağlığınıza duacı birileri vardır belki iyi olmanız dileğiyle.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.