# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
BURZUM – Belus
| 25.03.2010

Reductio ad Hitlerum.

Burzum müziği hiçbir zaman kompleks ya da sürprizlerle dolu olmadı. Kamera dostu yüzü ve vukuatını bir kenara bırakalım, tekdüzelik ve kalitesiz sesler yığını ile asla bir sanatçı hem onun kadar underground kitleye hitap edip hem de bu denli ünlü olmayacak. Yahudisinden Afyonlu taşfırın ustalarına kadar dil uzatmadığı kalmadı, üstelik belki bizleri tanısa bizden nefret ederdi. Ama yapacağını yapmış, beni de bu ilgilendiriyor.

Satanizmin popüler olduğu bir ortamda toyluğuna rağmen paganizme yönelmesi, onun yıllardır koruduğu “alayına muhalefet” tutumunun çıkış noktası. Tüm açıklamaları ve sanatsal girişimleri de bu yolda son derece tutarlı hareketler. Şu saatte çıkıp azınlık haklarını savunan bir sivil toplum kuruluşuna katıldığını söylese hiç birimize yaranamayacağı gibi, halihazırda yeterince dışlanmış olduğu black metal ortamından da tek yönlü bir biletle ayrılmış olur.

Albüm İskandinav mitolojisini konu alı… Hayır olay çoktan bunu aştı, adam ne zamandır ustası olduğu kozmolojinin ayrı katmanlarını ele alıp yoğun bir hissiyatla çalıyor, söylüyor, enstrümantal parçalara bile hikaye yazıyor. “Yazarlık” yönü de kuvvetli olan çok kültürlü bir yurtsever kendisi. Belus ise Filosofem’den bu yana gitarı eline almamış olan Vikernes’in endişeleri ortadan kaldırdığı, oldukça tatmin edici bir çalışma. Albüm kapağı da bu merakı ve albümün yanı sıra Vikernes’in hikayesini de resmediyor. Albümün çıktığı şirket Byelobog’un kelime anlamının, albüm için açıklanan ilk isim olan Den Hvite Guden yani Beyaz Tanrı olması da önemli bir ayrıntı. Belus ise bu ismin aksine özel isim.

Varg, albümünün giriş parçasındaki ilginç sesin Loki’nin örse inen çekici olduğunu beyan etmiş. Fakat ben daha çok düşüncelere dalmış birinin cam masa üzerinde sektirdiği bir pinpon topunun çıkarabileceği bir ses olduğunu düşünüyorum. Yine de alışılmışın dışında bir giriş parçası olduğu için hoş. Thrashe yaklaşan riflere sıkça rastlayabileceğimiz albümün parçaları, ilk birkaç dinlemede bile akılda kalma özelliğine sahip. Şimdilik en tuttuğum parça olan Keliohesten, nazarımda en olgun Burzum parçalarının başında yerini aldı. Kayıt boğuk olsun diye müzisyenlerin tonla para dökmek durumunda olduğu bir çağdayız, Varg da boğukluğu ihmal etmeden, ince bir modernleşme yoluna gitmiş. Boğukluktan sıyrılabilen tiz gitar ve ziller o küflü paslı soundun arasında parlıyor. Drum machine’den davula terfi edilmesi de çok büyük bir artı değer katmamakla beraber doğru bir adım.

Daha geniş bir yelpazede sunduğu vokalin yüksek perdelerde gezindiği anlarda, her zamankinden çok daha oturaklı ve Viking usulü bir icra duyuyoruz. Koro olayına bile girmiş. Black metalde genelde babası meçhul çocuk muamelesi gören bas ise ne mutlu ki mevcudiyetini gayet kıvamında hissettiriyor. Hele bir de gıcırdayan gitar teli detayı var ki, yer yer zevkten sırıttığım söylendi dinlerken. Parçalara hakim olan tekrar kavramı sanıldığı kadar ürkütücü ve itici bir durum değil, 6-8 saniyelik döngü diyip geçtiğimiz melodiler aslında bir kaç büyük döngünün dişlileri ve büyük resim aslında hiç de tekrar içermiyor. Öte yandan doğu bloğu ülkelerinden çıkan ve ülkemizde pek tanınmayan grupların üslubuna benzeyen anlar yakalamaktayım, tam ifade edememekle birlikte farketmiş olan varsa ve bunu paylaşırsa sevinirim.

Belus’un diskografideki en renkli (beyaz, titan beyazı, çok açık gri…. siyah) albüm olduğu söylenebilir. Zira son dönemin gözdesi thrash & black harmanından tutun da, black metalin yumurtasını çatlatan bir civciv olduğu dönemlerde Avrupa’yı kasıp kavuran gotik/endüstriyel ritimlere kadar değişik mevzuların yer aldığı bir çalışma. İlk husus pek tabii ki öncelikle Darkthrone’u akla getiriyor, bu bağlamda Varg’ın son röportajında ifade ettiği DT sempatisinin sadece grubun ne kadar delikanlı olduğundan kaynaklanmadığı sonucuna varabiliriz. Burzum kısa vadede Darkthrone’un çaldığı telden çalacakmış gibi gözüküyor, karşımızda 11 sene önce dünyayla ilişkisini kestiği anda saatini durdurup zihnini ve gelişimini donduran bir adam yok. Demo dönemlerinde yazılmış olan ve albümde yer alan iki parçada bile gayet 2000’lerin ikinci yarısı hissi var. Arada çıkarmış olduğu eserleri ister istemez birer “buradayım, döneceğim” çığlığı olarak algılamaktaydım. Ama cidden beklediğim bunun gibi bir şeymiş, gün olmuş devran dönmüş. Dinledikçe daha fazla tat vereceğinden eminim.

Norveçli onyüzbinmilyon grup her sene 5 defa köklere dönüp 10 defa yeniliklere yelken açabilir. Hepimiz yılansı fareler olabiliriz, bazılarımız metalin ne olduğunu bile bilmiyor olabilir. Ama şunun da artık dikkate alınması lazım: Burzum’u beğenmemenin modası geçti. Burzum’a “ırkçı” olduğu için sövmek zaman aşımına uğradı. Dünyanın dönüp dönmediğini tartışmaktan daha verimli değil bunları yapmak. Tam altı yıl önce Ankara’da bir pasajda bana Emperor ve Burzum tişörtlerini gösterip “hangisi?” diye soran çocuğa gözlerimi devirip ortamdan derin bir bıkkınlık hissiyle kaçtığımı hatırlıyorum.

Belus, Burzum albümleri arasında çıtayı kesinlikle yükselten bir eser. Onca yılın ardından daha iyisi gelebilir miydi, bunu bilebilmek için bence onun yaptıklarını ve sonuçlarını tatmamız gerekir, bunu da kimse kimse için dilemez sanırım. Fikirlerinin, müziğiyle alakası olmadığını açıkça ifade eden bu adamı hepimiz temelli temelsiz eleştiriyoruz, yer yer takılıyoruz ama bu bir sanat ürünü ve hamurunda onun muhtemelen asla paylaşmayacağı ayrıntılar var. O ne derse desin, bir sanatçıyı soyu ya da cinsel yöneliminden ötürü dinlememezlik/izlememezlik etmeyeceğim gibi, politik görüşünden ötürü de kendimi duyularıma hitap eden sanatından mahrum etmem.

9/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.20/10, Toplam oy: 229)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2010
Şirket
Byelobog Productions
Kadro
Varg Vikernes: Tüm enstrümanlar
Şarkılar
1. Leukes Renkespill (Introduksjon)
2. Belus' Død
3. Glemselens Elv
4. Kaimadalthas' Nedstigning
5. Sverddans
6. Keliohesten
7. Morgenrøde
8. Belus' Tilbakekomst (Konklusjon)
  Yorum alanı

“BURZUM – Belus” yazısına 36 yorum var

  1. Ahmet Saraçoğlu says:

    Burzum’un albümler arasındaki gelişimini falan iyi bilmiyorum, ama bence bir sürü insan vardı “yeni albümü çıksa da dalga geçsek” diye bekleyen, birçoğunu susturdu bence bu albümle. Varg’dan nefret edebilirsiniz, yaptıklarına zerre değer vermeyebilirsiniz, ama şu albümün müzikal güzelliğini yok saymak haksızlık olur bence.

  2. Ufuk says:

    Şimdilik 1 kere dinledim. Burzum uzmanı da pek sayılmam. Başarılı buldum. Herif kafatasçı falan olabilir ama müzik konusunda yetenekli olması ayrı bir konu. (Diğer kutup da SoaD oluyor, onlar da aynı şekilde) Sapla samanı ayırmak lazım.

  3. enver yılmaz says:

    introdaki sese açıklık getirildiği iyi olmuş, torbanın içinde birbirine çarpan bira şişeleri gibi gelmişti bana :D

  4. Ugur says:

    Pek güzel bir albüm.Şahane olmuş hatta.Burzum’un albümlerini en fazla birer kere dinlemişim olduğumdan hakkında çok fazla birşeyler söylemek yanlış olur.Objektif olarak baktığımızda Belus kesinlikle çok başarılı bir çalışma.

  5. Ahmet Saraçoğlu says:

    Belus’ Død’un Dauði Baldrs‘ın metal versiyonu olmasının sebebini bilen var mı? Aynı şarkıyı bi albümde klavyeyle çalıp sonra metal halini yapması ilginç.

    dead

    @Ahmet Saraçoğlu,
    bende the crying orc un hlidskjalf albümündeki klavye versiyonunu anlamamıştım:)bu sefer tam tersi ambient versiyondan metal versiyona çevirmiş…vardır bi bildiği diyelim:)

  6. Sambalici says:

    Belus’ Tilbakekomst’da göremediğim bir şey mi var acaba. Dünyanın en sıkıcı ve iç bayıcı 9 dakikasından ibaret diye düşünüyordum ama internette bu şarkıya “amazing, omg, fantastic” diyen adamlar var bi sürü. Düz adam mıyım neyim çözemedim.

    darth sidious

    @Sambalici, yok ben de aynı fikirdeyim. albüm çok kez döndü ama sırf lastfm e atsın diye 4 dk bekleyip kapatıyorum :D

  7. nordson says:

    gaz bir not olmuş 9 bence. 7-7,5 iyidir..

    Güzide Arslaner

    @nordson, “Gaz” ifadesinin Burzum ile ilgili herhangi bir husustaki düşüncemi/hissimi niteleyecek ilk 1000 kelime arasında olduğunu düşünmüyorum.

  8. dead says:

    varg’ın politik görüşü dini ırkçılığı hiç umrumda değil aksine yaptığı müzik yüzünden bu dünya üzerindeki en sevdiğim müzisyendir…burzum’la 2000 yılında hvis lyset tar oss albümü ile tanıştım ve ilk dinlediğimde beynimden vurulmuşa dönmüştüm ve aynı şekilde on yıl sonra aynı moda soktu bu albüm beni…glemselens elv kendi adıma dinlediğim en iyi 2. şarkı olarak beynimde yerini aldı…son söz olarak bana göre albüm kesinlikle başyapıt…teşekkürler varg amca………..ayrıca yazı için güzide hanım a da çok teşekkür ederim…

    Güzide Arslaner

    @dead, Ben de teşekkür ediyorum.

    yağmur

    @dead, sana katılıyorum

  9. Exorsexist says:

    çok nadir dinlesemde severim burzumu fakat Filosofem sonrası burzum müziğini ukraynalılar gayet iyi icra ettiğinden midir nedir bana pek orjinal gelmedi. gerçi sadece bir kere dinledim fazla sallamayım. biraz daha dinledikten sonra sitede mayhem-burzum polemiği yaratıp kaçıcam.

  10. nordson says:

    “gaz” tabiri biraz argo bir söylem gibi durdu. saygısızlık etmek niyetinde değildim. sadece söylemek istediğim; 9 başyapıta yakın, mükemmel albümlere verilecek bir not nezdimce. 4 kere cd’den (mp3 değil) dinlememe rağmen harika olarak nitelenicek bir an yakalayamadım. Bir “Beholding the Daughters of the Firmament” ya da “Det Som Engang Var” tadı alamadım henüz. Belki daha iyi bir zaman ve ortamda dinlemeliyim. Gavurların “polished” dediği soft bi soundu var, belki de ondandır beni çarpmaması. Saygılar..

  11. lftf says:

    Buradan Vikernes’e sesleniyorum: Dostum harbi davul kullandım demişsin ama bu drum machine?!? Atma Vikernes din kardeşiyiz.

  12. the_kidd says:

    burzum sagasından etkilenen milyarlar black metal’i dark ambient’le evlendirirken “the man, the legend” kafesinden kurtulduğu gibi bu defa primitivizme selam yollamış.
    metal teorisyeni spinoza ray prozak’ın (anus.com) profesör ciddiyetiyle saptadığı gibi belus’un parçalarının toplamı kendinden büyük etmiyor.

    sverddans’ta, keliohesten’de dark throne’izm (circa transylvanian hunger?) vs bariz ama varg hiç bir zaman
    dark throne “rahatlığında”, sarcogago/possessed mirasçısı hassasiyetinde olmayacak, mandarin konuşmayana barbar diyen çin imparatorluk sarayı vakanüvisi temkinliliğiyle ariosofist bir müzik kozmolojisi kotarmıştı zamanında metalci günlerinin coşkusuna tövbe edip, bu yüzden bu geri dönüşü (yine, yeniden eski-güzel-günlerin metali) kocaman daemon’unun gövde gösterisi olarak yorumlarım, yeni bir tövbe değil.

    öte yandan glemselens elv ve morgenroede, det som en gang var pürizminde, filosofem panoramikliğinde işler.

    tek başına yapmadı elbette ama varg vikerness, rock’n roll’un çirkin virtuozlük kurumunun tekelinde olamayacağını, tanımlamak için geviş getirip pek bir yere varamadığımız “duygu”, “ruh” vs. elementlerinin daima ve kusursuzca el ustalığından büyük kalacağını kanıtlamış gerilla musikisi önderi olarak yaşayacak benim kalbimde.

  13. nekropunk says:

    mind = blown

  14. Güzel bir Belus kritiği olmuş.
    Doğu bloku öğeleri deyip anlamlandıramadığın yerlerin ne olduğunu anlamaya çalıştım Güzide ancak çıkaramadım. Benim daha çok sezdiğim, Kuzey paganlığın biraz daha Güney’e inmiş halidir. Bundan kastım ise, İskandinav diyarından Baltık dolaylarına inen ufak bir görüş değişikliğidir.
    Albümün açıklanan ilk ismi Belobog’du. Bjelobog, Byelobog gibi varyasyonları da vardır. Slav kökenli bir kelime olmasından yola çıkarak, Burzum’daki bu ufak pagani değişimi Slav etkisine kapılan Kuzey halklarına kendisini yaklaştırmıştır yorumunu yapabilirim.
    Doğu bloku havası’ndan kastın böyle birşey mi olsa gerek acaba? :)

    Güzide Arslaner

    @Besim Dönmez,
    Teşekkür ederim. O ifadeden kastım, kritiği yazarken hangileri olduğundan emin olmadığım (bugün Negură Bunget, Drudkh ve Nokturnal Mortum’u örnek verebileceğim) çeşitli gruplardan esintiler taşımasıydı. Kuzey paganizminin Güney’e inmesine ek olarak svastika ve kolovratın Hinduizm gibi inanışlardaki anlamsal içeriğine kadar uzanan ayrıntılar var bu albümde.

    Bu arada Belobog’un varyasyonları sadece Kiril’den Latin’e farklı şekillerde transliterasyondan kaynaklanıyor, ciddi bir “varyasyon” durumu yok yani. Örnek: Ekaterinburg şehrinin aslında Yekaterinburg olması, “Yezgi nyeden yev ödevini yapmadın?” diyen hocanın sınıfın yarılmasına anlam verememesi gibi :)

    Besim Dönmez

    @Güzide Arslaner,

    Transliterasyonlar tamam zaten, onlar elde var bir. Asıl dikkat çekmek istediğim nokta albüm adının Belobog olarak belirlenmesinden kaynaklanan pagan yaklaşımdaki değişimdi.
    Diğer yandan, Drudkh veya Nokturnal Mortum tadındaki kaos havasını bilmiyorum ben mi sezemedim Belus’ta.. Burzum’da genel olarak belli bir düzene oturtulmuş monotonluk var. Özellikle N. Mortum’daysa (örnek vermişsin diye ben de aynı misalden devam ettim) monotonluk daha çok savaşçı düzensizliğinin (kaos havası da denebilir) sanki el yordamıyla rayına oturtma çabası görüyorum.
    Ama işte bana kırmızı görünen, sana pembemsi gelir falan. Derinden uzar gider bu (:

    Saygılar.

  15. darth sidious says:

    bu varg vikernes i hiç sevmemiştim zamanında. burzum u da sevmez hatta “kalk gidelim zumzuma, kafam girsin Burzum’a. Kamyon gidiyor tortor, thrash in kralı Kreator!” geyiğine kapılıp burzum la hep dalga geçerdim… ancak baktım ki bu albümü herkes övüyo, bi dinliim dedim ve dinlediğim gün üst üste 2-3 kere falan dinledim. darısı filosofem in başına diyor, ilk dinlediğim burzum albümü olması dolayısıyla 10 puanı veriyorum

    ayrıca; bi insanın ölümüne sevinmem, ancak ölen arkadaşının kafatasından kolye yapan bi zihniyetin ölümü bence gayet adildir (başlarda reddetmişler ama sonradan doğrulamışlar sanırım). bi de euronymous un cesedine “patates çuvalı” yakıştırması yapan bi adam nasıl bi akla sahiptir? :D

  16. Deniz says:

    Gelmiş geçmiş en büyük hıyarağalarından da olsa varg(ccc bozkurt ccc) vikernes yine de epeyce burzum dinlemişliğim var. Bence vokalleri dışında güzel. Aslında gitar melodisiyle uyuyor vokaller ama çok çiğ mi desem boğuk mu desem… amaaan bu adamın nesi normal ki vokali normal olsun beğenerek yiyoruz.

  17. ultrAslayer says:

    burzumun şarkıları hep canımı yakmıştır bu albümde çok iyi..

  18. sertaç says:

    politik bakış açılarımız taban tabana zıt olsa da adamın geçmişi temiz olmasa da ben bu noktada black metalin neresi temiz ki diyerek sadece müziğe odaklanmayı tercih ediyorum..
    Açıkçası benim açımdan albüm gayet başarılı özellikle Glemselens elv son dönemlerimin favori parçası… paganizm zaten ilgi çekici bir konu (kişisel tabi)üzerine bu tarz bir müzikle harıka oluyor..
    Son olarak yorum ve puana deyinirsem bence hem yazı çok hoş olmuş hem de 9 tam puan olmuş…

  19. Kıvanç says:

    Bu adamın yaptığı müziği de kendisini de sevmiyorum.

  20. kantele says:

    Trance müzik adına güzel bir çalışma olmuş.

  21. TAAKE says:

    Arabesk filminde Müjde Ar’ın bir amcanın tecavüzüne uğradığı sahne vardır. Yaşlılıktan dolayı yanlış hatırlıyor da olabilirim, ama şunun gibi bir şeydi. Adam otostop çeken Müjde ablayı kamyonuna alır “geç kızım otur” diye, sonra yavaştan sarkmaya başlar. Bizimki “aa napıyorsun xxx amca” gibi bir şey dediğinde aldığı cevap da “ben ne yaptığımı biliyor muyum ki kızım?” olur.

    Tabii ki bu travma Müjde Ar’ın canlandırdığı karakteri çok derinden etkiler ve hayatını şekillendirir. Hiçbir düzgün ilişki kuramaz, barlarda falan deli gibi sarhoş olup kucaktan kucağa koşar, kendisini seven birisi çıkınca da herifin durumunu istismar eder kan kusturur vs vs… Bunlar filmde yok, geceleri rüyalarımda açıklayamayacağım güçler tarafından bilgilendirildiğimden bunları sizlere ben aktarıyorum. Aktarıyorum ki konuya bağlayabileyim yoksa bağlayamadan MAL gibi ortada kalacağım.

    İşte, Bathory, Celtic Frost (aslında Hellhammer demek daha doğru olur), Venom gibi grupların ‘80’ler başında yaptıkları da bunun gibi bir şeydi. Adamlar inanılmaz bir ruhla kaydedilmiş, karanlık, ürkünç, berbat kayıtlı ve berbat müzisyenlik barındıran kayıtlarını bir avuç problemli gencin önüne atınca o gençlerin duyguları da bir nevi Müjde Ar tepkisi verdi muhtemelen. Tecavüz travması bir nevi. Ama ne Cronos, ne Tom Warrior, ne de Quorthon “ne yaptıklarını biliyorlar mıydı ki be kızım?”

    Şok edici satanik imajda ve bu karanlık, ilkel kayıtlarda özellikle de Norveçli gençler kendilerini buldular. Ama onlar o bar senin bu bar benim lap-dancing yapmak yerine (aslında alay etmemek lazım lan) önce stüdyoya (4 kanallı kayıt aletleri) kapanıp bu zikrettiğim isimlerin izinden giden müzikler ürettiler. Sonra da kendi aralarında yaratmış oldukları o vahşi alternatif-evrene kendilerini öyle bir kaptırdılar ki kilise yaktılar, cinayetler işlediler, hapislere girdiler.

    Geriye ne kaldı? Bu garip ancak inançla üretildiği belli olan, bir çeşit yer altı sanat formu gözüyle bakabileceğimiz, kendi dünyasında soluk alıp veren müzikler, ve de tabii ki, bir avuç çocuk olmalarına karşın onları zihinlerinde süper kahramanlar gibi gören koca bir nesil. Böylelikle bu adamların neden bunu yaptığını anlayamadan bu “kvlt” anlayışı kendince sürdüren binlerce grup ile, bunların toplum karşıtı, kötücül duruşlarında kendilerini bulan, bir çeşit pseudo satanik-punk gözüyle bakabileceğimiz “black metal mafya”ları çıktı ortaya. Cidden sağlam sanat üretmiş olacaklar ki herifler, bugün Sri Lanka ve Ankara gibi yerlerde bile black “mafyası” var. Eşek kadar adam olmuşsunuz uğraştığınız şeye bak diyecem de, bir yandan da ulan diyorum, ne biçim bir güce güce sahipmiş ki bu adamların müziği, yani herhalde Norveç’ten birine anlatsan güler falan ama burada resmen bunu yaşayan adamlar görüyoruz, demek cidden iyi sanatçıymış bu herifler ki buna sebebiyet verdiler.

    Black Metal’in belgesellerle, kitaplarla falan filan (maalesef bu olaylara girmiş insanların aslında 20’li yaşlarının başında bir avuç problemli çocuk olduğu gerçeği göz ardı edilip işin “mit” boyutu istismar edilerek) inceleme altına alındığı şu dönemde, o günlerden geriye kalmış belki de en önemli iki ismin yeni albümleri ile karşı karşıyayız. Benzer noktalarda, benzer zevkler üzerinden müzik üretmeye başlamış olmalarına rağmen, bu iki ismin zaman içinde izlemiş olduğu yolun birbirinden ne kadar ayrıksılaşmış olduğu, bence gerçekten çok enteresan bir durum.

    Burzum’dan girelim. Varg Vikernes günümüzde gerek kısa zaman içinde satanizmden tamamen uzaklaşıp Pagan temalarına yaklaşması ve ırkçılığı benimsemesi (ya da daha en baştan ırkçı olması) ile, gerekse de türün bir diğer lider grubu olan Mayhem’in asıl adamı Euronymous’u vahşice öldürmesi ve yakmış olduğu kiliseler ile hatırlanmakta. Ancak bu sansayonel ve şoke edici olaylar ve tartışmalı söylemlerin ardında sanatsal anlamda çok güçlü bir müzik bırakmış ve tonlarca benzeri grubun ortaya çıkmasına sebep olmuş olduğu da çoğu kişi tarafından unutulmuş olan bir zat. Günümüzde Burzum’a karşı insanların duruşu resmen iki ayrı uca taşınmış durumda. İlk grup tabii ki, Vikernes’i insanüstü hayali bir karanlık-kahraman / modern Saruman olarak gören fanatik kitle, diğer kitle de adamla birlikte adamın bütün üretimlerini alaya alan “Humzuma zumzuma / kafam girsin Burzuma muhaha nuhaha eğiöğöö” şeklindeki hırbotör kitle. (Zorunlu not: Yahu kardeşim, niye kimse şunu diyemiyor, “bu herif söylemleriyle yaptıklarıyla tam bir şerrrefsiz, bir hıyar, yaptığı müziği ise sevmiyorum, ilgimi çekmiyor, yorum yapmamayı tercih ediyorum.” Huyum olmamasına karşın açıkça söyleyeyim ki bence Vikernes çok normal bir adam değil, adamın ne yaptıklarını ne de söylemlerini tasvip ediyorum -kaldı ki siyahlara laf edip blues çıkışlı bir müziği siyah enstrümanı ile yapması başlı başına kepazelik-, ama bir insanın manyak olması, ruh hastası olması, akli dengesinin yerinde olması, hatta ve hatta şerrrefsiz falan olması adamın güçlü sanat üretmesini engellemiyor.)

    Vikernes burada bahsedeceğimiz yeni albümü “Belus” sonrasında verdiği ilk röportajda “Evet ben dar görüşlü, aşırı tutucu, din karşıtı, insanları sevmeyen ve kaba bir herif olabilirim, ve evet, bu dünyadaki herkes ve her şey ile problemim var, ama ben deli değilim” diyor ve Burzum müziğinin hiçbir şekilde politik ya da din-karşıtı söylemler içermediğini de üzerine basarak belirtiyor. Açıkçası evet, bilhassa da “Filosofem” albümüne bakacak olursak, Vikernes’in mitolojiden etkilenerek müziğine tamamen hayranlık duyduğu ve bağlı hissettiği bu mitoloji folklörü yedirdiğini, ötesinin ise müziğinde değil, tamamen yaptıklarında ve söylediklerinde olduğunu görebiliriz.

    Ancak yukarıdaki demeçte en çok dikkat çeken kısım bence “dünyadaki herkes ve her şey ile probleminin olması” durumu, ki bu da zaten tüm bu grupların çıkışını sağlayan hislerin toplamından ibaret. Vikernes, Fenriz ve Euronymous gibilerin belki her biri farklı bir şeyi savundular ve çakıştıkları noktalar oldu, ancak hepsini birleştiren şey (en azından başlangıçta) tartışmasız biçimde insanlığa duydukları nefretti.

    Vikernes anlaşılan daha cesur kaldı, ya da yaptıklarının sonucunda cezalandırılmış olması onu kendisine karşı dönmek, kendini inkar ya da karikatürize etmek zorunda bırakmadı. Burzum’un sadece Vikernes’ten oluşan ve buram buram yalnızlık kokan müziğinin kaynağı da burada. Vikernes “Belus”da “Filosofem” albümünde bırakmış olduğu yerden kendi yaratımı olan şeyi üretmeyi sürdürüyor. Tabii ki artık Burzum isminin çevresinde eski günlerde olduğu gibi bir gizem ya da mit bulutu mevcut değil. “Filosofem” ya da “Hyvis Lyset Tar Oss” gibi albümler ilk kez dinlendiğinde alınan yoğun, ürkünç hisleri çoğu kişi bu yeni albümde alamayacak, zira artık Vikernes’i çok yakından tanıyoruz ve yapmış olduğu şeyler ve radikal fikirlerinin dışında, onu diğer insanlardan ayıran çok da fazla bir şeyin olmadığını biliyoruz. Vikernes karanlık, doğa üstü bir karakter değil, o sadece kilise yakmış, adam öldürmüş, ırkçılığı savunan ancak nihayetinde ailesi ile bir çiftlikte yaşayan, gitarını bilgisayara bağlayıp her normal müzisyen gibi kayıt yapan bir adam.

    Ancak diğer yandan müziğin korumakta olduğu çizgi de Vikernes’in o eskiden kalma gizemler ağının dışına taşıyıp müzikal fikirlerini en saf halinde görmemize yardımcı oluyor. “Belus” bu bakımdan belki de en “arı” dinlenim sunan Burzum albümü. Ve genel olarak albümde tüm o bahsettiğim “gizem kaybı”na karşın, güçlü bir dinlenirlik olduğu gerçek.

    Ve şimdi gelelim, Vikernes hapiste ömür çürütürken dışarıda çok farklı bir değişim geçiren diğer Norveç Black Metal büyüğüne, yani Darkthrone’a.

    Darkthrone’un Death Metal ile başlayıp ruhunu eski Possessed, Bathory ve Hellhammer gibi gruplardan gelen köklerinin bilincine vararak Black Metal’e adamasının üzerinden neredeyse 20 sene geçti. Pekala, bu 20 sene içinde kendi bildikleri şeyi yapmak sureti ile Black Metal türünün içinde izlerinden giden yüzlerce grup bırakmış oldukları bir gerçek. Ancak eminim çoğu kişi grubun bilhassa “The Cult Is Alive” albümünden itibaren müziklerini taşıyacakları noktayı önceden tahmin edememiştir. Her ne kadar bahaneleri “biz zaten her zaman için bir Tribute grubuyduk” olsa da, “The Cult Is Alive” ile “Transilvanian Hunger” isimli iki albümün arasında bir açıdan dev bir uçurum söz konusu ki bu da çoğu kısım tarafından görmezden gelinirken, grup tarafından ise açıkça üzeri örtülüyor. Ne mi peki bu uçurum?

    Duygu uçurumu.

    Pekala, “Transilvanian Hunger” Bathory’nin ilk albümlerinin izinden gitme derdinde olan “bir nevi” bir diğer Tribute albümüydü. Ancak Vikernes’in birkaç paragraf öncesinde alıntılamış olduğumuz demecini hatırlarsak, bu adamların müzikal çıkış noktasında da “herkese ve her şeye karşı duyulan nefret”in hakim olduğu gerçeği ile karşılaşırız. “Transilvanian Hunger” ve dönemin diğer albümlerinde yapılan müzik salt müzikal aidiyetin yanında, aynı zamanda da bu nefret ile beraber depresif hislerin dışa vurulması için kullanılmış bir “araç”tı da. Fenriz ‘90’lı yıllarda bir dönem adım adım alkolün eşliğinde yok oluşa doğru gitmekte olduğundan bizzat kendisi röportajlarda bahsetmişti.

    Depresyonun ve intiharsal eğilimlerin dibine vuranlar bilir. Bir noktadan sonra sürekli hayalini kurduğunuz şeye ulaşamadıkça kendinizi acınası bir karikatür, bir başarısızlık ve güçsüzlük abidesi olarak görür ve “zaten kendi kendime rezil oldum” diye dilimize çevrilebilecek hisler eşliğinde bünyeyi geyiğe verirsiniz.

    İşte Darkthrone’un “The Cult Is Alive” ile başlayan bu ikinci döneminde de bana göre bu hakim. Müziğin, uçtaki duyguların dışavurumu olmaktan çıkarılarak salt bir zevk aracı haline getirilmiş olması. “Transilvanian Hunger”ı yapan Darkthrone hem özgün bir gruptu, hem de bir Tribute grubuydu. Bugünkü Darkthrone ise “biz hep müziğe taptık, bizim izolasyonumuz sevdiğimiz ve ait olduğumuz müziktedir” gibi bir şeyi savunan safi bir Tribute grubu.

    Aslında bu çığır açan bir yaklaşım da değil zira Japon efsane Sabbat başta olmak üzere, yeraltında sürünen birçok grup bunu uzun yıllardır sürdürüyor. Darkthrone için ise bu kendi oluşturmuş oldukları tabuları bir bir yıkmak sureti ile Black Metal’e gerek g*t korkusundan, gerekse de “dinlediğimi gören komşular ayıplar” gibi düşüncelerden sebep uzak olan dinleyicileri kendilerine açık hale getirmeleri ile başladı. Artık Darkthrone bir Black Metal kültü değildi, bir müzik kültüydü. Ve o günden itibaren bilhassa da Fenriz öncülüğünde evlerinde dinlemekten zevk aldıkları müziklerin üzerine daha da fazla giderek sound’larını Black Metal’den çıkarıp başka bir yere sürüklediler.

    Pekala, bir espri birkaç sefer komik gelebilir. Ancak bu espri üst üste beşinci, altıncı sefer yapıldığında artık kabak tadı vermeye başlar. Darkthrone’un yeni albümünde de grubun başına gelmeye başlayan şey bu. Müziklerini son birkaç albümdür enteresan kılan şeyin “bak aslında biz buyuz” şeklinde dinleyiciyi şaşırtmaktan çok fazlası olmadığını görüyoruz. Zira bu albümde birkaç Fenriz mahsulü olduğu belli olan parça ismi dışında “aa ne yapmışlar lan” dedirten bir şey yok. Tamam, müzik kıro gibi böyle göz boyayıcı soslar üzerinden dinlenmemeli, ancak “kötü kayıtlı metal” albümlerini dinlenilir kılan en önemli şey olan “basit ve dile dolanan melodiler”den de bu albümde son derece az sayıda mevcut ve albümün büyük kısmını “sadece” kötü yazılmış, akılda kalmayan parçalar

    Tüm bu zırvalamalarımın ardından geriye çekilip baktığımda görebildiğim şey, bir grubun zamanında barındırmış olduğu hislerin çeşitli olaylar üzerinden belirli bir tepe noktasına ulaşarak, bir çeşit duygusal sabitlenme, kendini onaylama, aklama ve rahatlama getirerek sanatını bıraktığı yerden sürdürebilmesinin sağlanmış olduğu, diğer grubun ise duygusal anlamda bir tepe noktası yerine derin, tatsız bir çukura ulaşarak oradan çıkışı kendini inkar etmek, kendini öldürüp yeniden yaratmak, hatta kendi kurduğu dünya ile alay etmekte ve “değişmekte” bularak hayatta kalabilmiş olduğu. Burada galip ya da kaybeden tabii ki yok ancak müzikal anlamda neden yeni Burzum albümünün doyurucu olmasına karşın Darkthrone’un her albümünde banalliğe biraz daha hızlı yaklaşmakta olduğunun sebebi belki de burada bir yerlerde saklı.

    Deniz

    Güzel yazı.

    crowkiller

    @TAAKE,Ben de Burzum un Belustan sonra çıkan diğer albümlerini kafası cama sıkıştırılıp tecavüz edilen Müjde Ar’a benzetiyorum

    Srinelli

    @TAAKE, bu yazi Jim Morrison acid kullanmasaydi The End gibi hastalikli bir sarkiyi yazamazdi gibi bir sey olmus ve bence bu bir hakaret. O adamlarin ne yaptiklarini bilmediklerini soylemek son derece yanlis bence. Bathory’nin YAPMAK ISTEDIGI seyi cok iyi yaptigi bir gercek. Sadece su var. Siz size sunulan malzeme ile ne yapacaksiniz. Bathory size sundugu bu malzeme ile ne yapilacagini bilemez. Ayrica kilise yakmanin Black Metal ile bir iliskisi oldugunu da dusunmuyorum. Bu tamamen birilerinin hak ettikleriyle ilgili. Orada bunun farkindaligina varabilecek bir adamin ayni zamanda black metal de yapiyor olusu yari iliskili yari iliskisiz bir durum. Black Metal yapan birinin norvecli kor bir luteryen zihniyetinde oldugunu dusunemezsiniz. Enslaved den grutle in dedigi gibi hristiyanlik norvecte bunu haketmisti. Bunu soyleyebilecek sorgulama mantiginda bir norvecli genelde sorgulayan, ureten kisiler oluyor. Bunun norvecte black metal ile cikmasi bahsettigim yari iliski. kilise yakmanin black metal ile ilgili olmasi sadece yapanlarin black metal yapmasindan kaynaklaniyor. KAnimca benzetmeniz hatali ve yapilan eserlere hakaret iceriyor. Yapilan seyin yapilma sebebi belli. Sadece malzemeyi kullananlarin bunu nasil kullanacaklari belirsiz. Bu adamlar kor zihniyete karsilar. dusuncelerine katilip katilmamak onemli degil, bu dusuncelerini belli temellere oturtan adamlar. Sirf bu yuzden bile saygi duymak gerekebilir. Ben annesi dedi diye luteryen olan birinden cok kendi mantigiyla atalarinin izinden yobazca da olsa giden varg a ve atalarina incili gosterip ol ya da op diyen zihniyeti yaralamaya calismasini saygiyla karsiliyorum. ben olsam bu sekilde davranmazdim ama yaptiklari seyin dogru ya da yanlis olmasi onlarin karsi olduklari toplumun dogru yanlisi oldugundan bununla kafa yormuyorlar. Jørn Inge Tunsberg asana church un rahibinin soyledikleri hicbir seyin onun icin onemli olmadini soylemisti. Adamlara eski kafali diyebilirsiniz ama sadece alistirildigimiz tarzda dusunmedikleri icin onlari suclayamayiz diye dusunuyorum.

  22. deadhouse says:

    Keşke 2010′a geri dönsem ve Burzum Belus’dan yeni şarkı yayınladı haberi okusam…Şimdilerde bu tür haberler yok!

    Küçük Zenci

    @deadhouse, +1000. Burzum’u özledik be abi. 2010′ların başındaki Burzum tartışmalarını bile arar olduk. Onsuz tadı tuzu yokmuş bu alemin onu anladık.

  23. BmKommando says:

    Albümü dinlemedim. Ama Belus’un nasıl bir albüm olduğunu merak ettiğim için kritiğini okuyayim dedim.Şunu söylemeliyim ki PA’da okuduğum en iyi kritik yazısı bu olabilir. Emeğinize sağlık.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.