# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
BOHEMIAN RHAPSODY
| 21.11.2018

Eeeeeeyop!

Bir kritiği yazmak için kendimi hiç bu kadar donanımlı hissetmemiştim. Tüm müzikseverlerin hayatının bir döneminde saplantı seviyesinde dinlediği ve araştırdığı bir grup vardır, benim için bu Queen’di.

12-13 yaşlarındayken annem çok dinlediği için onlarla tanıştım ve grup tam anlamıyla hayatımı değiştirdi. Daha önceden ortalama bir müzik dinleyicisi olan ben, günde 9-10 saat walkman dinleyen, 56K modemle bağlanılan internet ve yarım yamalak İngilizce bilgimle grubun bütün tarihini, röportajlarını ve şarkı sözlerini araştıran amansız bir hayrana dönüştüm.

Soluduğum hava, yediğim yemek, içtiğim su, adeta her şey Queen olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra biraz daha sert müziklere ilgi duymaya başlayınca ister istemez Queen’i daha az dinler hale geldim, ama bugün hala en sevdiğim ve külliyatına en hâkim olduğum gruptur. Bütün şarkılarını, sözlerini ve tarihini ezbere bilirim. O yüzden en başta söyledim, kendimi hiçbir yazıyı yazmak için bu kadar donanımlı hissetmemiştim.

Belki bir gün çok daha detaylı şekilde Queen’in müziği ve rock tarihindeki yeri üzerine bir şeyler yazarım, ama bugün konumuz yeni gösterime giren ve tüm Dünya’da epey ses getiren, Queen’in kuruluş ve yükseliş yıllarını konu alan Bohemian Rhapsody filmi.

Freddie Mercury’nin hayatının bir noktada film olması kaçınılmazdı. Öyle bir müzisyen düşünün ki, tüm zamanların en iyi şovmenlerinden biri olarak anılmanın yanı sıra rock müziğin gördüğü en sıra dışı ve en çok ses getiren parçalardan bazılarını da bestelemiş olsun (Bohemian Rhapsody, We Are The Champions, Killer Queen, Don’t Stop Me Now, liste uzar gider…). Ses rengi ve vokal tarzı ile yıllarca “en iyi vokalistler” listelerini tepetaklak etsin, tüm Dünya’da delicisine sevilsin ve ardından daha yeni yayılmaya başlayan tedavisi olmayan bir hastalıktan sadece 45 yaşında bize veda etsin. Özel hayatına ve verdiği deli partilere hiç girmiyorum bile. 70’lere ve 80’lere bu denli damgasını vurmuş bir adamın hayatı elbet bir gün film olacaktı. Yıllarca bu filmin çekileceği dedikoduları etrafta döndü ama bir şekilde gerçekleşmedi. Sonunda film yapımcıları ve grubun hayattaki üyeleri fikir birliğine varıp Freddie rolü için Rami Malek’i seçtiler ve arada yönetmen değişikliğinin de yaşandığı zorlu bir çekim sürecinin sonunda Bohemin Rhapsody filmine kavuştuk. Film şu ana kadar kritikler tarafından pek tutulmasa da seyirciler tarafından epey sevilmiş durumda. Bohemian Rhapsody ilk haftasında 50 milyon dolar gibi bir hasılat yaparak beklentilerin üzerinde bir performans sergiledi.

Ben ise film hakkında bir sinemasever ve bir Queen hayranı olarak ikiye bölünmüş durumdayım. Müzikleri ve performansları bir kenara bırakıp filmin senaryosuna, kurgusuna ve yönetmeliğine bakarsak; Bohemian Rhapsody ortalama bir film. Çok fazla değişik temayı işlemeye çalışıp hiçbirinin hakkını tam anlamıyla veremiyor ve üzerinde gidilse çok enteresan olabilecek noktaları yüzeysel şekilde bırakıyor. Diğer yandan, film müzik odaklı filmler arasında eşine az rastlanacak ustalıkla çekilmiş ve tüyleri diken diken eden yığınla sahne barındırıyor. Aktörlerin performansları çok iyi ve Queen’in olağanüstü havası filmin her yerine sinmiş. Bu yüzden filmi sevmemek çok zor, özellikle o büyüleyici finalini.

Olumlu yönlerden başlarsak, filmin sadece 1970-1985 yıllarını kapsıyor olması çok yerinde bir seçim olmuş. Birçok kişi gibi ben de yapımcıların Freddie’nin son yıllarına ve ölümüne fazla yer verip duygu sömürüsü ile seyircileri tavlamaya çalışacağını düşünüyordum. Tam aksine film Queen’in en zirvede olduğu kısımlarda bitiyor ve genel olarak Freddie’yi ve grubu pozitif bir ışık altında gösteriyor. Tabii dram olmadan film olmaz, o yüzden Freddie’nin grupla yaşadığı gerginlikleri, menajeri Prenter’ın çevirdiği oyunları ve AIDS teşhisi konulması gibi can sıkıcı olayları da izliyoruz, ama bunların hiç biri Queen’in gücünü ve sanatını gölgelemiyor. Filmin Freddie’yi ve grubu bu şekilde sunması benim çok hoşuma gitti, filme gitmeden önce Freddie’nin cinsel kimliğinin ve özel hayatının gereksiz şekilde ön plana çıkarılacağı ile ilgili kaygılarım vardı. Filmde bunlar önemli yer tutuyor ama aşırıya kaçmadan dozunda verilmiş.

Diğer bir olumlu yön performanslar. Rami Malek herkesi şaşırtarak harika bir Freddie olmuş. Özellikle sahne hareketlerini birebir kopyalamış, Freddie’nin her hareketini ezbere bilen biri olarak ağzım açık izledim. Fakat sahnede olduğu kısımların dışında, yani günlük hayatta, Rami birebir Freddie’yi canlandırmak yerine biraz daha kendinden bir şeyler katmayı tercih etmiş. Özellikle Freddie’nin röportajlarını izlerseniz Rami’nin canlandırışı yerine daha canlı ve hızlı konuşan bir karakteri olduğunu görebilirsiniz. Bu beni fazla rahatsız etmedi, zaten genel olarak Rami’nin performansı oldukça beğenildi ve Oscar adaylığına kesin gibi bakılıyor. Özellikle fiziksel olarak Freddie’ye çok benzemediği de göz önünde bulundurulursa bu epey ciddi bir başarı.

Diğer oyuncular arasında beni en çok etkileyin Brian May’i canlandıran Gwilym Lee ve Jim Hutton’ı canlandıran Aaron McCusker oldu. Nasıl yapmışlarsa Gwilym’i Brian’ın gençliğinin birebir aynısı yapmışlar, oyuncu da Brian’ın hem ses tonu hem de hareketlerini birebir canlandırmış, helal olsun gerçekten. Aaron’un performansı da çok başarılı ve onu görünce keşke Freddie-Jim hikâyesine daha fazla yer ayrılsaymış diyorsunuz. Bunlar dışında Roger ve John’ı canlandıran elemanlar da yeterli bir performans ortaya koymuş ama çok da öne çıktıkları söylenemez. Özellikle Roger Taylor gibi kritik bir karakterin filmde daha fazla yer kaplamasını beklerdim. Roger ultra tiz vokalleri ve çapkınlıkları dışında filmde pek yer almıyor. John Deacon’ın az gözükmesi ise kısmen mantıklı, gerçek hayatta o da bir çok hit şarkı yazmış olmasına rağmen (Another One Bites the Dust, I Want to Break Free) diğer üyelere oranla daha arka planda kalmayı tercih eden biriydi. Yine de Freddie’ye en bağlı olan üyelerden biri olduğu ve grubun yönetiminde ciddi pay sahibi olduğu birkaç sahnede güzel verilmiş.

Hoşuma giden bir başka ayrıntı da filmde sadece Queen fanlarının fark edeceği bir sürü güzel ayrıntılar saklanmış olması. Mesela girişteki klasik 20th Century Fox temasının Brian May gitar armonileri ile çalınması, Bohemian Rhapsody’nin single olmasını istemeyen prodüktörü Mike Myers’ın oynaması, Sweet Lady ve I am in Love With My Car gibi şarkılarının sözleri ile dalga geçilmesi gibi. Ayrıca 70’lerin Queen’inin stüdyoda birçok deneysel kayıt tekniğine girmesi gibi şeylere de az da olsa değinilmiş. Bunlar çok güzel detaylar, film bir Queen fanı için bu açılardan kesinlikle tatmin edici.

Filmle ilgili en büyük artı finaldeki Live Aid sahnesi. Bence film literatürüne geçecek kadar efsane bir canlandırma olmuş. Hatta neredeyse bütün filmin sizi bu sahneye hazırladığını söyleyebiliriz. Grubun, özellikle Rami’nin performansı, Wembley atmosferi, seyirciler, ve mükemmel bir görüntü yönetimi eşliğinde yaklaşık 15 dakika süren bu sahneyi ağzınız açık izliyorsunuz. Grubun tarihinde de önemli bir yer tutan bu performansın hakkı daha iyi verilemezdi diye düşünüyorum. Bohemian Rhapsody’nin başlamasıyla kalabalığın kendinden geçişi ardından Radio Ga Ga’daki el çırpmalar, Freddie’nin seyirci ile düeti, Hammer To Fall’un verdiği coşku ve We are the Champions ile epik kapanış… Eğer Queen hayranıysanız bu sahneleri eminim baştan sona koca bir sırıtış ile izleyeceksiniz. Gönül isterdi orijinal konserdeki Crazy Little Thing Called Love ve We Will Rock You da dâhil edilmiş olsun, ama finali çok uzatmamak için onların kesilmiş olması normal karşılanabilir.

Evet, bu kadar övgü yeter, gelelim zayıf kısımlara. Öncelikle, fanlardan çok tepki almış olan, grubun tarihiyle ilgili gerçeklerin değiştirildiği kısımlarının beni çok da rahatsız etmediğini söyleyeyim. Evet We Will Rock You yazılırken Freddie’nin bıyığı yoktu, evet Fat Bottomed Girls filmde gösterildiğinden çok daha sonra ortaya çıktı ve evet gerçek hayatta Freddie Live Aid konserine çıkarken büyük ihtimalle AIDS olduğunu bilmiyordu. Bu noktada şunu hatırlamakta fayda var, hem tarihsel gerçeklere bağlı kalıp hem de dramatik olarak etkileyici bir senaryo yazmak epey zorlu bir iş. Bu yüzden daha güzel bir film ortaya koymak için bu tarz değişiklikler yapılabilir, dozunda olduğu sürece bence sorun yok. Zaten illa gerçekleri görmek istiyorsanız Days of Our Lives gibi harika bir belgesel var, onu izleyebilirsiniz.

Filmin asıl sorunu gerçekleri çarpıtması değil, ne anlatmak istediğini ve hikâyesini tam oturtamamış olması. Film bir grup İngiliz gencin yıldızlığa yükselme hikâyesi gibi başlıyor, fakat ilk yarım saat sonunda bunu ikinci plana atıp Freddie-Mary ilişkisi üzerine odaklanıyor. Bu sefer eşcinsel bir adamın kimlik arayışı tarzında bir anlatıma geçiyoruz, fakat orada da çok durmayıp rock starlıkla gelen yalnızlık temasına ilerliyoruz. Bir nevi odağında başarılı insanların olduğu birçok filmde işlenmiş olan “herkes beni seviyor ama aslında çok yalnız bir insanım” sendromu. Ardından grubun ayrılık noktasına gelip sonra tekrar birleşiyor ve Live Aid konseri ile “mutluluğa uzaklarda arama, önemli olan ailedir” mesajı ile film bitiyor. Bunları hepsi kendi içinde güzel temalar, ama hiç biri filmde tam doyuruculukla işlenemiyor. Sonunda filmin süresi iki saat üzerinde olmasına rağmen senaryodan ve kurgudan tam bir doyum alamıyorsunuz. Mesela film Queen değil de hayali bir grubun hikâyesini anlatsaydı, eminim bu boşluklar çok daha kötü gözükecekti. Filmin bu eksik yanlarını şarkılar ve konser sahneleri kapatıyor. Hatta o kadar iyi kapatıyor ki filme düşük bir not vermeye gönlüm razı olmadı, aşağıda verdiğim notu Live Aid sahnesi tek başına bile hak ediyor.

Sanıyorum senaryonun bu kadar aksamasındaki ana neden yönetmen Bryan Singer’ın (ki kendisi sevdiğimiz bir abimizdir, The Usual Suspects gibi bir filmi çekmiştir) çekimlerin ortasında kovulması ve apar topar başka bir yönetmenin filmi bitirmesi. Özellikle filmin en kilit sahnesi olan Live Aid’in Bryan Singer tarafından çekilmiş olması, eğer tüm filmi o çekseydi acaba daha iyi bir şey mi ortaya çıkardı sorusunu akıllara getirmiyor değil.

Eğer Queen fanıysanız filme koşa koşa gidin ve bu büyük grubun hayatını ve başarılarını kutlayın, şarkıların tadını çıkarın. Eğer Queen ile çok bir gönül bağınız yok ise yine de iyi oyunculuk izlemek ve konser sahnesi nasıl çekilir görmek için gidebilirsiniz.

Son olarak; iyi ki Queen var, iyi ki bu Dünya’dan Freddie Mercury gibi bir adam geçti, iyi ki 70’ler gibi büyük grupların klasik pop ve rock şarkı kalıplarını yıktığı bir dönem yaşandı ve iyi ki bu müzikleri hala dinleyen güzel insanlar var ki böyle filmler çekilebiliyor. Live Aid’in orijinal versiyonunu vererek yazıyı kapatalım.

8/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.38/10, Toplam oy: 26)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2018
Şirket
20th Century Fox
Kadro
Rami Malek: Freddie Mercury
Lucy Boynton: Mary Austin
Gwilym Lee: Brian May
Ben Hardy: Roger Taylor
Joseph Mazzello: John Deacon
Aidan Gillen: John Reid
Allen Leech: Paul Prenter
Tom Hollander : Jim Beach
Mike Myers: Ray Foster
Şarkılar
  Yorum alanı

“BOHEMIAN RHAPSODY” yazısına 14 yorum var

  1. deadpig says:

    1989 sonu gibi hayatıma girmiş ve oturup gitar, davul ve bas tabanlı ilgiyle dinlediğim ilk grup. ilkokul sonları ve ortaokul boyunca, bunlar birçok bu siteyi okuyana manasız gelecek heheh, internet minternet olmadığı için elimizdeki kasetler, blue jean dergisi ve walkman dergisi sayesinde epeyce malümat edindik. o zaman edinilen az ve öz şeyler daha kıymetli.girizgahı yapıp devam edeyim.
    şimdi adamlar bu mirası ileri taşımak için büyük bir iş yapmış. gelip orası böyleydi şurası şöyleydi diye de milleti güzelce konuşturmayı başarmış. başarılı, amacına ulaşmış bir iş gibi duruyor.

  2. Raddor says:

    Bir bas gitarist olarak Nazım Kemal Üre, John Deacon hakkında ne düşünüyor merak ediyorum. Benim dinlerken en çok zevk aldığım, bir numaralı bas gitaristtir çünkü. İnanılmaz lezzetli tonunu geçtim, dinlemelere doyulmayan bas rifflerine de imza atmış adam. Another One Bites The Dust’ın sadece bass kısımlarını bir saat dinlesem sıkılmam herhalde. Innuendo mesela. Sırf bu şarkının bass rifflerinden Vanille Ice kariyer inşa etti daha n’olsun (bkz. Ice Ice Baby).

    Neyse Invisible Man derim kaçarım. Bu şarkıda özellikle bir bilgisayar ya da synth yardımıyla falan düzenlendiğini düşünüyorum bass seslerinin. Hızlı, temiz, sabit ve güçlü. Bir insan aynı anda bu dört özelliği vererek çalamaz herhalde. Ya da çalar, John Deacon bu.

    Freddie Mercury ile ilgili bir şeyler demem lazımdı aslında ama gerek yok. Kral işte. Müthiş bir sanatçı. Hepsi öyle.

    Kemal

    @Raddor, ben de çok severim. Feci lezzetli bas partisyonları yazar, tonu da çok iyidir. Bir de yazıda bahsettiğim gibi bu kadar arka planda takılan bir adamın bile tam bir hit makinesi olması çok hoş bir durum.

  3. Müslüm’e gittik ama buna daha gidemedik. Müslüm baya güzeldi, bunu da çok merak ediyorum. Eline sağlık Kemal.

    riser

    @Ahmet Saraçoğlu, abi seni sadece travis ryan biyografili bir filmi sinemada izlerken düşünebiliyorum ya :)

    Ahmet Saraçoğlu

    @riser, ahaha mükemmel bir fikir. Filmi dramatize etmek için bir sürü gereksiz şeyi olduğundan daha etkileyici göstermeye çalışıyorlar falan.

    Travis’in çocukluk arkadaşı Larry (?): Brutal vokal yaparken dilini yana çevirirsen kimsenin çıkaramadığı sesler çıkarabilirsin!!

    Travis: Hayır bunu isteme benden! Yapamam!!
    Larry: Yapacaksın Travis!!! YAPACAKSIN!!!
    Travis (dilini kıvırıyor, ağzına çok yakın çekim): EÜÜÜÜÜÜ!!! BÖEEEEEEE!!
    Larry (göz yaşlarıyla): Evet işte oluyor!
    Travis: E LİVÜÜÜĞĞ… BRÜÜTÜÜĞĞGKKHHH…
    Larry: Evet Travis! Annen için yap bunu!!!
    Travis: E LİVİ- Annem mi? Öhö… E LİVİNG BRİİTİNG PİİS OF DEFIKEYTİNG MİİİİİİİİT!!!
    Larry: Evet Travis… Evet!

    (sarılıp ağlarlar)

    İçeri giren rastgele biri: Arkadaşlar çabuk olun tüm veganları sınır dışı ediyorlarmış!

    (herkes göz göze gelir, koşmaya başlarlar, sahne biter.)

  4. Çağatay Erol says:

    Ben filmi kurtaranın, büyük ölçüde Rami Malek’in performansı ve konser sahneleri olduğunu düşünüyorum. özellikle Live Aid Sahnesi’ni izlerken inanılmaz zevk aldım. Yalnız biyografik kısımların fazlaca yüzeysel kaldığını düşünüyorum ki kritik de buna değiniyor. Bence biyografi anlatımı açısından Müslüm daha başarılıydı. Yine de ben genel olarak filmi beğendim. Ha bir de besteciliği vs bir kenara, Live Aid’deki Freddy-Seyirci düeti Freddy Mercury’nin neden bu denli büyük olduğunun kanıtıdır.

  5. Shadowplay says:

    Müzisyen biyografi filmlerini baya severim. benim şimdiye dek izlediğim en iyiler the doors(oliver stone) bir de control(ian curtis’i anlatan film) başka bu tarz öneri var mı arkadaşlar?

    Raddor

    @Shadowplay, Ben de böyle bir film arayışına girip dün gece Johnny Cash’i anlatan Walk the Line’ı izledim. Johnny Cash’in 10 yaşından beri dinlediği June Carter’la aşk yaşayıp daha sonra hayatlarını birleştirmeleri, binlerce kez beraber sahnede yer almaları, onun ölümünden sonra hayata küsüp dört ay sonra ölmesi ve ikisinin de ölmeden önce filmde kendilerini oynayacak oyuncuları vasiyet etmeleri, bu ikilinin hayatlarını izlemek için bende yeterince merak uyandırmıştı ve gayet de beğendiğim bir film oldu, tavsiye ederim. Yakında Joker’i de canlandıracak olan Joaquin Phoenix başrolde döktürmüş zaten.

  6. Merhaba, yazınız pek çok açıdan oldukça bilgilendirici olmuş. Şahsen sizin gibi 12-13 yaşlarımda değil filmde gitmeden hemen önce 29 yaşımda Queen’le tanışmış olmaktan üzüntü duyuyorum. Ama geç de olsa tanıdığım için çok mutluyum. Yaklaşık 2 haftadır deli gibi Queen ve Freddy Mercury hakkında bulduğum her şeyi okuyorum, canlı performansları izliyorum ve durmaksızın Spotify’dan müziklerini dinliyorum. Türkçe herhangi bir kaynak öneriniz olursa da çok sevinirim, inanılmaz bilgi açlığı çekiyorum bu konuda. Belgesel, video, yazı vs herhangi bir şey. Çok teşekkür ederim ve de kaleminize sağlık.

    Kemal

    @Betül Gökçe, Teşekkürler, yazıda bahsettiğim Days of Our Lives baya güzel bir belgesel, ona bakabilirsin.

  7. Kemal says:

    @Shadowplay, Sanırım en ünlüsü Amadeus, izlemediysen ona bakabilirsin. Oyunculuk olarak Ray baya iyi, Dylan’ı anlatan I am Not There de aynı şekilde.

  8. Berca B. says:

    Benim de 10 sene önce üni stajımı yaptığım yerdeki patronum ağır Queen hastasıydı. Bu tarz müziklere ilgim olduğunu bildiği için bir gün tak diye bana okumam için Queen biyografi kitabını ve kullanmadığı bir ses sistemini vermişti. O zamana kadar yüzeysel bir Queen dinleyicisi olan ben, zaman içinde giderek ateşli bir fan’a dönüştüm. Düşününce ne kadar güzel bir yerde staj yapmışım ya, millet genelde lanetle hatırlar staj yaptığı yerleri, ben acayip güzel anılarla hatırlıyorum.

    Bu arada bu güzel adam şu anda Youtube’da plak incelemeleri yapıyor. İlgili arkadaşlara mutlaka öneririm: https://www.youtube.com/user/xperimentsrecords

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.