# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
DREAM THEATER – Distance Over Time
| 03.03.2019

Gitarın intikamı.

Nazım Kemal Üre

Dream Theater’ın en sevdiğim yanlarından biri, her ne kadar genel tarzlarını korusalar da hiç arka arkaya benzer albüm çıkarmamış olmaları. Hatta neredeyse her albüm bir öncekine tepki olarak doğuyor gibi. Mesela Octavarium gibi progresif öğelerin ağır bastığı bir albümün daha düz metal olarak nitelendirebilecek “Train of Thought“tan sonra gelmesi, ya da Falling Into Infinity gibi daha hafif bir sound’a sahip albümün karanlık ve sert Awake’ten sonra gelmesi gibi.

Bu sefer de üç sene önceki vokal ve piyano ağırlıklı “The Astonishing“den sonra Dream Theater gitarların daha çok öne çıktığı, tüm grubun toplu şekilde yardırdığı ve metali ağır progu hafif bir albüm yapmış. Açıkçası beklediğimden çok daha iyi çıkan Distance Over Time, grubun kendi adını taşıyan 2013 tarihli çalışmadan sonra Mangini döneminin en sağlam albümü olmuş.

“Distance Over Time”ı “The Astonishing’den ayıran bir diğer nokta grupça yazım tarzına geri dönülmüş olması. “The Astonishing” tamamen Petrucci ve Rudess tarafından yazılmış iken “Distance Over Time”da eski günlerdeki gibi 5 kişi kendini günlerce stüdyoya kilitleyip bütün albümü beraber yazmışlar. Sonuçta da her elemanın ağırlığını hissettirdiği oldukça keyifli bir albüm ortaya çıkmış.

Özellikle gitar, davul ve bas performansı belki de son on yılın en iyisi. Sadece gitarın fazla dominasyonu yüzünden klavyeler biraz geriye düşmüş diyebilirim. Bundan dolayı da besteler ve albümün genel sound’u 2013 yılındaki albüm kadar çeşitli değil, şarkıların neredeyse hepsi “gitar” şarkısı. Bunda bir sorun yok tabii, hepsi de harika şarkılar. Fakat albümün kısalığı da göz önüne alındığında belki 1 ya da 2 tane daha melodik ya da progresif ögelerin ağır bastığı şarkı olabilirdi diye düşünüyorum. Albümde bu formata uyan sadece “Barstool Warrior” var, o da tadı damağınızda bırakıyor.

Distance Over Time’daki parça kalitesi beni olumlu manada şaşırttı. Albümün çıkmasından önce yayınlanan üç single, “Untethered Angel”, “Paralyzed” ve “Fall Into The Light” bence albümün en düz ve en az ilginç şarkıları. Kesinlikle kötü değiller ama çok fazla alışıldık Dream Theater numaraları içeriyorlar. Albümün asıl gücü geriye kalan altı şarkıda yatıyor. Özellikle son üç parça ile müthiş bir kapanış yapılmış. “At Wit’s End”’in introsu ve outrosu Dream Theater’ın yıllardır kaydettiği en iyi şeylerden biri. Petrucci’nin bu parçadaki performansı olağanüstü.

“Out of Reach” klasik Dream Theater balladların epey farklı, biraz Zachary Stevens dönemi Savatage tadı veren harika bir şarkı. LaBrie böyle parçaları müthiş yorumluyor. Son olarak “Pale Blue Dot” ile Mangini içindeki canavarı salmış. Uzun süredir ilk kez bir Dream Theater parçasında davulun şarkıyı sürüklediğini ve eşlik etmek yerine diğer tüm enstrümanları onu izlemeye zorladığını duyuyorum. Bence bu Mangini döneminde pek karşılaşmadığımız bir şeydi, o yüzden böyle bir parça duymak güzel oldu. Şarkının enstrümantal kısmındaki Metropolis’i andıran düzenlemeler de epey tatlı.

Prodüksiyon olarak da grup kendini toparlamış gözüküyor, özellikle bas ve davul tonunda bariz iyileşmeler var. Gitar tonu zaten kamyon gibi. Özellikle A Dramatic Turn of Events ve 2013 albümü ile arka arkaya dinlerseniz farkı çok net duyuyorsunuz.

Şimdi fark ettim, bu kritik sitedeki diğer Dream Theater kritiklerime göre epey kısa oldu. Grubun kendi adını taşıyan albüm, öncesindeki üç dört albüme fazlasıyla fark atan bir çalışmaydı, onun coşkusu ile yazıyı uzun tutmuştum. “The Astonishing” ise süper bir albüm olmasa da üzerine konuşulacak çok fazla şey olan şaşırtıcı bir albümdü, o yazı daha da uzun oldu. “Distance Over Time”da grup tarzının sınırları içerisinde yüksek kaliteli bir çalışma ortaya koymuş, ne eksik ne de fazla. O yüzden lafı çok da uzatmaya gerek görmüyorum. Dream Theater fanı iseniz albümü zaten geçen haftadan beri onlarca kez dinlendiniz ve büyük ihtimalle sevdiniz. Dream Theater takipçisi değil ama arada bir bakanlardansanız ise gönül rahatlığı ile albümü tavsiye edebilirim. Baştan sona akıl alan bir performans olmasa da, yer yer kendine hayran bırakan ve genelde de keyifle dinlenen bir performans var albümde.

Bakalım bir sonraki albümde nasıl bir yaklaşım olacak, döngü kendini tekrar edip daha yumuşak bir albüm mü gelecek göreceğiz.

8,5/10
Albümün okur notu: 12345678910 (6.84/10, Toplam oy: 45)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2019
Şirket
InsideOut Music / Sony
Kadro
James LaBrie: Vokal
John Petrucci: Gitar
Jordan Rudess: Klavye
John Myung: Bas
Mike Mangini: Davul
Şarkılar
01. Untethered Angel
02. Paralyzed
03. Fall into the Light
04. Barstool Warrior
05. Room 137
06. S2N
07. At Wit’s End
08. Out of Reach
09. Pale Blue Dot
10. Viper King” (Bonus)
  Yorum alanı

“DREAM THEATER – Distance Over Time” yazısına 33 yorum var

  1. ali says:

    Bir Dream Theater fanı değilim, dolayısıyla kendi albümleri-arasındaki bu kıyaslama hakkında bür şey söyleyemem ama “Distance Over Time”ın benim dinlediğim en Dream Theater’a benzemeyen albüm olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Paralyzed ve Out of Reach adeta birer Deadsoul Tribe şarkısı! Bu kadar yüksek profilli bir grubun, onlarca albüm sonra çok tanınmayan bir gruba öykünmesi beni çok şaşırttı. Keşke LaBrie de biraz Devon Graves’i andırabilseydi…

  2. Resen says:

    Albüm ne ara çıktı yaa? Dream theaterı takip etmeme rağmen dikkatinden kaçmış demekki.

    Bu arada M. Akerfeldt’in de yeni albümü çıkmış. İncelemesini yapacaksınız de mi?

    ali

    @Resen, ?

    Resen

    @ali, valla bilmiyorum, googleın yalancısıyım. Bana mikael akerfeldt in one isimli yeni albümü çıkmış dedi. Ben de şaşırdım

    TCTFGTB

    @Resen, Hocam spotify’da buldum albümü. 3 tane şarkı vardı akerfeldt music diyordu ama a harfinin üzerinde yuvarlak yoktu. Başka bir şirket/label gibime geldi. Google’da bu yüzden mala bağlamış olabilir. Reddit’e de baktım yok diyorlar
    Bir şarkı dinledim synthpop gibi bir şeydi. Yine trollendik :(

  3. deadhouse says:

    Umudumu epeydir yitirdiğim ve takip etmeyi bıraktığım gruba son bir şans vereyim dedim. Pişmanlık duyuyorum. Karaktersiz şarkılarla dolmuş albüm. Images and Words’ün kötü bir kopyası. Albüme 5 James Labrie’ye 1.

  4. Melkor says:

    Son zamanlarda dinlediğim en sıkıcı albüm filan galiba. Bu alıştığımız memur dt sıkıcılığı gibi de değil bambaşka bir seviye.

  5. Godless Killing Machine says:

    Değil bu albüm, DT’nin kariyerinin kalanında yapacağı albümlerin toplamı 10 üzerinden 8.5 almaz.

  6. Ahmet Er says:

    Kritik için teşekkürler.
    Her çıkan albümü, grupların en iyi albümüyle kıyaslarsak dinleyecek albüm bulamayız. Albüm gayet güzel bir albüm, keyfini çıkarmak lazım. Sonuçta ortada bir emek var.

  7. Ytse Jam says:

    Bir rivayete göre “Room 137″ isimli şarkıyı gece 1′de başlayarak 37 kere dinlerseniz, portnoycuların ağlamasını duyabilirsiniz. Gerçi dinlemeseniz de duyabilirsiniz, Portnoycular 2010′dan beri ağlamak ve Mangini’ye sallamaktan başka bir şey yapmıyor çünkü.

  8. cotard delusion says:

    Demek hala Labrie’yi bir saate yakın süren bir albüm boyunca dinleyebilen var.

  9. Fido says:

    nerde eski kalite gibi klişe konuşucam belki ama haklıyım be abi..
    Scenes from a memory ,a change of seasons, Six degrees of inner turbulance ve nicesindeki kalite yok yok yok… sözlerin rezilliğine gel untetered angel .. falling into darkness miş ebesinin şeyi..Evanesence gibi söz yazmak nedir lan ?
    kendine hiç mi sormadın…Where did we come from? why are we here?
    sound yine çok yapay..davullar halen daha %75 sampling %25 akustik harmanlanmış gibi(Bu konuda her iddaya girerim min %75 sampling) James vokallerini son zamanardaki diğer albülere göre daha başarılı buldum..ama hala eh diyorum. 90′lardan beri takip ettiğim bayılarak dinlediğim canım grubum DT’a şimdi bakınca sound zenginleştirmek adına bol gate’li gitar ve davullar reverb manyağı yapay stadyum soundu..ve yazılan paçoz sözlerden oluşan zorla çıkartılmış ticari albümden başka bir şey göremiyorum:)
    Falling into infinity ,octavarium vb albümlerin doğal kayıt sıcaklığından zaten çok uzağında kaldılar ..

  10. Drone says:

    Bu dream theater’ı beğenmeme, teknik mastürbasyonu bulma, her çıkan albümünü eskisi ile kıyaslama olayını tamamen egosal buluyorum. Gitarını alıp uslu uslu Take the Time’da çalamıyordun, Lie’daki soloları da atamıyordun, Dance of Eternity’deki şarkı yapısını da çözemiyordun. The Enemy Inside’ı da doğru düzgün çalamıyorsun, In the Presence of Our Enemies’i de çözümleyemiyorsun (mussorgsky atfını yakaladıysan şarkıda tebrikler %1′ini falan görmüşsün). Büyük ihtimalle pale blue dot’ı da calabilecegin grup arkadaşların hiç olmayacak. Belki de fade into the light’ın 5/4′lük kısmını hiçbir zaman calamayacak kadar yeteneksizsiniz. Ben de seviyorum extreme metal, black metal falan ama objektif olarak o grupların herhangi birini bu heriflerden üstün tutmak da ne bileyim biraz şeyliktir. Bir dream theater kimliğine aykırı şarkılar diye eleştirmiyorlar mı? Dream Theater’ın hiçbir zaman kimliği olmadı. Dream Theater birden fazla grubun birden fazla teknik ve progresif unsurunun çok başarılı bir biçimde sentezlenip icra edildiği, scenes from a memory, six degrees of inner turbulunce cd2 ve the astonishing hariç (bir de anonymous alcoholics suite) her albümdeki her şarkı birbirinden bağımsız ve ayrı yapılarla oluşturulduğu bir gruptur. Hiçbir zaman özgün olmadılar yaratıcılık bağlamında, özgünlükleri sentez yetenekleri ve teknik-duygu kombinasyonunu tutturabilmelerinden geliyor (büyük oranda petrucci ve de portnoy, moore idi, rudess o işi biraz bozdu, mangini hâlâ ayrık otu gibi). JP dediğiniz herif The Looking Glass’te modern Lifeson’culuk da oynar, Erotomania’da Nintendovari solo da atar neoklasik esintiler de sunar, Anna Lee’de Brian May taklidi de yapar, Trial of Tears’da jazz fusion’a yaklaşan solo da atar, As I Am’i 4 tane Dimebag Darrell gücünde rahat rahat icra eder, through her eyes’da gilmourvari bir biçimde de icralarda da bulunur. Felsefede Hegel neyse gitarda da Petrucci o, herif 70 ve seksenlerin gitar ansiklopedisini yalamış yutmuş kendi matematik zekası, icra kabiliyeti ile de müthiş noktalara getirmiş. Modern gitar bağlamında son iki albümde yaşadığı düşüşten sonra da cayır cayır kendini yenileyerek albüm yapmış. Çok beğendiğim Paul Gilbert’a Marty Friedman’a bakıyorum veya Loomis’e yok bunu yapabilen. Hans Kelsen’in normlar hiyerarşisine göre piramidin en tepesi şu an Guthrie, onun altına da Vai, Satriani vb, Petrucci gelir çok net. Bu albümdeki Discipline sonrası King Crimson esintilerini göremeyen lütfen diskografisini kontrol rdip öyle yorum yapsın. Aksi halde öznel ama özsüz ve keyfi yorumlar yapıyorsunuz.

    Ouz

    @Drone, Bu kadar iddialı ifadeler kullandığına göre hem bayağı yeteneklisin hem de bahsettiğin şarkıyı çalabileceğin bir grubun var. Ülke şartları düşünüldüğünde imrenmedim dersem yalan olur. İmkanımız olsa da solo ya da grup halinde DT icralarınızı dinlesek/izlesek.

    Öte yandan, yorumundan hareketle neredeyse kimsenin grup/albüm hakkında fikir beyan etmemesi lazım. Sence bu, grubun icra ettiği sanatı savunmak adına hakikaten olumlu bir yorum ve yaklaşım mı? Yanıtın, “bu benim kişisel görüşümdür” çerçevesinde seyredecekse, diğer arkadaşların yorumlarını da aynı çerçevede değerlendirmeliyiz ve mevzuyu, bu denli abartmamalıyız derim. Yok, yanıtın farklı bir düzlemde olacaksa elbette dinlemek isterim. Bunu, bahse konu parçadaki Mussorgsky “atfını” yakalayamamış, yine bu eserdeki %100′lük bölümün çözümlemesini merak eden ve çok vaktini almayacaksa senden anlatmanı rica eden fanî bir DT fanı olarak soruyorum.

    Melkor

    @Drone, Ay kıyamam ya. Kafalara bak kafalara. Onu çalamıyorsunuz bunu söyleyemiyorsunuz. Ulan biz dinleyiciyiz zaten. Bu albüm aşırı düzeyde sıkıcı bir albüm. Ayrıca felsefe de hegel şarlatan, diyalektiği ise zırvanın önde gidenidir onu söyleyeyim. Son zamanlarda gördüğüm en saçma karşılaştırma ve bu kadar uzun bi boş yapma görmemiştim. Şu yoruma cevap yazdığım için hicap duyuyorum aq.

    Drone

    @Melkor, ay kıyamam ya, kafalara bak kafalara. Kardeşim albümü sıkıcı bul ya da bulma ama değerlendirmenizde bir nebze objektiflik olsun diye yaptım o kadar ‘boş’u. Aynı şekilde felsefede de Hegel’in şarlatan ya da zırva diyalektik suçlusu biri olmasına göre değil felsefe tarihindeki yeri ile kıyas yaptım. Kierkegaard da çok büyük Hegel karşıtlarından biridir ancak Hegel olmasaydı bir felsefesi olamayacak kadar da Hegel’e bağlıdır. Petrucci özelinde de durum bu. Hegel de ansiklopedik bir filozof idi, petrucci de neredeyse öyle biri. Hegel’in şarlatan olup olmaması konusunda da bu kadar tutucu olma. Olgusal bir gerçekliğe yol açmadığından bilim insanlarının öfkesini yansıtan bir söz o. Ben de şahsen tanrının oluş halinde olması fikrini anlayamıyorum ancak madem bu kadar iyi biliyorsun senden de bir Hegel diyalektiği eleştirisi duymak isterim. Öbür türlü sağdan soldan duyduklarını tekrar ediyorsun ‘aq’

    bond 0,07

    tanrının oluş halinde olmasını anlamıyorsunuz, müzikten anlamıyorsunuz… ama sürekli konuşuyorsunuz. küçümsemiyorum tabi, sadece tespit.

    Drone

    @bond 0,07, diğer tespitlerinizde de aynı başarıyı sürdürmeniz dileğiyle.

    Marvin Yanbasanyan

    @Drone,
    Öne sürdüğün argümanları nereden tutsak elimizde kalıyor maalesef. “Eleştiriler öznel” diyerek eleştirileri baltalamışsın. Eleştiri dediğin zaten öznel değerlendirmedir; materyal olarak nesnel yargılar, bilgiler ihtiva edebilir pek tabii; fakat son kertede sanat mefhumu çatısında ele alınan ürüne dair yapılan bir eleştiri, değerlendirme her zaman özneldir. Merhum Siskel ve Ebert’a gidip “Siz kimsiniz lan Coen Biraderlerin filmini beğenmiyosunuz şerefsizler, siz o kuşun denize daldığı sahnedeki referansı anlayabildiniz mi ki hadsizler!? Bana filmin alt metnini anlat, teknik tahlilini yap; onun haricinde filmin sende ne uyandırdığını dinlemek istemiyoruz” demek gibi bir şey bu. Tez yazılmıyor bu sitede. Gördüğün gibi kritiğin sonunda not veriliyorken nesnellik beklemek ne derece mantıklı, hele ki bunu müzik üzerine tartışılan bir platformda beklemek? Yazının altına da yorum giriliyor, makale girilmiyor.

    Gelelim Musorgski atfına… Musorgski atfı? Hahahaha… Bakın beyler net konuşuyorum: Symphony X dinlerken Romeo’nun Bartok’a, Bach’a, Verdi’ye, Holst’a, Mozart’a yaptığı referansları göremeyenler; Opeth’in son albümünü dinlerken Chrysalis adlı parçanın Gentle Giant, Jethro Tull, Blondie, Bonnie Tyler gibi isimlerle çalışmış Chrysalis Records’a, The Wilde Flowers’ın Caravan’a, Persephone’un Jimi Hendrix’e, bir önceki albümdeki Goblin’in aynı isimdeki İtalyan prog rock grubuna referans olduğunu göremeyenler; 76 Bayern Münih kadrosunu ezberden sayamayanlar ve Zidane’ın Leverkusen’e attığı golde havaya uçmayanlar siktirsin gitsin bu siteden. Sanırım doğru yaklaşım bu şekilde olmalı bu arkadaşa göre. E bu referansları ben gördüm, anladım ama Sorceress’ın kötü bi albüm olduğu gerçeğini değiştirmedi bunlar. O referansları bilmeyen adamdan farklı bi şarkı mı dinliyorum? Hayır. Yine kötü, yine kötü. The Divine Wings of Tragedy ya da V’ı dinlerken yukarıda yukarıda saydığım referansları görememiştim ama gayet beğenmiştim albümleri. Daha sonra onları farketmem hiçbir şeyi değiştirmedi, ne artı ne de eksi yazdı; hala çiçek gibi albümler. Bahsettiğin referansı ola ki görmüş olsaydım bu Systematic Chaos’u iyi bi albüm mü yapacaktı? Hayır. Buraya böyle az bilen adam özgüveniyle gelip “Musorgski’ye atıf” şeklinde “olum var ya, ben çok şey biliyorum, siz bi sikimden çakmıyosunuz” alt metniyle caka satarak sadece kendini komik duruma düşürüyorsun.

    “Albümü beğenmedim, çünkü çalamıyorum” bunu gerçekten söyleyen adamın ruh sağlığından şüphe ederim. Bunu diyecek pek insanın olmadığını, zaten beğenmeyenlerin de dayanağının bu olmadığını düşüncesindeyim. Michael angelo’yu beğenmiyorsan onun kadar hızlı çalamadığın içindir, kötü müzik yaptığını düşünmeye hakkın yok. Bu nasıl bi niyet okuma, ne saçma bi zan? Beğenmiyorsan çalamadığındandır… The Enemy Inside’ı da, Enigma Machine’i de, Illumination Theory’i de çalabiliyorum ama self-title albümünü vasat buluyorum. Fatal Tragedy’i ilk dinlediğim zamanlar hastasıydım parçanın ama solosu imkansız gelirdi gözüme, beceremem zannederdim. Bugün gözüm kapalı çalabiliyorum ve değişen bir şey yok, hala hastasıyım parçanın. Çalıp çalamamam dinlediğim müziği değiştirmedi. Kaldı ki zaten Petrucci’nin de çoğunlukla “Lan şöyle bi solo yazıyım da uğraşsın dursun, çalamasın ibneler” minvalinde bi yaklaşımı olmuyor, genellikle böyle bir yaklaşımı olmadığı için iyi bir müzisyen diyoruz zaten. Bu şovu yaptığı olmuyor mu? Konserde Space-Dye Vest’i alakasız bi mindless shreddingle bitirdiği oluyor ve tabiri caizse at sikine konmuş kelebek gibi duruyor o solo orada. Bunu kayıtlarda yaptığı da oluyor. “Petrucci yaptıysa ya beğenirsin ya da anlamamışsındır” gibi bağnaz bi takıntı hastalıklı bi bakışın ürünü.

    “Herhangi bir ekstrem metal grubunu bu gruptan üstün tutan da ne biliyim biraz şeydir.” Nedir? Bunu söylemenin sebebi senin perspektifinin dar olması olabilir mi? Nitekim DT o “üstün” ünvanını kaybedeli çok oldu. DT neyi iyi yapıyordu? Her albümünde yeni bi’ sound’la mevcut materyalleri kimliklerini kaybetmeden yorumlamalarıydı. Octavarium’dan beri de bunu yapabildiklerini düşünmüyorum. Bugün Haken, bu DT’nin zamanında iyi yaptığı dediğim şeyi artık DT’den daha iyi yapıyor. Yenilikçilik desen bugün taze bir Mastodon albümündeki yenilikçiliğin zekatını taze bir DT albümünde göremiyorum açıkçası. Zaten DT’nin asli olarak inovatif bir tavır takındığını hiç düşünmedim. Gerçi kendileri de diyor bunu. Teknik desen zaten DT’den önce de çok daha teknik gruplar vardı, hala sayamayacağım kadar çok var. Ve saire, ve saire… Ararsak her açıdan Dream Theater’dan daha üstün gruplar bulabiliriz lakin beyhude bi çaba olur bu, çünkü sidik yarıştırmanın ne gereği var? Böyle başıboş ve mesnetsiz bir şekilde kutsiyet atfedip “eleştirilemez”, “üstün”, “en iyisi” şeklinde tasavvur etmek ergence bir hezeyan oluyor.

    Son olarak: progresif müzik icra eden hemen hemen her müzisyen birçok farklı kaynaktan besleniyor, bunu yapan tek kişi Petrucci değil ve onun bunu yapabilmesi bizim onu beğenmeme hakkımızı elimizden almıyor. Bu gözler Allan Holdsworth’un eleştirildiğini bile gördü, “Onun gibi çalamadığın için beğenmiyosun” demek aklıma gelmedi tabii.

    Normalde yorum girmek pek huyum değildir, hatta sanırım 2. yorumum bu. Ama böyle pretentious tipleri görünce dayanamıyorum. Ha, bir de Hegel-Petrucci rabıtasının altını doldurabilene 10 kavanoz bal ve baba yadigarı Les Paul’u veriyorum.

    Drone

    @Marvin Yanbasanyan, verdiğim refeeranslar grubu eleştirilemez kılmak için değil eleştirilerin kapsayıcı olması adına idi. Siz kimsiniz de eleştiri yapıyorsunuz değil yapılan eleştirilerin arkasındaki dayanağın bir parçasını gösterebilmek için idi. Symphony X hakkında bir albümlerini dinlemek dışında çok bir işe girişmemis olsam da Sorceress albümünü çok iyi yakalamışsın tebrik ederim. Öznel olarak ben de Dream Theater’ın Octavarium ile başlayan sürecini çok beğenmiyorum (U2 ve Muse öykünmeleri hasebiyle) ancak ya teknik mastürbasyon, Images and Words diyerekten dosyayı kapatmak yerine adamların bir altyapı ve arka plan sahibi olduğunu kabul edip onları da göz önünde bulunduruyorum. Çok vasat 2-3 albümleri var, sözleri ölçüye uyarlayabilmek adına saçma denebilicek sözcük tercihleri var (bkz count of tuscany) ancak totalde adamların hakkı bu eleştiriler değil işte. Mastodon’un Leviathan, Blood Mountain ve Crack the Skye hariç ne kattığı tartışılabilir bence (once more ’round the sun albümlerini çok sevmeme karşın). Baba yadigarı Les Paul’un sende kalsın ancak on kavanoz bala talibim

    Mikel

    @Marvin Yanbasanyan, sorceress çok iyi bi albüm.

  11. Drone says:

    @Ouz, icra edebildiğim parçaları olsa da yukarıda sıraladıklarımın hiçbiri bunlardan biri değil(bilerek böyle bir tercihte bulundum, çalabildiklerimi seçseydim nesnel olmazdı, tab kullanarak çıkarttıklarımı da “çalabiliyor” saymıyorum)ülke şartlarında da hiçbir sıkıntı yok Özgür Abbak, Cenk Erdoğan, Bilal Karaman, Volkan Öktem, Çağrı Sertel bu memleketin insanları. CHP eski milletvekili Emrehan Halıcı’nın çıkıp da Dennis Chambers’ın extraction’ını kalitesi yaklaşır biçimde icra edebildiği bir yer burası . Benim meselem eleştirilerin oldukça öznel ve keyfiyete dayanıyor olması. Çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında kendi müziğimizden uzaklaştırıldık ve o konuda bir akıl inşamız yok artık. Dolayısıyla yaptığımız yorumlar temelsiz, sezgisel oluyor. İfadelerin sana iddialı gelmesinin benimle değil okuma ve anlama kültürün ile de birebir alakası var. Yanıtım kişisel görüşüm değil, DT’nin bilhassa Petrucci özelinde -progressive yahut terakkiperver- müzik tarihinde ne yaptığı, konumunun ne olduğu ile alakalı. “Grubun icra ettiği sanatı savunmak adına” demişsin. Yaptıklarını sanat olarak gördüğümü kim söyledi? Rock ve metal özelinde çoğu projenin, grubun, kişinin ortaya koydukları müzik olsa da sanat olmayı başaran ya da yaklaşan çok az. Benim dinlediğim ve sanat eseri olarak nitelendirebileceğim son şey sanırım Mgla’nın Exercises in Futility’si. Prog özelinde ise Jethro Tull, Pink Floyd, KC, Renaissance, King Crimson ve Van der Graaf Generator neredeyse aşılamıyor. Scenes From a Memory taş gibi albüm mesela ama konsepti The Wall veya Thick as a Brick albümlerinin yanında Sarah jio kitapları gibi kalıyor. İn the Presence of Our Enemies part ii’yi buradan anlatmaya kalkışmam ikimiz için de yararsız olur ancak Mussorgsky’nin The Night on a Bald Mountain’ine verilen selam Petrucci’nin solosunun girişinde. Dediğim gibi ifadelerimde bir iddia taşımıyorum. DT şöyle über böyle müthiş gibi bir iddiam yok. Misal ben de Genesis, The Who falan sevmem ancak yaptıkları katkıyı yadırgayacak kadar da keyfiyetimle ileri gitmemeye özen gösteriyorum. Jim Morisson benim için neredeyse dehadır, Ray Manzarek de gerçekten çok özel bir akıldır ancak The Doors’un müziğine yer yer katlanamıyorum. Bu tamamen benden kaynaklanan bir şey. Ulaşamadığım ciğere mundar demiyorum, göremediğim detayı küçümsemiyorum. Ancak kendimi bildim bileli Dream Theater’a yapılan eleştirilerin temelinde de bunların yattığını düşünüyorum.

    Raddor

    @Drone, peki ya Black Flag?

    Drone

    @Raddor, bir tek damaged albümlerini dinledim, hakim olduğum, çok beğendiğim ve de sonuç olarak üzerinde kapsayıcı bir yorum yapabileceğim bir grup değil

    Raddor

    @Drone, şöyle bir Punk vs Progressive yapayım dedim Black Flag örneği ile :) Yani demek istediğim şu aslında. İlk yorumdan anladım ki; bir müzik ne kadar bol nota, teknik, matematiksel vuruşlar, karmaşıklık ve pek az müzisyenin icra edebileceği bir içeriğe sahipse o kadar iyidir. Yani o zaman Ramones, Ac/Dc, ZZ Top, Black Flag, Motörhead(haşa diyorum) beş para etmez gruplar. Fakat işte ben tam tersini düşünüyorum. Abi bu kadar şeyi yapıyorsan bir müzik içinde, zaten ortaya kendiliğinden iyi bir şey çıkması lazım. Yine de bu kadar çeşitliliğe, tekniğe, progresifliğe rağmen ortaya ortama dinlenesi bir şey çıkıyorsa işte bu başarısızlık. Bence asıl zor olanı zaten herkesin kullandığı 4/4′lük ritmin üzerine iki akorla harika bir şey besteleyebilmek. Herkes 2-3 akorla bir şeyler yazabilir, bu kolaya kaçmaktır. Fakat bu kadar sınırlamayla kitleleri harekete geçiren, harika besteler yapabilmek de bence başka türlü müthiş bir müzisyen zekasıdır. Sadece 4 akorla dünya müzik tarihini değiştiren Kurt Cobain’i düşünün. Çoğumuz dört akor basabiliriz. Fakat kolay olsaydı hepimiz kendi Smells Like Teen Spirit’imizi yazar, müzik tarihine otururduk. Yani sadece, zor icra edilebilir ve teknik olmanın bir müziği kendiliğinden yüce yapması fikrine katılmadığımı belirtmek istedim. Umarım agresif bir yorum olarak algılanmaz bu yazdıklarım. Öyle olursa birbirimizi müzikten soğutmaktan başka bir işe yaramaz çünkü. Ne beğeniyorsak keyifle dinlemeye devam edelim, muhabbeti de tuzu biberi olsun sadece.:)

    Bu arada bu yazdıklarım albümden bağımsız. Bence Distance Over Time hiç de fena bir iş değil. Grubun daha sert, gitar odaklı, hatta hafif djent hissi veren bu yeni tarzını bayağı hoş buldum.

    Drone

    @Raddor, vallahi katılmamam elde değil söylediklerine. ancak progresif=zor müzik denklemi de her zaman tutmayabiliyor. Öyle de bir fikrim yoktu halbuki. Emerson, Lake and Palmer’ın Lucky Man’i mesela. Veya çok bilindik Epitaph’ta öyle zor bir yapıya sahip değil (şan tekniği konusunda bilgisizliğimden kaynaklı şüphelerim var vokaller konusunda). Punk’a olan aşinalığım Dead Kennedys’ten öteye pek geçemiyor ne yazık ki. Protest nitelikli şarkılar dinlemek istediğim zaman 68 kuşağı Dylan vb. kendime çok daha yakın buluyorum. Dream Theater özelinde bu kadar yazmak yerine atasözü yazıp kapatabilirmişim olayı en başta onu fark ettim. “Yiğidi öldür, hakkını ver” bütün dediklerimin özeti.

    deadhouse

    @Drone, Dinleyici ile müzisyeni ayırt edememişsin. Dinleyici her daim dinlediği müzisyenin ona haz vermesini ister. Iyi bulsak neden olumsuz yorum yapalım çok saçma bu söylediğin. Ciddiye alınacak şeyler değil. Burada söyledin başka yerde söyleme.

    Drone

    @deadhouse, şimdi gündüz gözüyle bir daha bakınca dinleyici-müzisyen ayrımını çok ince çizgiye çekmişim evet doğru. sonuçta dinleyici olabilmenin de safhaları olduğunu söylemek mümkün. ancak haz olayına pek de katılmıyorum. Misal Scott Walker’ın The Drift’inden haz alıyorsak sanki biraz problemli olur :) müthiş bir çalışma ama. Ciddiye alınıp alınmaması gerçekten derdim değil çünkü ben de bu sitede yapılan her yorumu ciddiye almıyorum. Neyi nerede yazıp söyleyeceğimin otoritesi de sana değil bana ait. Haz veren iyidir, iyi olan şey güzeldir, vesaire vesaire diye gidersek o iş çok sakat olur diye düşünüyorum. O ayrımları biraz daha kategorik olarak ele alıyorum ben.

    Ouz

    @Drone, Öznel olmamak adına gösterdiğin özen ve çabayı, daha ilk cümlende rafa kaldırdığını belirtmek isterim; bir parçayı çalabilmek demek, çalabilmek demektir, şarkının tab ile çıkarılıp çıkarılmaması neticeyi değiştirmez, öyle değil mi? Ülke şartlarından kastım profesyonel olarak müzikle uğraşanlara dokundurmak veya bilmem kaç yıl önce yaptığı milletvekilliği süresince hangi derde nasıl derman olduğu konusunu uzun uzadıya tartışabileceğimiz ve milletvekilliği sayesinde hala milletvekili emekli aylığı alan, dert üstü murat üstü insanların icra kabiliyetlerine vurgu yapmak değildi. O konforla Bach’ın ya da Liszt’in tüm eserlerini tek oturuşta çalsa da beni ırgalamaz açıkçası. Beri yandan sen de buraya takılan ve kendilerince yorum yapan arkadaşların -pek azı müstesna- profesyonel müzisyen olmadığını biliyorsundur diye düşünüyorum, en azından böyle düşünmek istiyorum; aksi halde okurun müzisyen olup olmamasına göre yorumlarına değer atfedeceksen, sana başarılar dilerim.

    Yapılan eleştirileri öznel ve keyfi bulmanı, müziğimizden uzaklaştırılma konusuna ve akıl inşasına bağlamana anlam veremedim açıkçası. Kaldı ki “kendi müziğimiz”den kastettiğin de bir muamma esasında, bağışla beni. Cumhuriyetin ilk yıllarında uzaklaştığımız müzik Osmanlı’dan gelen eserler mi? Eğer öyleyse Osmanlı zamanında üretilen eserlerin pek çoğunun Bizans etkilenimli eserler/Bizans yapıtları olduğunu anımsatmak isterim; bu bilgi ışığında “kendi müziğimiz” ifadesi bana kalırsa boşa düşüyor ve “biz kimiz?” sorusuyla karşı karşıya geliyoruz; Dream Theater albümüne yorum yazmak için insanlardan beklediğin yeterlilik de buradan hareketle önemini yitiriyor.

    Dream Theater’ın yaptığını sanat olarak görmemen, bir önceki cümlendeki “Yanıtım kişisel görüşüm değil,” kısmıyla çelişiyor, müzik eserini sanat olarak görüp görmemen seni bağlar, verilen eser kurallı da olsa kuralsız da olsa sanat kapsamına girer. Bahse konu progresif gruplarının da kime göre neye göre aşılamadığı da yine muamma. Böyle bir çıkarım yapabilmen için dünyadaki tüm progresif rock gruplarının külliyatını taraman lazım ki bu pek mümkün değil gibi.

    In the Presence of Enemies P2 parçasını da Mussorgsky’nin bahsettiğin eserini de biliyorum ancak bence bu bir selamdan ziyade bir benzerlik. DT parçalarında bunun gibi şeylere denk gelmek kolay; mesela Metropolis P1’in 4:42’sindeki kısımla Vinnie Moore’un Pieces of a Picture parçasının 1:49’undaki bölüm yapısal açıdan birebir örtüşüyor. Ama bu “Petrucci, Moore’a selam çaktı” ya da “onun parçasına atıfta bulundu” demeyi gerektirir mi, tartışılabilir. Atıf olarak nitelendirdiğin unsur, Marduk’un Glorification of the Black God parçasındaki gibi olsaydı atıf olarak kabul edebilirdim ama bu denli belirginlikten uzak bir durumun yine kişisel görüşün ve şarkıların sana hissettirdikleriyle ilgili olabileceğini düşünüyorum. Ben parçayı anlatmanı da arzu ederdim şahsen, hepimizin müzik adına birbirinden öğrenebileceği bir şeyler vardır ekstradan ki belli belirsiz Mussorgsky bölümü, ilgili parçanın %1’lik kısmına tekabül ediyorsa geri kalan %99’un nasıl bir cevher içerdiğini öğrenmeyi çok isterim.

  12. deadpig says:

    gideri var, kayıt çok iyi bence.

  13. Drone says:

    @Ouz, senin özelinde değil de diğerlerinden aldığım kısa, kestirip atan dönütlerden sıkıldım ve hiçbir şey yazmamayı da düşünüyordum. ancak seninle yukarıdaki konular hakkında oturup konuşmak isterdim vakitlerimiz müsaitse eğer ,bilhassa müzik ve akıl inşası konuları hakkında(nerenden sallıyorsun diyecek olursanız barocco-düzensiz inci- olarak tabir edilen müzik öyle rastgele notalara basılarak icra edilen bir şey değilmiş -ben de yeni öğrendim ve hâlâ araştırıyorum-, olayın Descartes’in kartezyen tanıtlamasından başlayan sürece kadar giden bir kökü varmış). Önceki Candlemass kritiğinde de birtakım olaylar dönmuş ben onu görmemiştim. Niyetim oradaki eleman gibi bir infial yaratmak değildi. Bir parçanın notalarını ekrandan görüp basarak çalmak da eksik bir olay. Ben onları çıkarım çalarım gibi bir iddiada bulunulabilir ancak arka planda neler döndüğünü anlayamadıktan sonra (bu sadece gitaristlik özelinde de değil maalesef) buba icra etmek demek çok doğru olmuyor maalesef. Kimseyi yaralamadan (yani sanatla haşır neşir olmak da kimseyi bir yerden üstün kılmıyor ancak öyle mi anlaşılmış algılayamadım) sanat adına örnek vermeye çalışacaksam Recep İvedik de kamerayla çekilmiş, senaryosu, diyalogları olan bir şey. Tarkovsky’nin Ayna filmi de öyle. Bunu kıyasen müziğe de uygulayabiliriz diye düşünüyorum. Prog özelinde de kendime güvenebileceğimi düşünüyorum eğer görüşebilirsek. Öbür türlü yaptığın biraz da fallacy of red herring’e giriyor bence. Buradan aksini yazınca bazı insanlar zevk ve beğenilerine hakaret ediliyormuş, küçük görülüyormus gibi algıladılar sanırım ancak niyetim objektif bir çerçeve teklifinde bulunmaktı ki mesele çok başka yerlere gitti. Misal Kendrick Lamar’ın Damn albümü Pullitzer ödülü almış açıkçası bir halt anlamadım. Bu ne benim ne ödülü veren jürinin ne hasta bir rap dinleyicisinin ne de belki de rapten hiç anlamayan babamın, babanın değerini düşürür bir şey. Dediğim gibi uygun bir yer ve zaman tutturabildiğimizde bu konuları konuşmayı ben de isterim ancak anlattıklarımdan nasıl cevherler bulursun veya cevher olmaya değer bir şey bulur musun bilmiyorum. Parmakla ay gösterildiğinde aya mı yoksa parmağa mı bakıyorsun o da önem taşıyor tabii. Ancak uzunca yazmak zahmetinde bulunduğun için de ayrıca teşekkür ederim.

    Ouz

    @Drone, Teklifin için teşekkür ederim, bir gün bu şekilde de görüşür bu konuları masaya yatırırız umarım. Ama o zamana kadar buralarda fikir alışverişi yapmayı da sürdürebiliriz tabii.

    DT ve benzeri gruplarda tablara veya videolara başvurmak bence icra konusunu iyileştirmek adına yer yer mecbur olunan bir şey. Ben de grupla ilk tanıştığım zamanlarda GuitarPro karşısında saatlerim geçirdim, klavye karşısında saatlerimi seve seve feda etim, hatta Jordan Rudess’ın stüdyo videolarını yavaşlatarak izledim, tam olarak ne yaptığını çözemedim falan. Müzik eğitimim yok ama algılayabildiğim her melodiyi/rifi/soloyu çıkarabiliyorum. Ancak DT gibi karmaşık unison/sololu parçalara imza atan grupların işlerinde teker teker notaları çıkarabilmek, salt kulakla mümkün olamıyor. Olduğunu düşündüğün yerde de yanlış yapmış olabiliyorsun, bunu Octavarium’u kulakla çıkarmaya çalışırken çok yaşadım. Kısacası, tabla ya da tabsız, bence yine de önemli olan icra edebilmek. Arka planda neler döndüğünü, müzisyenin kendisi ve belki de hakikaten uzman müzikologlar çözer, eğer arka plandan kastın buysa.

    İnsanoğlu bir şeyleri sınıflandırma yoluyla daha iyi idrak ediyor ve sanat dallarını da sınıflandırmaya biraz da bu nedenle sınıflandırıyoruz sanırım. Recep İvedik, evet, sana bana göre berbat bir yapımdır fakat Recep İvedik filminin başarısız (burada da kime göre neye göre mevzusu devreye giriyor elbette) bir film oluşu, onu, sinema adına verilmiş bir sanat olarak değerlendirmemiz gerektiği gerçeğinden uzaklaştırmıyor. Ben sana daha süper bir örnek vereyim; Ajdar Anık. Herifle bayağı dalga geçtim zamanında, hala da denk gelirsem çok gülerim yaptıklarına ettiklerine ama adam müzik olarak nitelendirilen sanat türünde beğenelim veya beğenmeyelim bir şeyler üretti.

    Red herring tanımlamana çok katılmıyorum, ben sadece anlattıklarından yaptığım çıkarımlar doğrultusunda ve mantık çerçevesinde sorular sormaya gayret ediyorum. Tüm bu yazdıklarımdan parmağa mı parmağın gösterdiği yere mi baktığımı da gösterebilmiş olmayı temenni ederdim; daha yolumuz var demek ki.

    Uzunca yazdıklarımı zaman ayırıp okuduğun ve yanıtladığın için asıl ben teşekkür ederim.

  14. bayjird says:

    Ooo DT’nin albümü çıkmış; dahası kavgası da çıkmış..

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.