# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
PSYCHOTIC WALTZ – Into the Everflow
| 12.12.2021

Sıra dışı bir türde bile ezber bozan o albüm: “Into the Everflow”.

Emir Şekercioğlu

İcra ettiği tarzdaki en nevi şahsına münhasır gruplardan biri olan Psychotic Waltz, 2020’de çıkardığı son albümü “The God-Shaped Void” ile uzun süren sessizliğini bozmuştu hatırlarsanız. Söz konusu çalışma, o uzun bekleyişe kıyasla öyle yeri yerinden oynatmamışsa da en azından grubu özlemiş ve kendisinden yeni materyaller duyma ihtiyacını hissetmiş bir dinleyici kitlesini memnun etmeyi başarmıştı yine de. Bu yazıda, o tam tatmin olmamışlığa sebep olan ve hem grubun diskografisi hem de genel olarak metal müziğin içinde yapılmış en sıra dışı albümlerden biri olan, kimilerine göre grubun başyapıtı olma noktasında “A Social Grace” ile kafa kafaya giden, kimilerine göreyse ona karşı ezici bir üstünlük kurarak zaten grubun en iyi albümü olduğunu ispat eden “Into the Everflow”a elimden geldiğince göz atmak niyetindeyim.

Yakın zaman önce ismini andığım Fates Warning gibi Psychotic Waltz de öyle büyük bir çoğunluğa hitap etmeyen, ticari bir çekiciliği taşımayan, ama kendi çapında önemli bir hayran kitlesine sahip ve zamanında yaptığı işlerle saygın bir kimlik edinmiş o gruplar listesine giriyor. Kulakların ilk etapta yadırgayacağı ve zamanla kendi kendini açan ya da değerini gösteren albümler yapmak gibi bir tutumlarının olması bana kalırsa bunda en büyük etken. Ancak, bu tarz işlere değer veren bir dinleyici kitlesi için bu özellikleri sebebiyle ayrı bir yere sahip oluyor Psychotic Waltz. Öyle ki isminin hakkını veriyor grup.

“Into the Everflow”u alışılmışın dışında, grubun kendisi kadar özgün, şaşırtıcı ve bir o kadar da etkileyici yapan pek çok husus var esasen. Bunların ilki de şüphesiz, albümün ağır; yavaş ilerleyen ve sanki derinlerden adım adım yükselerek ihtişamını gösteren bir yapıda inşa edilmiş olması. Söz konusu durumu daha ilk parça “Ashes”den itibaren görüyoruz aslında. Bir nevi, enstrümantal bir intro ile onun hemen sonrasında giren bir parçanın birleşimi gibi duran bu beste, daha dinlemeye başlar başlamaz çalışmanın en gözde bestelerinden biri hâline geliyor. Böylece iddialı bir giriş yapan grup, sonrasında beklentimizi bir hâyli yukarılara çekiyor ve tam bu noktada o lanet soru zihnimizde beliriyor; “Peki devamı gelecek mi bu performansın?”. Bu soruya subjektif bir şekilde “evet”-“hayır” cevabını vermektense anlatımımı sürdürüp takdiri size bırakacağım.

Ne demiştik… Albüm yavaş yavaş, derinden açılıyor. Çalışmanın niteliğine yönelik söyleyebileceğim ikinci husus; “Into the Everflow”un son derece deneysel bir müzisyenlik icrası barındırması. Bu yüzden de kolay tüketilir bir albümle karşı karşıya değiliz kesinlikle. İkinci parça “Out of Mind”ın daha hemen girişinde görmeniz mümkün bu deneyselliği, çünkü arkada işitmekte olduğunuz o sert, keskin rifler çalıyorken nasıl olur da oraya öyle bir vokalle giriş yapılabilir ve bunun devamı getirilebilir, açıkçası başka türlü açıklayamıyorum bu durumu. Bununla benzer bir hissi sonrasında yalnız, Opeth’in “The Lotus Eater” parçasında; Axenrot’un blast-beat yaptığı yerde Mikael’in clean vokal kullandığı o kısımda yaşamıştım. Benim için üçüncü bir örneği yok bu hissin. Bununla birlikte, çalışmadaki bu deneysellik unsuru “Hangin’ on a String” bestesi dışında her parçaya yedirilmiş durumda.

Böylesi küçük dokunuşların haricinde, çalışmanın deneyselliğini oluşturan ikinci boyut ise bünyesinde yer verdiği son derece yoğun saykodelik rock etkileşimleri. Bu çalışma başından sonuna değin sanki meskalin ya da LSD gibi bir uyuşturucunun etkisindeyken ilham perilerini avlamaya çıkmış bir grup adamın emeği gibi tınlıyor. Üstelik bu etkiyi vurgulamak için kullanılan melodilerde epey “astral”, “uzay-zaman” çağrışımları mevcut. Gitarist ikili Dan Rock-Brian McAlpin şapka çıkartılacak bir iş sergiliyorlar ve tam bu noktada albümün ağır topu/en iyi bestesi diyebileceğim “Into the Everflow”u anmam yerinde olur. Şarkının, bilhassa sonlara doğru aldığı hâl kesinlikle tecrübe edilmesi, ders olarak okutulması, örnek gösterilmesi gereken bir seviyede. Aşkınsal çağrışımlardan örülmüş bir müzik ve mantık kurallarının bir kenara bırakıldığı bir anlayıştan yazılmış şarkı sözlerine değin albümü ilmek ilmek işliyen bir “realite dışılık” söz konusu (sözler için ayrı bir paragraf açacağım). Dolayısıyla şimdi bizi; hem kendini yavaş yavaş açan, böyle derinlerden yükseliyormuş hissi veren, hem de içinde progresif ve saykodelik rock’ın deneysel anlayışlarını özgün bir metal yorumuyla birleştirmiş bestelere yer veren bir albüm karşılamış oluyor.

Sözlerden ve vokallerden bahsetmiş olduğum noktada albümü bir başyapıta dönüştüren üçüncü özelliği de vurgulamış oluyorum; Buddy Lackey (ya da sonradan ismini değiştireceği üzere Devon Graves). İtiraf etmek gerekirse sevenin seveceği, sevmeyenin de öyle kolay kolay sevmeye yanaşamayacağı bir vokal tarzı var sanatçının. Grubu dinlemeye başladığımdan bu yana, vokalistin performansına yönelik fikirlerim parçadan parçaya ilginç bir şekilde değişiyor. Ancak işi ilginç yapan şey de burası zaten; kendini yer yer sevdiren, hatta hayran bırakan; yer yerse kendisinden irite ettiren ama her durumda kulak verdirtmeyi başaran bir vokalist Devon Graves. Bu albüm nezdinde ise sesiyle beraber yeteneğini sergilediği en önemli kısım kesinlikle söz yazarlığı. Normalde şarkı sözleriyle nadiren arası olan ben, şarkıları; sözlerini takip ederek dinlediğimde enteresan bir tecrübe yaşadım. Sözlere kulak verilmediği takdirde “manasız ses değişimleri” olarak tınlayabilecek bazı kısımlar, aslında Devon Graves’in şarkılar içindeki deneyselliğe yaptığı katkılar olarak çok farklı bir mana kazanıyor. Bunun en güzel örneklerinden birini albümle aynı isimdeki bestede yer alan şu pasaj veriyor:

“And if we are here just to ease god’s sorrow
Lord come to me and I’ll ease your mind
Come to me cause I know it’s my only way out of this place
And I know it will come in time
Don’t take me away too soon
But please don’t be late for me”

Vokalistin bu kısmı söylediği yerde, sözlere dikkat kesilmek ile kesilmemek arasında kayda değer bir fark var. Bu yüzden albümü dinleyeceklere bir öneri olarak müziği sözlerle beraber takip etmenin, vokalistin ne yapmaya çalıştığını anlamamıza oldukça katkı sağlayan bir etki doğurduğunu söyleyebilirim.

Albümün sonraki basımlarında bonus parça olarak, Black Sabbath’ın Ian Gillan ile beraber kaydettiği “Born Again” albümünde yer alan “Disturbing the Priest” parçasının bir cover’ı da mevcut. Grubun, orijinal hâlinde kayıt kalitesi biraz kötü olan bu parçayı tertemiz bir şekilde kaydedip harika icra etmiş olduğunu da eklememde fayda var.

Sözün özü, Psychotic Waltz kariyerinin belki de en iyi işini “Into the Everflow”da ortaya koyuyor ve çalışmanın her bir anına özenildiği, büyük emek sarf edildiği de her hâlinden belli oluyor. Gerek yaşları, gerek üyelerinin farklı uğraşları, gerekse zaman faktörü sebebiyle grubun bir daha böyle niteliklere sahip bir çalışma ortaya koyması ihtimal dâhilinde gözükmüyor maalesef. Hatta “The God-Shaped Void”in ardından bir albüm daha yaparlar mı ondan bile şüphem var. Hâl böyle olunca, arada geriye dönüp diskografisinde inci gibi parlayan bu çalışmayı, ilk albümüyle beraber hatırlamak kalıyor geriye.

10/10
Albümün okur notu: 12345678910 (6.20/10, Toplam oy: 30)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1992
Şirket
Dream Circle Records
Kadro
Buddy Lackey: Vokal, perküsyon (8), sözler
Dan Rock: Gitar, klavye, piyano, perküsyon (8)
Brian McAlpin: Gitar
Ward Evans: Bas
Norm Leggio: Davul, perküsyon
Şarkılar
1) Ashes
2) Out of Mind
3) Tiny Streams
4) Into the Everflow
5) Little People
6) Hangin’ on a String
7) Freakshow
8) Butterfly
  Yorum alanı

“PSYCHOTIC WALTZ – Into the Everflow” yazısına 5 yorum var

  1. Boba Fett says:

    underrated amk

  2. arple says:

    oha puanı niye bu kadar düşük! tamam ben de 10 vermiyorum ama…

    Ahmet Saraçoğlu

    @arple, genel olarak yaklaşım böyle nedense. Yayınlanan tüm incelemelere 1 veren çok sayıda insan var. Bu durumdan şikâyet edenler dâhil. Çok bir önemi yok aslında ama nedense bu negatifliği seviyor insanlar. Enteresan bir durum ama böyle.

  3. Emir eline sağlık. Psychotic Waltz tam bir sevenin sevdiği grup. Çok iyi bir inceleme ve çok iyi bir albüm olmasına rağmen fazla ilgi çekmemesi de bu yüzden sanırım. Açık söyleyeyim ben bile yazıyı siteye koyarken bir an “Psychotic Waltz İngiliz değil miydi yahu?” tarzı bir şaşırma yaşadım, ki zamanında grubun tüm albümlerini defalarca dinlemiş bir insanım.

    Emir

    @Ahmet Saraçoğlu, Teşekkürler Ahmet abi övgü dolu sözlerin için.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.