# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
SPECIAL PROVIDENCE – Soul Alert
| 19.03.2012

Deliliğin dağlarında.

Özgür DURAKOĞULLARI

Hayat çocukken çok güzeldi, aslında hala güzel, ama “The Matrix”in deyişiyle bir sentetiklik dört bir yanımızı sarıyor ve bazı dönemlerde özümüz alarm veriyor. Veya en beğendiğim fikir adamlarından olan George Bernard Shaw’ın deyişiyle: “Bize yapılan şey, çocukluğumuzdaki yaşam sevincimizin yetişkinlikte elimizden alınmasıdır.” şeklinde de düşünüyorum aslında. Matrix’deki kadar hiper-gerçeklikli bir başka dünya olduğu inancında olmasam da, ciddi anlamda her yönden sentetikleşen bir yaşantımız olduğunu da hissediyorum. “Hepimizin kafası çok karışık değil mi?” gibisinden bir hadsizlik yapmayacağım, ama ister istemez öyle de düşünüyorum. Sığınacak bir takım inanç, düşünce limanları olmayan insanlar için daha zorlu ve çözülmeye aç bir hayat ve iç dünya var bence, ama öyle bir an geliyor ki kimsenin kolay kolay yaşayamayacağı bir huzur da yaşayabiliyorsunuz öyle biriyseniz; bu huzura tutunmak ve hep mutlu-huzurlu olmak için çabaladığınızda ise hayat kabusa dönebiliyor bir anda, zira iç dünyanız, iç karartan dış dünyadan tamamen izole olamıyor, olmasını da özünde istemeyiz zaten bence. Neticede her şey huzur değil ki, bunun hazzı var, bir şeyler başarma, bazen duvardaki bir tuğla olmanın sıradanlığının rahatlatıcılığı ve aidiyet hissi, bazen ise doğal ve iyi yönde ilerleyen bir insanlık ve varoluş için ufak da olsa katkımızın olabileceğinin aptalca umudu.

Daniel Gildenlöw bile hayata saldırmaktan, saydırmaktan vazgeçmiş görünürken; zorlu yaşamda buzlu yollarımıza tuz çuvallarının ikincisini serperken, bana bişey demek düşmez sanırım. Adam kurtuluşun acısını da çekti, onu manik-depresifleştiren dünyada suçlular da aradı, insan duyarsızlığı ve açgözlülüğünden, ABD’ye kadar sövmedik alan bırakmadı. Belki yeniden birikecek içinde birşeyler, yeni sövme alanları bulacak kendine ileride, kim bilir. Hayat ne garip. Neyse, evet bazen herşey çok karmaşık, bazen ise çok basit.Bazen 1 sene düşünseniz aklınıza gelmeyecek bir şey, klozette zart diye aklınıza malum olabiliyor, bu da hayatın tuhaflığı ve cilvesi sanırım. (Gildenlöw demişken, bugün yediğin hurmalar demek istiyorum kendisine, anlamıştır o ve umarım pişmandır bir dönem yazdığı “keşke savaş olsa da dünya bi rahatlasa” temalı makalesinden, ve yazıdaki ana motivasyon kaynağının götü rahatta ve savaşlara bulaşmayan bi ülkeden olmasının olduğunu idrak edebilecek duyarlılığa ulaşmıştır umarım.)

“Soul Alert”ün ismi ve kapağı bana üstteki kısmı yazdırdı desem yeridir. Şöyle bir ellerimi enseme yaslayıp, çimlerde uzandığım zamanlar o kadar eskide kaldı ki, ama diğer bir yönden bunun yeniden gerçekleşmesi o kadar kolay ki. Ama bir şey, içimdeki bir şey sürekli gerçek değişime direniyor. Çünkü biliyorum, yükleri tamamen attığım her anda, daha da kallavileri benden uzakta sinsice birikmeye başlayacaklar yeniden. Ve ummadığım bir anda, tüm o yığın üzerime çullanacak, inşa etmeye çalıştığım saflığıma tezahür edecek, hayatıma tecavüz edecek. Artık kelimelerin beni yaraladığı, düşüncelerin boğduğu, dedikoduların üzdüğü, müziklerin yıprattığı zamanları aştım. Ama tam da aştığım anda bir yerlerimde, belki ruhumun bir köşesinde, belki de özünde sinsice yeniden birikiyorlardır kesin. Peki ya birikmiyorlarsa, ya iç dünyamda yeniden bir çocuk gibi olabilirsem? Ya ruhumun verdiğini sandığım alarmların yarattığı zil sesi-et koşullanmaları gerçekten bitiyorsa? Öyle olsa bile, olsa olsa daha idealist ve mücadeleci biri olurum, sonuçta Ajan Smith de haklıydı belli oranda. Mükemmelliği cidden arzular mıyız ki?

Korkuları ve tedbirleri birbirine karıştırırdım hayatımın önemli bir döneminde. Hayattaki tehlikelere karşı tedbirimi aldıktan sonra, neden korkuyordum ki? Bilinmeyenlerle karşılaşmadan, karşılaşmaktan korkmak ne kadar sağlıklı bir güdüdür sizce? Fazla Amerikan değil mi sizce de? (haklıydın oğlum Daniel!)Karşılaşınca korkarız işte, doğalı bu değil midir aslında? Neden tedbirimizi aldıysak, kendimize kuruntu yapıyoruz birçok şeyi “Ya olursa?” diye, daha olmadan?

Evet, şu tanıt(ama)dığım albüm beni çok fazla etkiledi, hatta burada allayıp pullayıp anlattığım birçok albümden katlarca fazla etkiledi diyebilirim. Bazı albümler vardır, çok beğenirsiniz, ama tarzı dinleyen çoğu kişinin de beğeneceğinden emin olursunuz. Evrensel bir çekiciliği vardır müziğin, ve bunu ilk andan itibaren bilirsiniz. “Soul Alert” ise “kıymetlimisssss” şeklinde özetleyebileceğim, uğrunda Frodo’dan çalmak için Hüküm Dağı’na düşmeyi göze alabileceğim bir kıymette benim için (tamam abarttım). Başkalarına ne hissettirir tam kestiremesem de, albümün muazzam sound’u ve zekice kompozisyonlarına en kötü bir saygı duyar çoğu dinleyici sanırım.

Müzikal zeka dediğimizde, melodi hafızası, sentez becerisi, kurgu ve doğaçlama yeteneği gibi şeyler aklımıza gelebilir. Bu müziği tam olarak çözebilmiş sayılmam, ama albümdeki her şey o kadar da arzu edebileceğim gibi ki, anlatamam. Doğaçlama müziğe, caz müziğe fazla yakın biri değilim; ama bu adamlar tıpkı bir çocuğun zekası ve algısı gibi dupduru ve iç açıcı bir ruhu, yer yer kompleks ve teknik bir iskelete öyle bir oturtmuşlar ki, ve bu iskeletin üzerinde özenle tonlanmış synth’ler, muazzam gitar dokunuşları, dinamik ve kurgu harikası bas ve davullar öyle bir vücut ve sound bulmuş ki, anlatması gerçekten güç. Ama anlatması daha zor olan şey ise, bu albümdeki “bana yeniden şarkılar söyleten kadın” minvalinde bir tesirle bana çocukluğumu anımsatan tılsım, büyü, keramet, ya da her ne haltsa. Albümü ilk dinlemelerimde başka diyarlara gittim zaten,ve kritiğini yapmaya karar verdiğim anda tuhaf ve kendimin bile beklemeyeceği şeylerden bahsedeceğimi anladım albümle ilgili. Evet, devam edelim: (Çok bilmişlik mode: on)

YETİŞKİNLER DÜNYASI:

-Yıldızlara bile dokunabilirim, inancım tam: Çok Amerikan
-Her boku biliyoruz,ama bu işleri iyiye döndürmüyor. Biz delirdik, biraz da ABD çözmeye uğraşsın hayatın sırrını: Çok İngiliz
-O kadar bira içiyoruz, ama kafamız hiç güzel olmuyor: Çok Alman
-Şu sıcak denizlere bi inemedik gitti, şu votka da olmasa iyicegötümüzdonacak: Çok Rus
-İstesek hepimiz atom mühendisi olabilirdik, ama aştık biz bunları: Çok Fransız
-Aslında şimdi dünya lideri bizdik de, İngilizlerpuştluk yaptı: Çok İspanyol
-Biz bize yeteriz, yukarıdakiler uğraşadursun dünyanın dertleriyle: Çok İtalyan
-Denge, denge, denge. Her daim dengeyi dengeli tutmalıyız, zaten bozulursa da gökteki dragonlar dengeyi restore ederler: Çok Japon
-Madem Türk’sün, göster ürksün: Çok Türk
-Keşke elimde bir sihirli değnek olsa,yoksa da çabalarımla dünyayı güzelleştirebilsem: Çok çocukça
-Yavrum, kendini kurtar, naapacaksın dünyanın derdini. At kapağı memur ol: Çok yetişkince

Türklük demişken, yaram var kardeşim. Sen Mısır patlatıp yerken iyiydi, sonra “bize Hindi (Turkey) diyorlar üstüne üstlük şükran gününde yiyorlar” diye kızarsın bir de. Can Yücel’e bağlatmayın lan beni!

Bu kadar iyi bir zamanlama olamazdı sanırım, kader diyorlar buna insanlar. Tam “Return To Childhood” şarkısına geçmeme 5 saniye kala üstteki deşarjasyonumu tamamlayıp derin bir oh çekmiştim. “Fences of Reality” parçasında ise bu ağırlıklı olarak enstrümantal giden albümde, vokaller var farklı olarak. Ben albümü daha çok fusion-caz yönü ağır basan biçimde görsem de, electronica’dan metale kadar giden farklı bölümler mevcut eserde.

Neyse evet bu ara post-yapısalcı ve postmodern işlerle fazla haşır neşir olmamdan ve albümün emprovize yapısından mütevellit yazı da epey doğaçlama gelişti. Albüm o kadar bana özel gibi ki, yazı da öyle oldu galiba biraz. Sanırım böyle yazılar pek yazmayacağım artık, zira her ne kadar “kendin ol yeter” gibi sözler kulağa hoş gelse de, dışarıdan nasıl görüldüğünüzü de gözeten bir iç mekanizmanız oluyor ister istemez. Ama şu yazıyı yazan biri hakkında ne düşünürdüm şeklinde kendime sorduğumda, sanırım bir İngiliz gibi “deli herhalde” der geçerdim. Beğenen azınlıktansanız kıymetini bilin bu türünün son örneğinin, diğer taraftaysanız da kurtulduğunuza sevinin böylesi yazılardan. Aslında “hakkımda ne düşünürler” kadar, belki de daha fazla olmak üzere “ben bu yazıyı neden yazıyorum” sorusunun cevabı da önemli şu durumda. Ben, nispeten az kişinin dinlediği bir tarzdan olan belli albümleri layıkıyla tanıtıp, kah “Hacı ne şöyle böyle albümmüş, sağol.” gibisinden, kah “Evet lan süper albümdür.” benzeri tepkiler alıp veya almayıp sadece düşündürtüp, ve olursa “Kritik de böyle şöyle olmuş.” geri dönüşleri almak için yazıyorum bu yazıları. Bazen yazının karakteri, tanıtım niyetinin belli oranda önüne geçebiliyor elbette ama pişeceğizdir zamanla bu hususta da.

Lan oğlum albüm harbi bambaşka bişey olmuş ya, anlatamayacağımı bildiğimden bi ton saçmaladım işte. Elektronik müzikten hoşlanmayanlar bile, albümdeki öyle kısımları başka bulup beğenmişler. O derece bütünlüklü ve ruhlu bir albüm yani “Soul Alert”. Yalnız böyle bir albüme şöyle bir kritik yazdığımı grup öğrense, dava falan açardı bana sanırım.

9,5/10
Albümün okur notu: 12345678910 (5.86/10, Toplam oy: 14)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2012
Şirket
Hunnia
Kadro
Cséry Zoltán: Klavye
Kertész Márton: Gitar
Fehérvári Attila: Bas
Markó Ádám: Davul
Şarkılar
1. Babel Confusion
2. Lazy Boy
3. Asparagus
4. K2
5. Untold Chapter
6. Incredible Flower
7. Standing Still
8. Soul Alert
9. Return To Childhood
10. Fences Of Reality
  Yorum alanı

“SPECIAL PROVIDENCE – Soul Alert” yazısına 1 yorum var

  1. try says:

    HPL’nin kemiklerini sızlatmayaydın :(

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.