# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
AT THE GATES – To Drink From the Night Itself
| 21.05.2018

Doksanların zehriyle yırtınan, çırpınan, içimizi dağlayan bir melodik death metal başyapıtı.

Malmö’den yola çıkan tren kararlı adımlarla ilerliyordu. Hava kararmıştı, yorgundum. Dışarıda neler olduğunu görmek istiyordum ama maalesef; zifiri karanlıkta ilerliyorduk.

İstasyona vardığımızda saat 00:00′ı geçmişti. Ne kalacak yer ayarlayabilmiştim, ne de bunu yapabileceğim açık bir turist bürosu vardı. İstasyondan dışarı çıktım. Yıllardır dinlediğim; sadece müziğe değil, hayata olan bakış açımı değiştiren gruplardan bazıları buradan çıkmıştı, buralarda yürümüştü, bu peronlarda tren beklemişti.

“You walk through what is me
Stare blind – cannot see
Your thoughts flee to a different land
They are free, but you are bound”

Haftalardır hostellerde konaklayan, gerektiğinde uyku tulumuyla sokakta yatan bir insan olarak, bu serin Eylül gecesinde Göteborg sokaklarında kalamayacağımın farkındaydım. Bir müddet otel otel gezdikten sonra, nihayet resepsiyonunda Murat adlı Konyalı bir abinin çalıştığı 5 yıldızlı bir otele girdim. Kısa bir tanışma ve meramımı anlatmanın ardından, o kral abinin muazzam bir kıyağı ile o gece otelin süit odasında bedavaya kalarak dünyanın en ballı insanı olduğumu bir kez daha anladım.

2001 yılının Eylül ayında gerçekleşen bu kutlu olayı hatırladım albüm ismini ilk gördüğümde: gece vakti Göteborg.

Süit oda demiştim. Sabah çok erken saatte İsveçli çalışanlar otele geleceğinden, Murat Abi bana 6.00’da kalkmamı ve onlar gelmeden, 6.15’te otelden ayrılmamı tembihlemişti. 6.15’te otelden çıktığımda karşımda bulduğum karanlığa yakın, loş, sisli Göteborg sabahı, elbette ki benim için büyük manevi anlamlar ifade eden bir andı.

İsveç death metali hastası bir insan olarak cennete düşmüştüm adeta. Sağda solda gördüğüm heykellerle kafamda City of Screaming Statues çalıyor, güneşin kızıllığı çıktıkça aklım The Break of Autumn’a, “The Red in the Sky is Ours“a gidiyordu. Gökyüzüne baktığımda, sabah esintisiyle birlikte Cold, Under a Serpent Sun, Into the Dead Sky bir bir dökülüyordu kulaklığımdan. Sisli bir Göteborg sabahında, ortalıkta kimsecikler yokken AT THE GATES dinlemek… Mmmm… 16-17 yıldır unutmadım, unutamam.

AT THE GATES beni işte böyle hisli bir şebeğe çeviren, pek çok özelliğiyle tüylerimi diken diken eden, manevi değerini anlatmamın çok da mümkün olmadığı bir grup. Çok sevdiğim, bayıldığım, taptığım bir gruptan ötesi, daha fazlası.

Şu an pasifagresif.com diye bir şey varsa, bunda AT THE GATES’in de payı var. Hayatımda yazdığım ilk albüm incelemesi olan “Slaughter of the Soul”la başladı her şey. Yıllaaaaar sonra grubun tekrar bir araya gelmesi, konserler vermesi, yeni albüm çıkarması, ülkemizde 2 kez çalması falan derken, AT THE GATES de kendileriyle tanıştığım 1997-1998’den beri süren gizemini biraz olsun yitirmiş, ama açıkçası çok da iyi yapmış bir grup olarak kalbimdeki yerini koruyordu. Evet “Slaughter of the Soul”un üstüne gül koklamak biraz tuhaftı, ama sonuçta bu AT THE GATES’ti. Üreteceği yeni şeyleri duymak da bir o kadar değerliydi.

“At War with Reality” bence “2014 model AT THE GATES” nasıl olmalıysa o tür bir albümdü. “Slaughter of the Soul”dan bu yana değişen, gelişen elemanların yaratabileceği ve “Slaughter of the Soul II” olmamak için belirli bir çabayı da içinde barındıran bir yapıttı. Albümü grubun klasik geçmişiyle karşılaştıranlar belli oranda aradıklarını bulamadılar. Ama bana kalırsa albümü hayal kırıklığı olarak görmek, en açık ifadeyle haksızlıktı. Öyle bir başyapıtın üstüne çıkmak zor değil, adeta imkânsızdı.

AT THE GATES o albümün ardından 4 yıl boyunca turladı, 2 kez de ülkemize geldi. Ve nihayet yeni albüm haberlerinin duyulması ve grubun en önemli yapı taşlarından Anders Björler’in gruptan -hatta büyük oranda metalden- ayrılmasıyla, AT THE GATES için kritik sürece girilmiş oldu. AT THE GATES; hatları çok belli, çok niş, çok karakteristik bir müzik yapıyordu. Binlerce gruba ilham vermişti. Dolayısıyla grubun bir şekilde kendi kendini cover’layan, AT THE GATES’çilik oynayan bir grup hâline gelmesi asla kabul edilemezdi.

Fark ettiğiniz üzere koca bir sayfa yazı yazdım ve yeni albüme anca şimdi başlayabiliyorum. Bu sanırım AT THE GATES’e karşı hislerimin nerelerde olduğu konusunda bir şeyler anlatıyordur.

“To Drink From the Night Itself”.

Albümü başlatır başlatmaz hissettiğimiz doksanların ilk yarısı havası konusunda haklı olduğumuzu, albüme adını veren şarkıyla birlikte görüyoruz. Tonlar, rif karakterleri; her şey “Slaughter of the Soul” ve öncesine göz kırpar nitelikte çıkıyor karşımıza. Grup belli ki Anders’in yokluğunda üzerlerine yüklenen sorumluluğu fark etmiş ve tüm güçlü silahlarını kuşanmış.

Adını anmışken tekrar vurgulayayım: “Slaughter of the Soul” hayatımda dinlediğim en iyi 10 albümden biridir. Bu nedenle herhangi bir AT THE GATES albümünü “Slaughter of the Soul” ile yarıştırma işine girmeyi anlamsız bulurum. Zira müzik sadece bir notalar bütünü değildir; üretildiği zamanın ruhunu, üretildiği ortamın kokusunu taşır. Dolayısıyla bugün bu iki albümün karşılaştırılıyor olması bile “To Drink From the Night Itself”in ne kadar değerli bir çalışma olduğuna dair açık bir işarettir.

Devam edelim.

Albümü dinlerken karşımıza eskilerden pek çok referans çıkıyor. Under a Serpent Sun ve Unto Others’daki enfes “akustik/clean gitar üstü Tompa vokali” olayının bir benzerini Daggers of Black Haze’de (EFSANESİNİZ ULAN) ve In Nameless Sleep’te görüyoruz mesela. Adrian’ın “Slaughter of the Soul” patentli davul desenleri, melodik ve yardırmalı karakterlerin son derece iç içe ve bütünlüklü kullanılması, Tompa’nın 25 yıl önce nasıl haykırıyorsa öyle haykırması…

“To Drink From the Night Itself” öyle bir albüm ki, “Slaughter of the Soul II”yi değil, ama “Slaughter of the Soul”un kardeşini dinlediğimizi hissediyoruz yer yer. Grup asla ve asla cepten yemiyor, kolaya kaçmıyor, ama baya baya 2018 yılında bize 1993’ü, 1995’i yaşatmayı başarıyor. Bazen bir şarkının bir yerinde bir geçiş duyuyoruz ve sanki Suicide Nation başlayacakmış gibi, Nausea pata küte girecekmiş gibi hissediyoruz. Girmiyorlar evet, başka şeylere evriliyorlar ama asla ve asla hayal kırıklığına uğratmıyorlar, “ulan Slaughter of the Soul da neydi hıamına” dedirtmiyorlar.

Sanırım çoğu kişide benzeri olmuştur; yayınlanan ilk üç single aklımı başımdan almamıştı; iyi şarkılardı ama öyle özel bir şey de bulamamıştım. Ancak albümde bir arada dinleyince, tüm şarkıların oluşturduğu o atmosfer bir anda birlikte perçinlenince, o üç single’ın da nasıl büyüdüğüne tanık oldum. Sadece onlar mı? The Colours of the Beast, A Labyrinth of Tombs, Sea of Starvation, In Death They Shall Burn, tek kelimeyle mükemmel şarkılar. Adını anmadıklarımın da geri kalır bir yanları yok. Gerçekten yok. THE HAUNTED karakteri taşıyan Palace of Lepers bile kısa sürede dolduğu kabın şeklini alıyor ve Tompa’nın kanayan böğrüyle birlikte muhtemel bir konser vazgeçilmezine dönüşüyor.

Buraya kadar albüme referans olarak “Slaughter of the Soul”u gösterdiysem de, “To Drink From the Night Itself” “Slaughter of the Soul” kadar lineer bir albüm değil. Grubun da önceden belirttiği üzere “With Fear I Kiss the Burning Darkness”ta gördüğümüz şarkı yapılarına yakın duran karakterlere sahip şarkılar mevcut. Grubun “Raped By the Light of Christ”ı tekrardan kaydedip albüm öncesinde bir referans olarak yayınlaması da tam da bu yüzden. O şarkı başta olmak üzere “With Fear I Kiss the Burning Darkness”taki deneysel, çok yönlü hava “To Drink From the Night Itself”te de karşımıza çıkıyor.

Daha sayfalarca yazabilirim. AT THE GATES sevgimin, bağlılığımın sınırı yok. “At War with Reality”yi de seven, en azından bir burukluk vesilesi olarak görmeyen bir insan olarak, AT THE GATES’in bunca yıl aradan sonra modern bir İsveç melodik death metali başyapıtı çıkarmış olmasından ötürü aşırı derecede mutluyum. Bu sebeple gerek genelde ikinci planda değerlendirilen gitarist Martin Larsson’a, gerek de albümün yazım sürecine etkisi olduysa Jonas Stålhammar’a ve elbette ki Jonas’a en içten tebriklerimi gönderiyorum. “To Drink From the Night Itself” gerçekten çok güçlü, çok dolu, çok derin bir albüm. Zamandaşlarının ve eski türdaşlarının günümüzde yaptıkları düşünüldüğünde, AT THE GATES’in İsveç melodik death metalinin, Göteborg sound’unun günümüzdeki en üstün ve tartışmasız en değerli oluşumu olduğu bence tartışılmayacak kadar açık bir gerçek.

AT THE GATES benim gözümde sadece bir müzik grubu veya sadece bir türün öncüsü değil. Tompa’nın çatlayan haykırışlarından Björler kardeşlerin zehirli riflerine; Adrian’ın pata küte davullarına, içimize işleyen sözlerine kadar bir bütün hâlinde karanlığın, yırtınışın, çırpınışın vücut bulmuş hâli. “Slaughter of the Soul”larla, “Terminal Spirit Disease”lerle, “The Jester Race”lerle, “The Gallery”lerle, “A Velvet Creation”larla, “Storm of the Light’s Bane”lerle, “Purgatory Afterglow”larla bundan 20 sene önce tanışmış bir dinleyici olarak, ta bu devirde “To Drink From the Night Itself” gibi bir albüm dinliyor olmanın tadı, zevki başka, bambaşka.

AT THE GATES…

Öyle bir şeysin ki, seni dinlemediğim anlarda bile damarlarımda dolaşıyorsun. Ne de iyi yapıyorsun.

9,5/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.55/10, Toplam oy: 92)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2018
Şirket
Century Media Records
Kadro
Tomas "Tompa" Lindberg: Vokal
Martin Larsson: Gitar
Jonas Stålhammar: Gitar
Jonas Björler: Bas
Adrian Erlandsson: Davul
Şarkılar
01. Der Widerstand
02. To Drink From The Night Itself
03. A Stare Bound In Stone
04. Palace Of Lepers
05. Daggers Of Black Haze
06. The Chasm
07. In Nameless Sleep
08. The Colours Of The Beast
09. A Labyrinth Of Tombs
10. Seas Of Starvation
11. In Death They Shall Burn
12. The Mirror Black
  Yorum alanı

“AT THE GATES – To Drink From the Night Itself” yazısına 29 yorum var

  1. ordan geçen biri says:

    o nası bi yazıdır. at the gates şampiyon olmuş gibi alıp bayrakları sokağa çıkıp deli gibi at the gaaaaates diye bağırasım geldi.

    albümü bir kez dinlemiştim. yazıyı okurken hemen bir daha açtım. albümden daha çok yazıdan etkilendim. eline yüreğine sağlık.

  2. ali says:

    Ayrıntılı inceleme için teşekkürler. Ancak bu uzunluktaki bir yorumda bir kere bile prodüksiyona değinmemiş olman hayal kırıklığı yarattı. Müzik ne kadar iyiyse, prodüksiyon (özellikle davul soundu) da o kadar berbat bence. Bilinçli yapıldığını falan da hiç düşünmüyorum, bu kadar rezalet bir sound için (tıpkı Opeth) İngiltere’ye gitmek neden? Niçin?… Gitseler ya güzelim Fredman’a yeniden?…

    mardukcan belphegorgil

    @ali, katılıyorum

  3. dice says:

    dikkatten kaçmış galiba, the war with reality değil at war with reality olacak :)

    Ahmet Saraçoğlu

    @dice, sağ olasın düzelttim. :)

  4. mardukcan belphegorgil says:

    slaughter of the soul benim de kesinlikle en iyi 10 albümüm arasında. hatta ilk 5 ama bu albüm bende sots kadar etki yapmadı. bence biraz fazla karışık bir soundu var albümün. kayıtta da bir sıkıntı gerçekten var gibi. özellikle tizler çok kulağa batıyor (HTC boom sound açıkken sennheiser momentum ile dinledim)

  5. MetaLstorM says:

    Albümün 90′lı yıllara benzemesi için böyle mikslendiği söyleniyor ancak adamların ilk iki albümünün miksajı bile bu kadar kulağa batmıyor. Davul soundu cidden aşırı kötü. Kick ve snare kulağa çok batıyor. Birazcık daha bir özen gösterilseydi şu miks işine çok daha iyi olabilirdi albüm. Ama muzikal anlamda albüm kusursuza yakın. İşte tek sıkıntı şu miks daha iyi olsaydı içine girilmesi çok daha kolay bir albüm olacaktı.

  6. mardukcan belphegorgil says:

    amacım kimseyi eleştirmek ya da ego falan değil baştan yazayım. şimdi youtube da 3 inceleme dinledim (biri çok iyidi). yorum yapmadan ortak noktaları özetliyorum (ki birbirine çok yakın görüşteler) :

    1 – albüm iyi ama muhteşem değil

    2- sound olarak çok zengin. at the gates kökleri, karanlık, hırçın, doom elementleri… ancak bütünlükte sorun var.

    3- yorumlayanların en beğendikleri parçalar: To Drink From The Night Itself, Daggers Of Black Haze, The Colours Of The Beast, A Labyrinth Of Tombs

    4 – prodüksiyondan adam gibi bahseden yok

  7. Godless Killing Maxgine says:

    Albümü bir kaç gündür aralıksız olarak dinliyorum. Slaughter of the Soul kadar iyi değil amk saçmalama diyene saygı duyarım ama daha önce de yazdığım gibi bence en az Sots kadar iyi bir albüm. Albümün havası çok karanlık bir kere. Çok fazla bence hit olabilecek şarkı var. En önemlisi hiç boş yok. Bütün şarkılar kendi başına ayrı güzel. Baştan sona vurup kaçıyor plakasını alamadan albüm. Uzun yıllar sonra metal tişörtü aldıracak kadar heyecanlandım.

    Geçmişe takılmamak lazım. Bazen büyük gruplar yeni albüm çıkardıklarında hepimiz biraz dinleyip genelde eskilere dönüyoruz kulak alışkanlığı olduğu için. Bu açıdan müzisyenlerin taze şeyler üretip metal dinleyicisine beğendirebilmesi çok zor iş. Sots kadar iyi değil peşin yargısını kırıp dinleyince asıl güzellik keşfedilebilir bence. Ne mutlu bize ki kült bir grup olarak kalmayı seçmeyip bizi şereflendirdiler.

    Bu sene başka hangi albümler çıkacak bilmiyorum ama bu albümün en tepelerde olmadığı, en azından ilk beşe giremediği yıl sonu listelerini ciddiye alamam. İnşallah canlı izleme olanağı bulabilirim.

  8. Melkor says:

    10′u bastım. tompa’nın gırtlağına değsin.
    Albümden önce içim rahattı fakat beklediğimden daha sikici bir albüm yayınladılar. bir tane boş şarkı yok ya. harbiden büyük grup böyle bir şey işte.
    90′lar soundu yapmaları, prodüksiyon yönünden hiçbir sıkıntım yok. davul tonu filan güzel bence. albümü güçlü kılmış.
    O değilde tompa sesine naptı yahu? at war with reality’deki performansı arasında dağlar fark var. haykırıyor resmen. yani oradaki içi geçmiş bir şekilde okusa bu kadar çarpılmazdık bence.

  9. kspsml says:

    İlk olarak, benim için Fiction’dan sonraki en iyi albüm.

    Melodeath adına son yıllarda İnsomnium ve Wolfheart güzel albümler çıkardı ama adamlar Fin albümlerimde ağır bir epiklik, romantiklik var. Dark Tranquillity desen bir deneysellik bir elektronikliktir gidiyor(ah dt ah). Yani sözün özü bu işi icra eden adam gibi adam kalmadı yapanlarda (The Haunted gibi) bu seviyelere çıkamıyor. Hadi oldu bu seviyede bir albüm yakaladılar bu vokali nereden bulacaksın? tam bir ciğersiz köpek… 2 gündür şarkılardaki Tompa’nın öğğğhhhhhh sesine taktım resmen öğğğğğğhhhhle birlikte şarkını atmosferi değişiyor ve atağa geçiyorlar. Delirmemek elde değil. Büyük sanatçı gerçekten.

    markusulf

    @kspsml, “İlk olarak, benim için Fiction’dan sonraki en iyi albüm.” sözüne katılıyorum ama virgülden sonra ki yere “İsveç’ten çıkan” ibaresini eklediğimiz taktirde. Yoksa son yıllarda Mors Principium Est melodeath bayrağını gayet sağlam taşıyor bence hocam.

    kspsml

    @markusulf, Yok bilinçli yazdım onu benim için öyle yani ek olarak da MPE, Kalmah gibi grupların müziğinde keybordlar çok öne çıkıyor o tarzda bana hitap etmiyor yoksa çok grup var güzel işler yapan…

    Rashid

    @kspsml, Fili Melodeath ve ya genel anlamda metal grupları ve onların klavye sevgisi :D

  10. Can says:

    Alakasız olcak ama killers kritiği gelsin artık

  11. OblomoV says:

    Galiba bir şeyleri kaçırıyorum diyerekten defalarca dinledim ama bir türlü ısınamadım bu albüme. At War With Reality dinamizmi ve Slaughter of the Soul vuruculuğu yok. Kendine has nispeten daha ağır bir albüm olmuş. Olağan üstü, başyapıt diyemem. Yeni çıkan bir grup bu albümü yapmış olsa daha fazla takdir ederdim belki ama At The Gates standartında iyi bir albüm, fazlası değil. (A Labyrinth of Tombs en sevdiğim şarkı oldu albümde)

    OblomoV

    @OblomoV, Bilgisayardan dinlerken emin olamadım ama daha kaliteli bir sistemde dinleyince prodüksiyon eleştirilerine ben de hak verdim. Flac formatta bile tis sesler, özellikle zil sesleri çok yapay tınlıyor.

  12. gXnn says:

    iyi müzik, berbat produksiyon,yok bilerek yapılmış falan hikaye. baya yapılamamış işte.olmamış. kulaklık bozulmuş gibi bir sound.. bütün yırtıcılığını kaybetmiş. bana kalırsa bu kısmı hayal kırıklığı. daha net bir soundla çok daha iyi bir album olurmuş.yazık olmuş.

  13. dice says:

    genel kanının aksine ben soundu begendim, andy sneap gibi gıcır gıcır soundları da seviyorum, boyle gecmise saygı durusu gibi olan soundu da seviyorum ne bileyim.

    album gayet guzel bence, ama eskinin heyecanı olmuyor bende, slaughter of the soul’dan herhangi bir sarkıyı acıp dinledigimde olusan ufak kalp carpmalarını yakalayamıyorum. benzer seyleri dream theater’da da, opeth’te de, ne bileyim lamb of god’da da hissediyorum.

    iyi mi evet, kotu mu hayır degil ama ancak o kadar.

  14. Gökay says:

    Öncelikle kritik için teşekkürler. Gerçekten çok başarılı bir kritik olmuş. Özellikle giriş kısmında bahsettikleriniz ayrı bir dokundu. Daggers of Black Haze havasında canlandırdım anlattıklarınızı :) Albümü gerçekten çok beğendim. İlk dinleyişimde pek vurmadı fakat 2-3 kez çevirdikten sonra içine çekmeyi başardı. Albüm öncesinde At the Gates diskografisini tekrar bir hatim ettim ve ardından geçtim albüme. İlk olarak kulağıma çarpan With Fear I Kiss the Burning Darkness ve Slaughter of the Soul’ a yakınlığı oldu. Kritikte geçtiği gibi muhakkak tüm geçmişinden birşeyler vardır albümde ama sanki en fazla bu iki albümden iz var gibi geldi bana. Hatta bu iki albümün harman edilip sivri köşelerinin törpülenmiş, biraz da at war with reality modernliği ile süslenmiş (çok az ama) hali gibi geldi bana. Prodüksiyon hakkında teknik bilgim olmadığından yorum yapamam fakat albümü dinlerken rahatsız edici birşey duymadım. İstediğim zaman istediğim enstrümanı ya da vokali dinleyebiliyorum zorlanmadan. He birde kulağıma takılan birşey de Tompa’ nın sesinin önceki albümlere göre biraz daha arkalarda olması. Bu durum sanki at war with reality de başlamış gibi geldi bana. Malum Slaughter of the Soul üzerinden seneler geçti. Tompa’ nın sesini eskisi kadar yırtıcı kullanamayacağını düşünüyorum. Belki bununla alakaladır bu durum. Olumsuz da bulmadım. Ayrıca belki alakasız olacak fakat albüm bana grubun albümleri dışında 3 albümü çağrıştırdı. Bunlar Amenra Mass VI, Ulcerate The Destroyers of All ve The Luking Fear’ ın bu seneki albümü oldu. Öncelikle gruba yeni katılan gitarist Jonas Stalhammar’ ın albüme kesinlikle katkısı olduğunu düşünüyorum. Albümdeki Daggers of Black Haze girişindeki gibi soğuk, gotik, puslu daha Stockholm riffler kimi zaman Out of the Voiceless Grave’ ı hatırlattı. Ayrıca albüm ara sıra Doom hissiyatı da verdi bana. Tompa’ nın albümdeki Daggers of black haze in ortalarında giren clean kısmın hemen ardındaki gibi haykırışları da bana Mass VI albümündeki hemen girişin şarkısındaki vokalleri hatırlattı. Doom hissini belki de bu gibi şeyler verdi bana albümde bilemiyorum. Mass VI ve The Destroy of All albümlerini bir başka aklıma nedenide doğru bir tabir olur mu bilmiyorum ama bu iki albümdeki “trans” etkisi. Daha önceki At the Gates albümlerinde bu etkiyi yakalamamıştım. Bu albümde özellikle herkesin beğendiği Seas of Starvation da ve diğer şarkılarda epeyce bu etkiyi hissettim. Bu grupları örnek verirken tabiki At the Gates bu gruplardan etkilenmiş, arak vs gibi şeyler söylemiyorum :) sadece albümün bende çağrıştırdığı hisleri daha iyi anlatabilmek için veriyorum bu örnekleri :) Platformda çok tecrübeli dinleyiciler var. Eğer okuduysanız ve alakasız gördüyseniz vaktinizi çaldığım için özür diliyorum :) Amatör ve yeni bir dinleyici olarak çıkarımlarımı doğrulamak açısından bunları paylaşma isteği duydum. Bahsettiğim grupların hepsiyle de beni tanıştırdığı için PA Ailesine de teşekkür ediyorum :)

  15. x23 says:

    tüm evrende at the gates için yazılmış en güzel kritik olmalı.

  16. Kaan says:

    Daha kritiği okumadan 10 puanı basıyorum. 2 defa dinledim. Öyle doyurucu ki sanırım bir müddet başka bir şey dinlemeyeceğim. Albüme Death metal dersek kısıtlamış oluruz.Bazı yerlerde black metal, bazı yerlerde 80 lerin karanlık heavy metal tatlarını barındıran bir başyapıt.

  17. aytmasteyn says:

    kusursuz.slaughter of the soul’dan daha zengin.muhteşem.söylenecek kelime yok.bi’ açın in flames,dt son albümleri dinleyin bir de bu başyapıta bakın

  18. Ş. Yıldırım says:

    Albüme gelen aşırı iyi yorumlar son zamanlarda işin hakkını vererek yapılmış albümlere duyulan açlığı da gösteriyor. Böylesi bir albüm, yeni nesil bir dinleyici olan (aşağı yukarı 11 yıldır metal müzik dinliyorum) bana efsane işlerin üst üste geldiği doksanlar gibi zaman dilimleriyle günümüzü kıyaslamak için bir sebep daha vermiş oldu. Tarihsel süreç bakımından her şeyin hızlıca tüketildiği günümüz şartlarında bu tarz kusursuz yazılmış albümlere artık daha çok ihtiyacımız var, dinleyiciyi ayıltacak, işin ciddiyetini hatırlatacak, istenilse de öylece kenara atılamayacak denli hükmeden büyük albümler. Elbette ki 2000′li yıllar kendi başyapıtlarını koydu ortaya, fakat kaçını bir süre sonra es geçtik ve bu eserler 20 yıl öncekinde gibi seri biçimde ortaya çıktı mı? Metal müzik dinleyicisi elbette her zaman dinlediği müziğe bir yaşam stili olarak bakıp ona bu şekilde sahip çıksa da kuşkusuz bazen istemsiz olarak körleşip duyarsızlaşabiliyor. “Ortalıkta o kadar çok görüntü var ki artık hiçbir şey göremiyoruz,” diyen Godard sözü bu tarz durumlarda sürekli aklıma geliyor hatta. Melodik death metale mesafeli olan benim kollarıma sıkı sıkı sardığım bir albüm oldu bu, istesek de es geçemeyiz istemesek de, bir şeyler kalıcı iz bırakmak zorunda, bunu üstlenen gruplara ve albümlere ne mutlu…

  19. murads99 says:

    çıktığından beri her gün dinledim, acele karar vermek istemedim ve artık fikirlerim netleşmiş gibi. albüm bence at war with realityden daha iyi müzikalite olarak ama slaughter of the soul gibi mükemmel de değil. sound bu günün şartlarına göre iyi olmamış ama albümden soğutucak derecede berbat da değil. 8,5/10

  20. backmind says:

    SotS 10 ise bu albüm max 7-7,5. O davul tonları nedir, yakışıyor mu? Albüm kapağını beğendim ama fena değil.

  21. hysteresis says:

    Ben de albümü sevip prodüksiyonu sevmeyenlerdenim. EQ ayarlarıyla oynaya oynaya biraz dinlenebilir kıvama getirmeme rağmen sevemedim. Zillere çare bulamadım.

    Dinlemeyenler için Limited Edition’daki bonus şarkıları mutlaka dinlemelerini öneririm. The Chasm’ın demo versiyonundaki sound çok çok daha iyi bence. Ben sadece o kayıtta ilk dönemlerin havasını hissediyorum.

    Ayrıca düet yapılan vokalistler de yeni şarkılara çok iyi oturmuş, özellikle de Per Boder. Düet işine girmeleri aynı şarkıları farklı tatlarda dinlemeye olanak sağlamış, gereksiz bir iş olmamış.

  22. Danny Carey says:

    Arada kötü eleştirilen albüm soundu kanımca bilinçli bi şekilde ortaya çıkarılmış, tabi seven olur sevmeyen olur ama bence inanılmaz karanlık ve güzel olmuş. Son zamanlarda fazlaca modern ve ‘aha teknolojiyi de kullanarak kastım davulları’ kafasından sıkılmış biri olarak davul tonlarına da hasta kaldım. SOTS kıyaslamalarına da hiç girmiycem ayrı işler ve farklı zamanlar ve bu albümü de At War With Reality gibi aşırı sevdim ben. 10/10

  23. Melkor says:

    Ara ara albümü açıyorum. İyice diğer şarkılara odaklanayım diyorum. Seas of starvation hala geçit vermiyor ya. İnsanı resmen esir ediyor aq.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.