# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
DISSECTION – The Somberlain
| 04.09.2010

Emre Bacakoğlu (15): Emre günlerini ev ile okul arasında gidip gelerek geçiriyor. Derslerinde başarılı, akıllı uslu bir çocuk. Arada her çocuk gibi onun da yaramazlıkları oluyor ama genel olarak büyükleri ve arkadaşları tarafından sevilen biri. Aslında biraz uyuz bir çocuk ama o kısmına girmeyelim.

Nihan Sezer (15): Sevdiği şarkıcıların posterleriyle dolu odasında, eline aldığı tarağını mikrofon gibi tutup şarkı söylemeye bayılıyor. Onun dışında kitap okuyor ve arkadaşlarıyla chat yapıyor. Nihan kaymaklı ekmek kadayıfına bayılıyor. Adeta köpeği diyelim.

Sam Wittney (15): Sam hep meraklı bir çocuk olarak yetişti. 10 yaşındayken babasının aldığı bilgisayarı, 15 yaşına yeni bastığı bu dönemlerde ustalıkla kullanıyor; ilerde bilgisayar mühendisi olmak istiyor. Babasıyla onun tıpkı kendisi gibi sirk cücesi olmasını istiyor.

William Spearson (15): Edinburgh’da yaşayan William babasının marangozhanesinde ona yardım ediyor. İşten arta kalan zamanında arkadaşlarıyla top oynamayı ve kaykaya binmeyi seviyor. Top oynamayı seviyor sevmesine de, tam bir kazma gerçekten. Ayağının ayarı olmayan süzme bir takoz bizim şu William.

Laura Cortez (15): Peru’nun şirin kıyı şehri Chiclayo’da yaşayan Laura, hem okuluna gidiyor, hem de balıkçılık yapan ailesi için balık ağı örüyor. Seneye 16 yaşına bastığında babasının alacağına söz verdiği motosikletin hayalini kuruyor. Babasının o motorun parasını çoktan yediğinden ve 16. doğum gününde babayı alacağından habersiz öyle denyo gibi ağ örüp duruyor.

Nakata Kiwazaka (15): Osaka’da yaşayan minik Nakata, masaüstü FRP sevgisiyle biliniyor. FRP oynadığı sıralarda kendisini oyuna iyice kaptıran Nakata’nın ailesi, oğullarının ileride mendebur olmasından korktukları için o psikolog benim bu psikolog senin dolaşıyorlar. Nakata zaman zaman kendini goblin sanıp izbe yerlere saklanmak suretiyle anne babasına panik dolu anlar yaşatıyor. Babası Bay Kiwazaka oğlunun iyiliğini istiyorsa da, ona inceden kıl olmayı da ihmal etmiyor. Kendi öz oğluna kıl oluyor Bay Kiwazaka.

Jon Nödtveidt (15): İsveç’te yaşayan Jon, okuldan arta kalan zamanında şunu yapıyor.

Eğer 15 yaşınızdaysanız her sabah okul giysilerinizi giyer, annenizle vedalaşır, okula gidersiniz; tenefüste arkadaşlarınızla üstüne basılmış kola kutusuyla maç yaparsınız; okul bitince 3 aylık devasa yaz tatilinize çıkarsınız; hoşlandığınız kızla/oğlanla konuşmak için saçma sapan ortamlar yaratırsınız; muhtemelen odanızda oturup masturbasyon falan yaparsınız…. Kesin olan bir şey varsa, o da elinize bir gitar alıp da şunu yapmazsınız:

1975′te doğan Jon Nödtveidt’in 1990-1991 yılları arasında yazdığı şarkılar bunlar. Dinleyin. Dinlediğiniz bu şeyi sadece müzikal içerik olarak değil; söz, atmosfer, özgünlük anlamında da düşünün. On beş yaşında bir çocuğun, on sekiz yaşında çıkardığı ilk albümünden birkaç yıl önce yazmaya başladığı ilk şarkılara bakın.

Jon Nödtveidt, yarattığı şey söz konusu olduğunda katıksız, süzme bir yaratıcılık abidesidir. DISSECTION’ın 1991-1995 arasında ortaya koyduğu yirmi bir şarkı, o günden bugüne dek geçen zaman içerisinde sayısız grup tarafından birer yol haritası olarak kullanılan, nadide eserlerdir. Black metalin en lanetli, melodik death metalin en karanlık yüzleri, muhakkak ki DISSECTION’ın sunduğu zifiri karanlıktan, Nödtveidt’in o ergen kafasında dolanan soğuk rüzgârlardan etkilenmiştir. Nasıl etkilenmesin? Adam (çocuk) daha o yaştan öylesine yoğun ve içi dolu bir ambiyans yaratmış, öylesine hatasız ve güçlü kompozisyonlar yazmış ki, etkilenmemek elde değil. O yaştaki bir çocuğun bu denli kuvvetli ve tehditkâr bir müzik yaratmasından, Nödtveidt’in doğuştan gelen bir yeteneğe sahip olduğu açıkça görülüyor. Yaptığı vokallere hiç girmiyorum bile. Günümüzde müzik yapan ve Nödtveidt’in yaşının iki katını yaşamış insanların bile onun yaptıklarına yanaşamaması, bunun en belirgin örneği.

Duygulara kapılmadan devam edelim. “The Somberlain” DISSECTION’ın ilk albümü. “Somberlain” Nödveidt’in uydurduğu bir kelime. “Somber” kasvetli, hüzünlü, karanlık, “-lain” de uzanış gibi bir anlam taşıyor; lâkin Jon’un “lain”i “lane” (yol, patika) olarak kullandığı da düşünülmekte; kapaktan da görüldüğü gibi.

İçinde on bir adet şarkı var “The Somberlain”in. Tüm albüm boyunca, duyup duyabileceğiniz en soğuk ve kötülük fışkıran melodilerle, vokallerle, riflerle karşılaşmanız mümkün. Metafor bazında black metalin Şeytan’ın, cehennem alevlerinin, yanılan ateşlerin, kaynayan lavların müziği olarak görüldüğünü varsayarsak, DISSECTION müziği bunun tam zıttını portre ediyor. DISSECTION kendi cehennemini buzlarla, soğukla yaratıyor. Karla kaplı, barışçıl gözüken ormanlar, ağaçlar; DISSECTION müziğinde uçsuz bucaksız, kapkaranlık, ölümün kol gezdiği yerlere dönüşüyorlar.

Kaosa yer olmayan ve tüm hışmına rağmen her şeyin kusursuz bir harmoniyle devam ettiği “The Somberlain”de, diğer gitarist John Zwetsloot elinden çıkma üç adet de kısa pasaj var. Klasik gitarla çalınan Crimson Towers ve Into Infinite Obscurity ile piyanoda bestelenmiş Feathers Fell, albümdeki hüzün duygusunun daha da harlandığı, sakin mi sakin eserler.

Sonrasında çıkacak ve DISSECTION’ın gücünü iyice ortaya serecek “Storm of the Light’s Bane”e oranla daha hırpani ve dizginlenmez bir hali olan “The Somberlain”, grubun ilk albümü olmasından kaynaklanan bu çiğliğiyle de kendine has bir sound edinmeyi biliyor.

Masa başındaki Dan Swanö’nün de her anlamda nefis bir sonuç ortaya koyduğu albümün kapağını da, sonradan AT THE GATES’ten BATHORY’ye, KING DIAMOND’dan DARK FUNERAL’a kadar pek çok önemli grubun albüm kapaklarına imza atan Kristian Wahlin (Necrolord) çizmiş.

“Reinkaos” için ne düşünüyorsunuz bilemem; çok farklı görüşlere meydan veren bir albüm olduğu açık. Ancak ilk iki DISSECTION albümünün her anlamda çok önemli işler oldukları ortada. Jon Nödtveidt o gün o apartman dairesinde tetiği çekip beynini duvarlara bulaştırmasaydı şu anda nasıl müzikler yapıyordu bilemem, ancak daha çocukken yazdığı bu şarkıların bundan uzun yıllar sonra bile aynı görkemlerini koruyacak olmaları, onun bu müzik içerisindeki önemli figürlerden biri olduğu gerçeğini anlatmaya yetiyor da artıyor bile.

Neyse, üç DISSECTION albümünü de siteye koyduk, artık rahat uyuyabilirim.

10/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.77/10, Toplam oy: 165)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1993
Şirket
No Fashion Records
Kadro
Jon Nödtveidt: Gitar, vokal
John Zwetsloot: Gitar
Peter Palmdahl: Bas
Ole Öhman: Davul
Şarkılar
1. Black Horizons
2. The Somberlain
3. Crimson Towers
4. A Land Forlorn
5. Heaven's Damnation
6. Frozen
7. Into Infinite Obscurity
8. In the Cold Winds of Nowhere
9. The Grief Prophecy / Shadows Over a Lost Kingdom
10. Mistress of the Bleeding Sorrow
11. Feathers Fell
  Yorum alanı

“DISSECTION – The Somberlain” yazısına 19 yorum var

  1. burzum says:

    harika muhteşem kusursuz bir albüm bence…bende hep merak ederim Jon Nödtveidt yaşasa nasıl besteler yapardı nasıl harikalar yaratırdı birde ‘euronymous’ ve ‘dead’ yaşasaydı acaba şu an nasıl bir mayhem dinliyor olacaktık??? bu sorunun cewabını kendi kendime düşünüyorum ama bir sonuca ulaşamıyorum…………..

  2. burzum says:

    bu arada Jon Nödtveidt’in yaptığı işe benzer bişi de ‘varg vikernes’ tarafından yapılıyodu…det som engang var albümündeki bestelerde ‘varg’ 18 yaşında ve 16 yaşında yaptığı besteler var…o yüzden varg vikernes e aşırı hayranım ama Jon Nödtveidt denen kişide benim için varg tan sonra gelen 2. büyük kişidir…..2 side birer müzik dehasıdır………………….

  3. Ugur says:

    Rahmetlinin yaptığı her beste muazzamdır.Yani bu bile yazmaya gerek var mıydı bilmiyorum.

    Ayrıca sayın Saraçoğlu Nödtveidt’in yaratıcılığından bahsederken kendisi de kritik yazma konusundaki yaratıcılığını konuşturmuş.Yazının girişinde ne olduğu anlayamadım Nödtveidt’in ismini görenen kadar.Saygılar efendim :)

  4. Exorsexist says:

    dissection’un en iyisi. oh be evde olmak ne güzel bir olay.

  5. ihsan says:

    kuzey avrupa ülkelerinden neden küçük yaşta böyle müzik dehaları çıkıyor ayrı bir inceleme konusu doğrusu. sanırım bu albümün prodüktörü dan swanö’de ilk edge of sanity albümü nothing but death remains-ki hastasıyım bu ilk albümlerinin- için 18 yaşını beklemek zorunda kalmış. nicke anderson’un left hand path-söze ne gerek, kritği sitede-’in çoğuna yakın kısmını 18′in altında yazdığı ayrı bir gerçek. ihsahn’ın ilk emperor albümü in the nightside eclipse’i-bunu pek dinleyemiyorum işte- 18′inin altında yazdığını sitedeki ihsahn kritiğinden okumuştuk yine. bugün belli bir metal türü için başlangıç/kült kabul edilen işlerin 15inde 16sında olan “çocuk”lar tarafından yapılmış olması ve aradan geçen bunca seneye rağmen hala etkileyiciliği koruyabilmesi gerçekten çok ilginç.

  6. heat says:

    rotting christ ve immortal ile beraber dinlediğim 3 black metal grubundan biri. hastasıyım hertürlü bütün albümlere 10

  7. swedish says:

    the somberlain parçasının girişi bana lunar strain sound unu hatırlatır.Gitarın bu tonu beni benden alır.Everlost part 1 parçasında 03:30. saniyede giren gitar tonu hemen hemen aynıdır.ah ulan ah ölmeyecektin jon ölmeyecektin her ölüm erkendir bu ne ya sır kapısı gibi oldu daha fazla saçmalamadan yorumu tadında bırakıp bir somberlain patlatalım

  8. valthis says:

    Albüm için yazacaklarım zaten yazılmış olanlardan daha orjinal olmayacak, o yüzden, en azından best of 10 umda yer edinmiş bir albüm olduğunu söyleyeceğim. Dissectionun yeri bende ayrı olsa da, Chuck gibi bir dehanın yaşama şansı olsa daha neler yapabileceğine duyulan hayal kırıklığını yaşarken Jon hayvanının satan baba yae diyip kafasını pıtlatmasından tiksinmemek elde değil. İnanç meselesine filan girmeyeceğim hiç ama bu “bir şeyler üretme” şansı herkese kısmet olmuyor, kısmet olanın da hayvan çocuğu gibi beynini dağıtması bir kayıp gerçekten. Allah akıl da verseymiş de 60 yaşında filan intihar etseymişsin bari jon diyorum.
    Kısacık yazacağım alakasız bir detay da kritiğin böyle güzelce hazırlanmış olmasından duyduğum şükrandır, elinize sağlık sayın Saraçoğlu. Akşam eve vardığımda önce mailimi kontrol etmek sonra pasifagresife bakmak farz oldu lan resmen. Canı gönülden veriyorum +replerinizi, long live pasifagresif!

    Ahmet Saraçoğlu

    @valthis, sağolasın.

  9. aaa says:

    megan fox’u izlemek yerine dissection dinliyorsam bu beni gerçekten etkilediğine kanıttır,naapmışsın yeğen sen yav?

    aaa

    @aaa, Kendimden nefret etmemi sağlayan bir başka yorumum daha.

    aaa

    @aaa, Tabii Dissection’ın köpeğiyiz o ayrı.

  10. Nightwing says:

    bu albümün sinemadaki karşılığı the prestige’dir.

    http://www.imdb.com/title/tt0482571/

    ikisi de mükemmel.

    saw you drown

    @Nightwing, Ne alaka?

    Nightwing

    @saw you drown, o filmi izledin mi bilmiyorumda, bu iki başyapıtı atmosfer olarak çok benzetirim. biri o havayı görsel olarak veriyor, diğeri işitsel olarak. en basitinden bu albümün kapağına bak, sonra da izlemediysen filmi izle ne demek istediğimi anlarsın.

    bu arada söz konusu film çok feyizlidir izlemeyen varsa hala, şiddetle öneririrm açın ve 2 saatin keyfini çıkarın. burdan nolan reise de saygılar.

    saw you drown

    @Nightwing, Filmi izledim. Pek benzetecek birşey bulamadım ama bakış açısı işte:)

    earth's skin

    @Nightwing, AHAHAHAH diye güldüm. Silencer – Begotten iyi bir ikili de mainstream bir Hollywood yapımı ile anti-cosmic satanizm başyapıtı ne alaka, çözemedim. Jon Nödtveidt hayatta olsa küçük dilini yutardı herhal.

    Polanski’nin üçlemesi atmosfer konusunda yaklaşıyor, The Sentinel ya da. Ama benzetmek bile hata.

  11. Buhtunnasr says:

    Bu albüm spotify’da neden yok bilen,duyan,gören var mı ?
    ha bir de black horizons (kalp)

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.