# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
MOONSPELL
10.09.2015

“Quaresma Beşiktaş’a transfer olduğunda kendini tanrı gibi hissetmiş.”

Bu haftaki röportaj konuğumuz, yakın zamanda ülkemizde izlediğimiz gotik metal devi MOONSPELL. Grubun vokalisti Fernando ile, Portekiz’in bu gelmiş geçmiş en büyük grubuna dair baya bir şeyi, çok detaylı şekilde konuştuk. Konuşkan ve canayakın bir insan olduğu belli olan Fernando, telefonun diğer ucundan sorularımıza çok açıklayıcı cevaplar verdi ve ortaya bu uzun mu uzun röportaj çıktı.

MOONSPELL dışında çeşitli konulardan da bahsettiğimiz röportajda, son albüm “Extinct” başta olmak üzere, Beşiktaş’ın Quaresma transferine kadar pek çok konuyu bulabilirsiniz.

Aslında röportajı grubun 29 Ağustos’taki %100 Metal Fest Headbangers’ Weekend performansından kısa bir süre önce yapmıştık, ancak çeşitli sebeplerle röportaj festival öncesine yetişmedi. Neyse ki Fernando’yla pek çok konudan bahsettik ve bu sayede röportajın festival sonrasına kalmasından kaynaklanan bir gariplik olmadı.

Daha fazla bekletmeden, sizi muhtemelen Türkiye’deki bir yayın organı tarafından yapılmış en uzun MOONSPELL röportajlarından birine alalım.

Sorular ve röportaj: Ahmet Saraçoğlu
Tercüme: Pasifagresif

Selam Fernando nasılsın?

Çok iyiyim teşekkürler.

İlk olarak, “Extinct” için sizi tebrik ederim. Çıktığı günden beri çok kereler dinledim ve bence nefis bir albüm.

Çok teşekkürler. Bunu duymak gerçekten güzel.

Açıkçası birkaç yıl öncesine kadar gerçek bir MOONSPELL hayranı olduğumu söyleyemem. Sadece “Wolfheart” ve eski albümlerinizi dinliyordum ama yeni işlerinize bir şans daha vererek zamanla MOONSPELL’in aslında nasıl bir grup olduğunu anladım. “Extinct” öncesinde de iyi bir albüm bekliyordum ve çıkan sonuçtan fazlasıyla memnun kaldım.

Senin adına çok sevindim. Pek çok insan bizi “Extinct” ile birlikte yeniden keşfediyor. Elbette albümlerde her zaman elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Ama aynı zamanda gidip gelen bu sevgiden yararlandığımızı da düşünüyorum. Eski bir sevgiliyi yıllar sonra görmek gibi bir bakıma. Ayrıca insanların metal piyasasının, özellikle de dark metal piyasasının hep aynı formülleri denediğini görmekten sıkıldıklarını düşünüyorum. Bu tür karanlık ve gotik müzik, artık 90′lardaki kadar ilginç değil, en azından bana göre. Bence “Extinct” MOONSPELL için oldukça modern bir albüm. Sadece müzik yapmak, kulak asmamak, sert mi değil mi, melodik mi değil mi, akılda kalıcı mı değil mi gibi şeyleri umursamamak gibi unsurlardan oluşan eski ruhu da beraberinde getiriyor. Özel bir albüm olduğunu biliyorduk, fakat olumlu tepkinin bu kadar çok olmasına açıkçası şaşırdık.

Bana öyle geliyor ki albüm, dinleyiciyi MOONSPELL’in her zaman farklı alanlar keşfedebileceğine ikna etmesinin yanı sıra, bilindik MOONSPELL ile de bir köprü kuruyor.

Kendi adımıza bu albüm bize taptaze bir nefes aldırdı diyebilirim. Bu yüzden de fark edebileceğiniz gibi albümde ilk şarkı ve “The Future is Dark” gibi pek çok nefes aldıran unsur var. Şahsen bu albüm eski, romantik, fakat muhtemelen bu günlerde işe yaramaz ve modası geçmiş “anlatacak hikayen var, müzisyensin, araçların bunlar. Hayatım değişiklikler geçiriyor, artık 40 yaşındayım, 20 değil” hissiyatını da veriyor. Kendimizi MOONSPELL çemberi içine kapatmaya karar verdik ve zamanımızı, yaşayışlarımızı, hislerimizi farklı bir müzik yapmaya adadık. Böylece “Extinct” ortaya çıktı. Bu yüzden albüm bizim için özel. Herkesi memnun etmeyebilir, herkesi eğlendirmeyebilir; insanların evet ya da hayır diyebileceği müzikal bir teklif bu. Bazen gruplarla dinleyici arasındaki bağlantı fazlasıyla güçlü olabilir, ancak bu durum suistimal de edilebilir. İnsanlar gözlerini kapatıp müziği dinlemek yerine fikirlerini söylemeye de bayılırlar. Sanırım “Extinct” ile birlikte bunu bir anlamda değiştirdik. Eğer bunu sevmeyen insanlar olsa bile, ki olmalı da, amacımızın insanları eğlendirmek olmadığını inkâr edemezler. Biz kendi hikâyelerimizi anlatıyoruz ve bunu yaparken de onların bu hikayeleri sevmesini ve konsepti kucaklamalarını umuyoruz. Bazen bu sahnede uzun yıllar geçirmiş bir müzisyen olarak insanların müziğin bu duygusal prensip dışında hiçbir seyin üzerine kurulu olmadığını unutmalarından korkuyorum. Bu noktayı ”Extinct”te de göz önünde tuttuk, çünkü insanlara sunabileceğiniz en iyi şey duygularınız. Muhtemelen müzikte ihtiyacınız olan tek şey de bu. Geriye kalan şeyler çok kolay ve çok yoğun bir şekilde geliyor. Şarkı yazımı, daha iyi çalmak ve umarım daha iyi şarkı söylemek ahah. Biz de bu yüzden böyle yaptık, çünkü bu albümün özel bir albüm olduğunu biliyorduk ve ona buna yaraşır bir şekilde davranmak istedik. Ama nasıl bir sonuç alacağımızı bilmiyordum. Insanlar ”Extinct”e herhangi bir MOONSPELL albümü gibi davranabilir, 10 üzerinden 5 veya 7 verip geçebilirlerdi, ama gördük ki insanlar bu albüme tek bir şanstan fazlasını verdiler ve bu albümü içselleştirdiler.

Peki müzikal olarak, yani “Alpha Noir”dan sonra beste yaparken nasıl bir yol izlediniz mi?

Tamamen farklıydı. Elbette her zaman yapabildiğimizin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Bazen daha çok ilham dolu olursun. Bence biz her zaman müziğimizin ötesini de düşünüyoruz, çünkü dinleyicilerimizle farklı bir ilişkimiz var. Müzik bizim için hikâyemizi anlattığımız bir kitap gibi. ”Wolfheart” ve ”Irreligous”ı 90′larda kaydettik. O zamanlar ruh, ortam, stüdyolar, yani hemen hemen her şey farklıydı. Ve bu da o dönemde çıkan albümlerin ruhunu oluşturuyordu. Bence bu ruh ”Extinct”te de mevcut. Önceki albümümüze baktığımızda, ”Omega White” bir nebze ”Extinct”in deneme odasıydı. Şimdi bile o albümleri dinlediğimde ”Extinct”in çok çok daha farklı bir albüm olduğunu görüyorum. ”Omega White” melodik kökenlerimize daha sadıkken, ”Alpha Noir” onun saldırgan ikiziydi. O albüm(ler) bizim için hala çok önemli, ve bence ”Alpha Noir” benim ve MOONSPELL’in dünyayı daha saldırgan ve ekstrem olarak son görüşüydü. Artık dünyayı olduğu gibi ele alıyoruz. Siyahla beyazdansa gri bir dünya görüyoruz. ”Hadi şununla savaşalım, hadi buna karşı koyalım” gibi bir yaklaşımımız yok. ”Extinct” de kabullendiğimiz şeyleri kapsıyor ve bu yüzden de farklı bir sürecin ardından ortaya çıktı. ”Alpha Noir/Omega White”ta… sürekli bu albümler hakkında konuşuyorum çünkü bu iki albümü birlikte yazdık ve çifte albüm olarak çıkardık. Bu MOONSPELL’in her yönünü kapsayan bir denemeydi, metal kısımlar, karanlık ve kaotik kısımlar… Ve en başında fark ettik ki bu iyi bir müzikal projeydi ama tek seferlik bir deneyimdi. Bir sefer daha bu engellerle karşılaşmak istemedik. Eskiden yaptığımız gibi şarkılarda her şeyi bir araya getirmek istedik. Ingilizler her zaman ”Adamın biri bir bara girmiş” şeklinde başlayan fıkralar anlatırlar. ”Extinct”i bestelemek elbette bir şaka değildi, ama bu durumda o adam benim. Stüdyoya gittiğimizde ”Bence yeni bir albüm yapma zamanımız geldi” dedim. Bu grup arkadaşlarımı bile oldukça şaşırttı, çünkü hâlâ ”Alpha Noir” için turluyorduk. Biraz çılgınca olabilir, ama bence müzik denen şey ajandanızda bulunan veya planladığınız bir şey değildir. Çünkü bu durumda sizi o noktaya getiren yolu kaybedersiniz. Bu durum ”Wolfheart”, ”Irreligous” veya ”Sin/Pecado” zamanında da geçerliydi. Bu diğer albümler için de geçerli oldu ve şimdi ”Extinct”le birlikte çok daha yoğun. ”Extinct”in prensibi bence çok temel ve primitif. Bu primitiflikten dolayı da süreç çok farklıydı. 9 aylık bir sürecin ardından İsveç’ten yeni bir albümle, Lizbon’un banliyösündeki stüdyomuza döndük. Bu 9 ayı çok iyi hatırlamıyorum, zaten bu süre şarkı yazmak, çalışmak ve kaydetmek için uzun bir süre de değil. “Extinct” üzerinde her gün çalıştık. Zaten bizim açımızdan bakarsan, bu “her güne önem vermeyi” gayet doğal olarak hissedebiliyorsun. Hayatımızın işini bu 9 aya sıkıştırdık. Şimdi daha değişik geliyor tabii, sahnede olmak falan. Fakat grup olarak yaratıcı olmak zorunda olduğumuz zamanları hatırlıyorum. Hem Portekiz’de hem de İsveç’te, her gün albüm üzerine çalışmak, şarkıları şekillendirmek, tekrar tekrar kaydetmek, değişik bir vokal melodisi denemek… Genel olarak çok sert bir süreçti. Skype ya da Wetransfer üzerinde dosya göndermek istemedik. Bu işi eski tarz yaptık. Her gün stüdyoya gittik. Cumartesileri bile stüdyodaydık. Kendimize ve ailelerimize vakit ayırıyorduk, ama bir yandan albüm tarafından ele geçirilmiş haldeydik. Albümün adı, konsepti… Daha sonra prodüktör Jens Bogren ile irtibata geçtik. O da bizimkine benzer bir kafadaydı. Yoğun, derin ve duygusal bir albüm yapmak istiyordu. 10 günlüğüne grupla beraber çalışmak için Portekiz’e geldi. Hatırlıyorum, çalışmayı bir Cumartesi gecesi bitirdik. Ailesi de yanındaydı, çünkü biraz Portekiz’i gezmek istiyorlardı ama maalesef çok yağmur yağıyordu. Pazartesi İsveç’e uçtuk. Hemen ekipmanları kurup kayda başladık ve orada 35 gün geçirdik. Aynen Portekiz’de olduğu gibi çalışmalar bir Cumartesi gecesi bitti. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü bittikten sonra bira içip kutlamıştık. Pazar günü de evlerimize geri uçtuk ve artık ellerimizde yeni bir albüm vardı. Süreç baya sert geçti ve “Alpha Noir”dan epey farklıydı,özellikle de zamanlama olarak. Portekiz’de kaydetmedik, gerçek bir stüdyoya gidip bir yapımcı ile çalıştık. Kendimize güvenmediğimizden değil, ama biraz kendimizi eleştirmek ve evrimleşmek için bunu yaptık. Sonuçta yaptığımız müzik sadece MOONSPELL’e değil, yapımcıyı da bağlı. Bu albümü eski tarz yaptık, bütün grup aynı anda stüdyodaydı. Portekizli bir aile gibiydik. Bütün bunlar albümün kalitesine yansıdı.

Peki Fascination Street stüdyosu ve Jens Bogren’i seçmenizin özel bir nedeni var mıydı? Kendisi daha çok melodik death metal gruplarıyla çalışmasıyla biliniyor. Onu seçmenizin nedeni neydi?

Bence ben bunun ötesini görebiliyordum. Neden böyle hissettim tam olarak bilmiyorum. Evet Jens çok büyük gruplarla çalıştı. ARCH ENEMY, AMON AMARTH… Death metal albümleri yaptı. Fakat stüdyosunun adı Fascination Street. Bu bir THE CURE şarkısının adı. Kendisinin eğitim videolarını izledim. Yaptığı işten sıkılmış gibi gözükmüyordu, ama daha değişik şeyler yapmak istediğini hissettim. Ona yazdım ve ardından telefonla aradım. Kendisi büyük bir MOONSPELL hayranı olduğunu ve özellikle “Irreligious” ve “Sin” dönemini sevdiğini söyledi. Ayrıca karanlık ve gotik bir albüm yapmak için büyük bir istek duyduğunu belirtti. Yani çok şanslı bir tesadüf oldu, yıldızlar bizim için hizaya girmiş gibiydi. Evet daha önce farklı işler yapmıştı, ama aynı zamanda KATATONIA ve PARADISE LOST gibi gruplarla da çalışmıştı. Gerçi bizim müziğimiz onun yapımını üstlendiği KATATONIA, OPETH ve PARADISE LOST albümlerinden biraz daha farklı, ama benzer kategoride sayılırız. O da bize farklı bir ülkede farklı bir grupla çalışmak istediğini, daha müziksel ve duygusal işler yapmak istediğini ve death metal işlerine biraz ara vermeyi düşündüğünü söyledi. Death metal duygusal değil demek istemiyorum, ama mesela AMON AMARTH her zaman Vikingler ve destanlar hakkında şarkılar söylüyor. Ben ise bir odada yalnız olmak ve bunu kimsenin fark etmemesi üzerine şarkılar söylüyorum. Sonuç olarak Jens kendini hazır hissediyordu ve bu albümü yapmak için çok istekliydi. Bize çok yardımı dokundu. Özellikle kafamızdaki fikirleri müziğe taşıma konusunda. O ve Fascination Street’den David Castillo gerçekten çok profesyoneller. Fakat bunun da ötesinde insani özellikleri de çok iyi, ki bu Portekizli bir grupla çalışırken büyük önem taşıyor. Bizim gibi Güney Avrupa’dan gelen gruplar için, stüdyodayken olduğumuz gibi davranabilmemiz çok önemli. İnsani özelliklerin ve profesyonelliğin bu şekilde bir araya gelmesi çok olumluydu.

İnternetin yükselişinden sonra müzik piyasasının geldiği nokta hakkında ne düşünüyorsun? Bunu röportaj yaptığım pek çok gruba sordum ve artık turnelerden para kazanıldığından dolayı, çoğu eskiden albümün promosyonu için turneye çıkarken artık turnenin promosyonu için albüm yaptıklarını düşünüyorlar. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Sence sanatçının yaratıcılığını öldürüp müzisyenliği sıradan bir işe mi çeviriyor?

Eğer tamamen dürüst olmamı istersen, bence gerçekten kişiya bağlı bir olay. Çünkü bir grupta olmak her zaman kazanmak demek değildir. Eğer her zaman kazanmaya çalışırsan veya sadece sonuca bakarsan, evet, o zaman işin artistik yanı zarar görür. Bu yüzden bazen gruplar adeta sosis üretir gibi seri şekilde albüm yaparlar ve hepsi birbirine benzer. Değişmezler. Ama burada suçlu olan sadece grup değil, kitleler de bunu istiyor. 90′lı yıllarda metal ortamına girdiğimde, yani bir müzisyen olarak, zira zaten birkaç yıldır dinleyici olarak girmiştim. Kendini zorlayan grupları her zaman sevmişimdir. BATHORY “Blood Fire Death” ve “Under the Sign of the Black Mark”ı yaptı, ama sonra “Hammerheart” ve “Twilight of the Gods”ı da yaptı. CELTIC FROST aynı şekilde. Onlar da “To Mega Therion”u yaptılar, ama sonra “Into the Pandemonium” gibi dahice ama yanlış anlaşılmış bir albümü kotarabildiler. Bana ilham veren bunun gibi şeyler. Bilirsin, risk almak, farklı birşey yapmak, cüzdanın veya menajerin yerine kalbini dinlemek.

Belki de sanatçı olmak böyle bir şeydir.

Öyle sanıyorum, bilmiyorum. Bu sorguladığım bir şey değil. MOONSPELL’e, turlamamıza bakarsan, belki birçok insan için hiç mantıklı görünmüyordur. Yıllardır bir menajerimiz var ve onunla çok kavga ettik. Çünkü bize şimdi albüm yapma zamanının geldiğini, 6 ay içinde albüm yapmamız gerektiğini falan söylüyordu. Biz de “Bu kadar erken mi? Vov!” dedik. Tembel olduğumuzdan, ilham beklediğimizden değil. Ama bir kıvılcıma, onu başlatacak bir şeye ihtiyacımız var. Ve bizim için bir tura çıkmak böyle bir kıvılcım değil. Bilirsin, tur otobüsünde gitmek, gönülsüz bir şekilde şarkıları çalmak… Çünkü “yaşasın tur zamanı!!”. Böyle bir şey yok. Turlama, işin ticari kısmı, işle ilgili durumlar. Her grubun baş etmesi gereken bu şeyler bizim için işin sanatsal yönünden çok daha sonra geliyorlar. Bu şeyler hakkında kıçımdan bir şeyler uydurarak konuşmak istemiyorum. O albümler insanlar için hazmetmesi çok zor albümlerdi, ama sonuçları ne olursa olsun bizim yapmak istediğimiz albümlerdi. Bunu yaptığımızda birçok hayran kaybedebilirdik, ki kaybettik de. Ama yeni bazı hayranlar da kazandık; bunu da unutmayalım. Ama bu sayede özgürlüğümüzü kanıtladık. Ama festivallerde falan birlikte olduğumuz bazı gruplar, isim vermeyeceğim çünkü bazıları arkadaşlarım, bazıları yaratıcılık açısından gerçekten tıkanıp kalmış. Büyükler, ama özgür değiller. Şey gibi, şu aralar okuduğum iyi bir İzlandalı yazar var, o şöyle diyor mesela: Şişman bir hizmetçi mutsuz bir hizmetçidir. Ama zayıf hizmetçinin kalbi özgürlükle doludur, çünkü o aynı masadaki artıkları yemiyor. Yani ben özgür olmayı tercih ediyorum. Bu daha 1998 yılında “Sin/Pecado”yu yaptığımızda açıkça görülüyordu. Herkes “Irreligious Part 2″yi bekliyordu, çünkü çok tutulmuş ve başarılı olmuştu. Bunun gibi şeyleri bütün metal camiasında görüyorum. Neden olduğunu, sebebin ne olduğunu bilmiyorum, çünkü biz bunu hiç yapmadık. Ama bence “zamanı geldiğinde çalışmak” bir müzisyen olarak yapmak istediğiniz bir şey olmamalı. Eğer müzisyen ya da sanatçı ya da her ne olmak istiyorsanız, sadece bir iş adamı veya yatırımcı gibi düşünemezsiniz. Plak şirketinin size böyle davranmasına da izin veremezsiniz. Çok pahalı veya çok şahane

Looking option. The but high paint this said just doesn’t fake cialis pictures clean a weeks amount on it and did, how long does cialis 5mg last they getting do by job three being? It color best canadian pharmacy darker product you just years on pink/light if what’s as good as viagra the! Can: one Copper. The blade and feels and fiat viagra commercial darker it in have of put when…

bir video klip yapmak istiyorsan, sadece git ve yap. Bence dinleyicisi kitle en iyi yargıçtır. Bazen en kötüsüdür de. Bazı insanlar eğlendirilmek istiyorlar, ama bana göre, bu köklere dönme muhabbetinin sadece bir anlamı var. Gruplar geçmişi geri getirmeye çalışıyorlar, ama o 95-96 yıllarına asla geri dönemeyecekler. Ne kadar isteseler de bu olmayacak. Ama bunu anlayabiliyorum, o dnlar mükemmel zamanlardı.

“Extinct”in önceki birkaç albümden farklı bir kafa yapısıyla yaratıldığını söylesen de, son 3 albümünüzün albüm kapakları çok benzer temalara sahipler. Üçünde de gri bir renk şeması üzerinde kadın figürler var. Bu konuda neler söylersin?

Bu konuda tüm özgürlüğü Seth’e veriyorum. Onun benzer tasarımlar yaptığını söyleyenler var, ancak ben bunu onun tarzı olarak görüyorum. Kapağında çok ekstrem şeyler veya etkileyici bir Viking gemisi veyakorse giymiş güzel bir kadın barındıran kapakların yeterince kullanıldığını düşünüyorum. Bunlar artık çocukça geliyor. Sanatın ve sanat eserlerinin sizi düşündürebilmesi de gerekir, “Extinct”’teki kolsuz figürle bunu yaptık, vermek istediğimiz bir metafor vardı ve Seth bunu iyi anladı. Kapaktaki gri tonun MOONSPELL’e oldukça iyi oturduğunu düşünüyorum, çünkü biz sadece siyah veya beyaz değiliz. Bir taraf seçmiyoruz, tıpkı yaşadığımız tecrübelere dayaranak tamamen nihilist, karamsar, şeytani veya pozitif olmamamız gibi. Elbette neredeyse 41 yaşına basacak biri olarak bunu yansıtabiliyorum. Bazen dünya üzerindeki en depresif insan benim ama bazen de, örneğin çocuklarımla yürürken, kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar canlı hissediyorum. Ayrıca “Extinct” kusurlar hakkında da bir albüm, insanlığın nereye gittiği gibi önemli sorular yöneltiyor. Yalnızca tek bir konu üzerine yoğunlaşan bir albüm değil. Ve biz hem jeolojik hem de biyolojik olarak kişisel tükenmenin daha geniş çaplı bir tükenmeye yol açacağından bahsediyoruz. Bu sonu olmayan bir süreç ve çoğu insanın bu kadar küçük bir türün doğada nasıl dev bir dengesizliğe yol açtığı hakkında hiçbir fikirleri yok. Ben bunun farkına, insanın açgözlü yapısının, eğlenme ve doyma ihtiyacının, birçok hayvanın neslinin tükenmesine sebep olduğunu öğrendiğimde vardım. Kapaktaki kolsuz figürü “doğa ana” olarak görüyorum ve doğayı da, pek de sevmediği çocukları tarafından sakat bırakılmış bir kadın olarak değerlendiriyorum. Elbette burada mecazen konuşuyorum, gerçekten evrensel bir cadıya inanmıyorum, haha. Çinli diktatör Mao Zedong ve serçeler ile ilgili oldukça ilginç bir hikaye vardı. O zamanlar fareleri avlayan, sanırım kırmızı serçeleri mısır tarlalarını yedikleri için öldürtmüş ve bu, Çin’deki tüm ekinleri farelerin yemesi ve ülkede büyük bir kıtlığın baş göstermesiyle sonuçlanmış. Ne yazık ki milyonlarca insan hayatını kaybetmiş. Seth’in görsel ve narsistik açıdan oldukça iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Evet belki herkes onun yaptığı işleri beğenmiyor, fakat o benim en sevdiğim sanatçılardan biri. Ben her zaman Giger ve Francis Bacon gibi kendi düşünceleri olan insanların eserlerinden hoşlanmışımdır. Belki ilerleyen dönemlerde farklı bir şeyler yaparız, farklı bir ton kullanırız, fakat şimdilik Seth ile olan birlikteliğimiz oldukça iyi gidiyor. Üç ayrı versiyonda da farklı kapaklarımız var ve hepsinin harika olduğunu düşünüyorum. Çünkü hepsi hem gerçekten güzel, hem korkutucu, hem de çirkinler. Tıpkı müziğimiz gibi.

Albümde Mümin Sesler String Group ile çalıştınız, bu yazım sürecinden önce aklınızda olan bir şey miydi yoksa şarkıları bestelerken mi ortaya çıktı? Onlarla

Ago. I can very at my what the u.s. pharmacy prices for cialis the! Nails organic the wards cialis canada pharmacy since. Once well). Let for isn’t complaints my delayed ejaculation and cialis dryer You. Beds have? Find worse cialis and surgery to in BLA item a for in color.

nasıl iletişime geçtiniz ve neden onları seçtiniz? Bu arada “Breathe”in son bölümünü siz mi bestelediniz, yoksa Mümin Sesler mi? Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bu tarz oryantal motiflere çok alışığız ve buna rağmen o kısmın çok etkileyici, harika bir düzenleme olduğunu söyleyebilirim.

Haha, bir uzmanın gözünden bunu duymak güzel.

Ahah.

Ne demek istediğini anlıyorum. MOONSPELL’i bilen insanlar bizim her zaman Ortadoğu müziğine ve oryantal etkilere ilgimiz olduğunun farkındadırlar. Ve bu her zaman müziğimizde yansıması olan bir ögeydi, özellikle de ilk başladığımızda. Dediğim gibi “Extinct”teki birçok şeyin farklı fikirler yansıtmasını ve daha önce ulaşamadığımız yerlere ulaşmasını istedik. Bu yüzden “Medusalem” veya “Brief” gibi şarkılar yazarken elbette oryantal etkiler zaten baştan itibaren kafamızdaydı. Sonradan Jens bize bunları bir orkestrayla kaydetmemizi önerdi, fakat hiçbirimiz albümde Prag orkestrası gibi metal gruplarında çoğu zaman duyabileceğiniz Wagner tarzı düzenlemeler istemedik. Ve sonunda “ORPHANED LAND’den bir bağlantımız var ve albümde bu adamları kullanacağız” dedik. İnan bana, birçok Türk besteci dinliyorum ve çoğuna bayılıyorum. Mercan Dede gibi; hatta onu da düşünmüştüm. Ama en nihayetinde Mümin Bey ile iletişime geçtik ve bütün olay bir casus romanı gibiydi. Ne ben Türkçe konuşabiliyorum, ne de o İngilizce, Almanca, Fransızca, Portekizce veya İtalyanca konuşabiliyor; ben de en sonunda Türk bir hayranla iletişime geçtim. Facebook’ta duyurusunu yaptık ve birçok kişi cevap verdi. Birini seçmek zorundaydım ve Ezgi’yi seçtim. Kendisi Almanya’da okuyan bir Türk. Süreç Mümin’e Ezgi üzerinden ulaşmamız olacaktı, zira her şeyi çeviren Ezgi’ydi. Mümin bana cevap yazdığında ben de kendi cevaplarımı Ezgi’ye yolluyordum, dolyısıyla büyük ve uzun bir süreçti. Onları “Breathe” ve “Medusalem”de kullanmaya karar verdik. “Medusalem”de onlara çoktan bazı diziler ve notalar vermiştik, ama “Breathe” ucu açık bir parçaydı; her şeyi onlar yazdı. Neyse ki son kısmı Mümin’e yollamadan önce fade out’a almıştık, ama bana kalsa o bölüm sonsuza kadar sürebilirdi haha.

Keşke sürseydi, müthiş bir düzenleme.

O kısım MOONSPELL’in sahip olduğu en güzel aranjmanlardan biri ve o kısma dair her şey kusursuz oldu. Türk olduğundan bunu sana açıklamama gerek yok, ama Türkiye’de insanların müziği hissediş ve çalış şekillerinin, hatta parmak hareketlerinin bile farklı olduğu açık. Çok daha akıcı ve gizemliler. Bunun yanında bence metal ve gotik müzikte çok fazla duygu var; bir şarkının sonu neden Binbir Gece Masalları’na dönüşmesin ki? Mümin Bey ve orkestrasına ulaştığımızda ruh halimiz buydu ve kendisi çok iyi bir iş çıkardı. Onlarla Türkiye’deki konserde olmasa da bir defalığına mutlaka birlikte çalacağız; “Extinct” için bir DVD kaydedeceğiz. Onlar müthiş insanlar ve müthiş müzisyenler. Onlara gerekli kayıtları attık ve gelen kayıtları dinlediğimde bize “Breathe”i yollamışalrdı. Ama dosyanın adı “Medusalem”di haha. Belki de şarkıların isimlerini karıştırdılar, bilmiyorum. Bunun önemi yok, müzik kendi kendine bir dil zaten. “Breathe” için yaptıkları kısmı dinlediğimde “sırf bu güzel müzisyenlerle çalışma fırsatı bulduğumuz için bile bu şarkıyı yazdığımız için çok memnunum” diye düşündüm. Şimdilerde insanlar Ortadoğu’dan veya batıda olmayan yerlerden gelen her şey hakkında çok önyargılılar. Bence bu tamamen aptalca ve aynı zamanda biraz da müzikal bir ırkçılık. Her zaman bolca Türkçe müzik dinlerim. Hatta en sevdiğim şarkıcı olan Bauhaus üyesi Peter Murphy’nin en sevdiğim albümlerinden biri İstanbul’da yapılmıştı. Albümün adı “Dust”tı ve aranjmanlarını Mercan Dede yapmıştı. Çok güzeldi, “Binbir Gece Masalları”ndaki gibi sapkın ve rüya gibi olan atmosferin rock, metal veya karanlık müzikle karışmasını çok seviyorum. Bizim için bu Türk orkestrasının katılımı hem “Extinct”in, hem de kariyerimizin en parlak noktalarından biri.

Nergal ve BEHEMOTH’un Polonya’daki aşırı dinci ve tutucu insanlarla olan ilişkisini nasıl yorumluyorsun? MOONSPELL tam olarak satanik bir grup değil ancak zamanında “anno satanae” konseptli ve buna benzer işler yaptınız. Bu tip şeyler yüzünden geçmişte negatif yorumlar aldığınız veya başınızın derde girdiği oldu mu?

Nergal ile birbirimizi uzun yıllardır tanıyoruz ve şunu diyebilirim ki, bu aralar hayatının en güzel günlerini geçiriyor, haha.

Evet, her ne eleştiri geliyorsa pek fazla takmadığı kesin. Haha.

Sanırım öyle. Nergal bu tip satanik konularda söyleyeceğini sakınmayan biri. Ben öyle değilim. Geçmişte konseptle biraz içli dışlı olmuş olsam da ben insanın kendisine inanıyorum. Şeytanı bazı açılardan “fazla kişiye özel olan bir din”den ibaret olarak gördüğüm için bu konularda Nergal kadar uçlarda değilim. Beni Nergal gibi aşırı tutucu insanların hedefi haline getirmeyen faktör de sanırım bu. Onun “şeytan” fikrini bir metafor olarak benimsediğini ve her şeyi bu kontekste ele aldığını biliyorum. Yoksa tabii ki de boynuzlu, kırmızı renkli bir canavara tapmıyor, haha. Ancak dediğim gibi, ben felsefe okumaya başladığımdan beri dini daha farklı bir formda algılıyorum. Bu, bir yandan Nergal’in bakış açısına göre Hristiyanlık’a karşı daha anlayışlı kalmamı sağlıyor tabii. Fark kim olduğumuzdan değil, daha çok Polonya’nın aşırı katolik bir ülke olmasından kaynaklanıyor. Bugüne kadar Polonya’dan çıkmış en büyük grup BEHEMOTH’un esas adamı olarak Nergal’in ülkede haklı bir ünü var. Doğal olarak aşırı tutucu zihniyetli insanların öfkesini çekmesi çok doğal. Bütün bunlara rağmen Nergal, katı katolikliğe karşı isyan için kullanılabilecek en iyi sembol olan şeytanı kullanarak savaşmaya devam ediyor ve bence harika bir iş çıkarıyor. Her neyse, ikimizin de değerleri pek çok açıdan farklı olsa da, insanın dinden üstün bir irade yetisine sahip olduğunu kabul ediyoruz. Sanırım ben olsam Katolik Kilisesi’ne karşı Alman filozof Feuerbach’ı kullanırdım, haha. Kilisenin iki yüzlülüğü… Bunu daha iyi nasıl açıklayabilirim? Bu tip insanlar kendi

Shot the I you’ll was thick am well natural online pharmacy me. I as I that on usually tan easy seller after tadalafil citrate brown people too. Today. Like you, won’t… I and cialis generic when I challenge. So too! The it Liquid your will my skin viagra dosage are it ones). I since anyway and you. Shampoo genericviagra-bestrxonline best are feels very ball to this because to…

cepleri dolduğu sürece toplumla ilgilenmezler, politikacılar gibi. Eğer onların paralarını çalmıyorsak MOONSPELL diye bir grubun “Anno Satanae” diye bir albümünün olması umurlarında değildir. Biz onların umurlarında değiliz. Kilisenin ölmekte olan bir kurum olmasının nedeni budur. İnanç ve ticaretin birbirinden farklı şeyler olması gerektiği aşikâr, ancak gördüğüm tek şey, bu ikisinin birlikte kullanılmasının gittikçe daha saçma haller almaya devam ettiği. Yüzlerce, binlerce insanın yeni bir kol, el ya da araba için bir şeye tapmaları aslında dinin nasıl bir amaçla kulanıldığını gösteriyor. II. Jean Paul’ün kiliselerdeki pedofilleri savunurken sürekli prezervatifi yasaklamaya çalıştığı dönemi hatırlıyorum. Aşırı radikal bir katolik olmasına rağmen Polonya’da halen aziz ilan edilmesi düşünülüyor. Bu tip şeyler yüzünden Polonya’nın satanist olmak için seçilebilecek en kötü ülke olduğunu düşünüyorum, haha. Aynı zamanda bu yüzden Nergal’in her zaman yanında olacağım. Polonya’nın ve dünyanın en büyük metal gruplarından birinin başında, üstüne bir de lösemiyi yendi ve yüzündeki o gülümseme hâlâ değişmedi. Onu bu kadar mutlu eden şey şeytan mı bilmiyorum, ancak her neyse onun için çok mutluyum.

Peki sence Portekiz’den az metal grubu çıkmasının sebebi ne? Bİldiğim Portekizli gruplar; siz, HEAD CONTROL SYSTEM, CORPUS CHRISTII, THE FIRSTBORN, AVA INFERI ve bir de SWITHTENSE diye bir thrash metal grubu vardı.

Vov, benden daha çok Portekizli grup biliyorsun sanırım haha.

Ahah… İspanya’dan da çok fazla grup çıkmıyor gibi. Sen İber Yarımadası’nın bu kısırlığını neye bağlıyorsun?

Aslına bakarsan İspanya’da İspanyolca söyleyen yerel gruplar var, ancak çok bilinmiyorlar. Bu konuda uzun süre düşünüp fazlaca nöron harcamıştım, haha. Aslında Türkiye’de de benzer bir durum var, orada da akla gelen ilk grup her aman PENTAGRAM oluyor. PENTAGRAM’ı seviyorum. Yine de başka bir sürü iyi grubun olduğunu bilmenize rağmen en sonunda konu her zaman PENTAGRAM’a geliyor. Bu konuda MOONSPELL’in de aynı durumda olduğunu söyleyebilirim. Portekiz’de gruplar bu konuda fazla çaba sarf etmiyor ya da etseler de MOONSPELL ve türevleri gibi akıllıca davranamıyorlar. Portekizli gruplar aslında orijinal olmak istemiyorlar ve bu yüzden bazılarının dağıldığından bile haberinin olmadığı durumlar olabiliyor. Hepsi Portekiz’in METALLICA’sı, SEPULTURA’sı , PARADISE LOST’u olmak istiyorlar. Biz MOONSPELL olarak BATHORY gibi gruplardan edindiğimiz etkileşimlerle kendi sound’umuzu oluşturmaktan başka bir şey istemiyorduk ve 80′lerin sonu 90′ların başında çoğu kişi bunu kibirlilik gibi algılayıp bize gülmüştü. Eğer aynı şeyi yaparsak insanların ABD’deki orijinal versiyonunu dinlemektense bizim yaptığımızı dinleyeceklerini ve bu sayede uluslararası bir seviyeye gelebileceğimizi düşünmüyorduk. O zamanlar Portekiz’deki underground metal sahnesi sadece birbirini taşlamaya çalışan insanlardan ibaretti. Herkes kendini bir şeyleri farklı yapabilmek için çok çalışıyormuş gibi göstermeye çalışırdı. O zamanlardan bir sürü yetenekli ve harika müzisyen tanımama rağmen, en sonunda hiçbiri MOONSPELL’in geldiği yerlere ulaşamadı. Çünkü Güney Avrupa, Türkiye ya da Yunanistan’da pek çok insanda, kişilerin yaptıklarına ve fikirlerine karşı sempati yerine sürekli duyulan bir şüphe var. Bu yüzden İsveç’teki herhangi bir grubun kazandığı ilgiliyi yakalayabilmek için onlardan on kat daha fazla çalışmamız gerekiyor. Bu da başka büyük bir problem, çünkü Portekiz’de birçok insan hem tembellik yapıyor, hem de insanların ilgisizliğinden şikayet ediyor. Benim çok sevidiğim TORMENTHOR isimli bir grup var ve önemli bir dağıtıcı şirketle anlaşabilecek olmalarına rağmen sadece şirkete geri dönüş yapmaya üşendikleri için fırsatı kaçırdılar. DECADE isimli çok iyi bir black metal grubu Portekiz’deki çoğu black metal grubunun dağıtımcılığını yapan Osmose isimli bir şirketle anlaşacaktı, fakat grup şirkete rest çekti ve her şey bitti. Demek istediğim, Portekiz garip bir ülke, haha. Çalışmıyoruz, o kadar yetenekli değiliz, ama her şeyin en iyisini biliyormuşuz gibi konuşuyoruz.

Son cümlen Türkiye için de bire bir geçerli.

Hahah, tahmin edebiliyorum. Sizler de bizim gibi sıcakkanlı insanlarsınız; ortak pek çok özelliğimiz var. Nihayetinde biz, listelerde MADONNA ya da METALLICA’nın önüne geçip ilk sıraya çıkmayı başarmamıza rağmen, MOONSPELL olarak Portekiz’den çıkmış olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz.

Anlıyorum. Portekiz Türk insanı için daha ziyade futbolcularıyla tanınan bir ülke haha.

Evet biliyorum haha, oradakiler futbola bayılıyor.

Quaresma falan burada baya allah gibi ahah.

Quaresma’yı şahsen tanıyorum evet. Ben Porto taraftarıyım ve bir keresinde onunla öğle yemeği yemiştik. Dövmelerini de buradaki bir arkadaşıma yaptırıyor. Bana Beşiktaş’a geldiğinde kendisi için bir karşılama düzenlendiğini ve kendisini tanrı gibi hissettiğini söyledi haha. YouTube’dan izledim, baya etkileyiciydi.

Evet, Beşiktaşlılar onu çok seviyor. Çok yetenekli bir futbolcu, ben de bizim ligdeki pek çok maçı izliyorum ve Quaresma topu aldığında belki bir trivela yapar, saçma sapan bir gol atar diye gözümü dört açıyorum haha. Porto her zamanki gibi bu sezon da transferlerden baya para kazandı. Çok iyi bir sistem oturttular ve iyi futbolcu bulup, yetiştirip satma konusunda tüm dünyaya örnek teşkil ediyorlar.

Futbolu sevdiğin belli haha.

Metali ne kadar seviyorsam futbolu da o kadar seviyorum sanırım haha.

Evet, Porto iyi bir takım. Ben de futbolu çok severim, ancak işten güçten eskisi kadar maç izleyemiyorum.

O zaman bir dahaki görüşmende Quaresma’ya selam söyle haha. Tamam Fernando, sorularımız bu kadardı. Bu detaylı ve uzun röportaj için çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim, oradaki hayranlarımıza selamlar, kendinize çok iyi bakın!

etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Yorum alanı

“MOONSPELL” yazısına 12 yorum var

  1. komedi_komedi says:

    son yillarin en iyi roportajlarindan biri..

  2. Serra says:

    Fernando’nun Pentagram bilmesi nedense çok hoşuma gitti bayrak asıcam şimdi balkona :D Röportaj da son zamanların en iyi röportajı gerçekten ellerinize sağlık

  3. Sacrifist says:

    Arkadaş adam yıllardır bugünü bekliyormuş gibi uzun uzun samimiyetle anlatmış.Sadece 2 yorum var.Ayıp valla.Bu arada Fernando adamın dibisin demek istiyorum.

  4. bahadır says:

    fernando sen ne güzel bir insansın. röportaja bayıldım. bence bu site içindeki tartışmasız en iyi röportaj. tebrikler.

  5. ismail vilehand says:

    Porto futboldan en çılgın para kazanan kulüplerden biri. ve parayı kazanırken futbol kalitesinden ödün vermiyor. yalnız ölümüne Beşiktaşlı olarak Quaresma’ya acayip uyuz oluyorum. yetenek 10 üzerinden 10 ama istek, ciddiyet ve disiplin yerlerde. Trabzonspor maçında yaptığı mega şerefsiz hareketlerle belamızı sikti pezevenk. en yakın zamanda siktirip gitmesi dileğiyle.

    ek olarak Portekizli Switchtense bence türünün en underrated gruplarından biri. mesela şu şarkıyı dinlerken havaya uçan tekme savurmuşluğum çoktur:

    https://youtu.be/fSzBk8G31XI?t=2133

    Nurhacı Çeri

    @ismail vilehand, Bu transfer döneminde beni en çok sinirlendiren şey ne orta saha alamamamız ne de Şenol Güneş’in kaleciye ihtiyacım yok diye tutturması oldu. Ama bu şımarık çingeneyi alıp Cucak’ı Bursa’ya kaptırmak gerçekten yenilir yutulur cinsten değil. Hayır Quaresma daha ucuza da gelmedi, işin maddi boyutu da yok, bilet satışlarına pek bir etkisi olacağını da sanmıyorum. Fikret’in vizyonsuzluğu yüzünden tıkıt tıkıt işleyecek bir sol kanattan olduk ya.

    Ahmet Saraçoğlu

    @Nurhacı Çeri, Dsczszsudsczsak cidden süper adam. Ben de GS almadı diye uyuz olmuştum ilk haberi çıktığında.

    Nurhacı Çeri

    @Ahmet Saraçoğlu, Bursa o kısıtlı bütçesiyle transfer dönemini Beşiktaş’tan da Galatasaray’dan da çok daha iyi yönetti abi.

    ismail vilehand

    @Nurhacı Çeri, her şeyden öte neden Tosic? şimdiye kadar adam baya kötü ya. Andreas Beck ve Mario Gomez hariç diğer transferden hiç memnun değilim.

    Nurhacı Çeri

    @ismail vilehand, Rhodolfo da müthiş bir transfer değil ama idare ediyor bence ya, yanına tamamlayıcı bir stoper daha alınsa çok daha etkili olurdu ama nerede işte. Sol kanatı Tosic&Quaresma ikilisine teslim etmek dümdüz salaklık zaten.

    OnurOnur

    @Nurhacı Çeri, @ismail vilehand, Şu an buraya uzun gelecek kadar sorunumuz olduğunu düşünüyorum ama şimdilik kalsın ahah.

  6. OnurOnur says:

    Bu arada yukarıdaki sohbetten metal dinlediği bilinen futbolcu sayısının bayağı bir az oluşu ve benim kendi bildiğim birkaçı(PUYOL – NAPALM DEATH gibi haha) gelince aklıma şunu paylaşayım dedim ahah.

    Quaresma ile ilgili zaten böyle bir haber vardı yüksek ihtimal doğru: http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/15509458.asp

    Bu yazıyı mutlaka okuyun:) : http://vliegendenederlander.blogspot.com.tr/2008/10/headbanger-scholes-ve-dierleri.html

    http://www.cnnturk.com/2011/spor.diger/10/31/elmander.death.metal.seviyor/635158.0/index.html

    şunlarda var: http://www.kerrangradio.co.uk/music/features/10-heavy-metal-loving-footballers/

    Orospuçocuğu Lugano ve Sepultura: https://www.flickr.com/photos/sepulturacombr/4560494974/

    italyan basını öyle yazmış…: http://www.fotomac.com.tr/futbol/2015/05/29/metalci-cuneyt-cakir

    Bu arada hep şöyle bir olayın hayalini kurmuşumdur…:
    Beşiktaş’ın futbolcusuyum, Şampiyonlar Ligi’nde Helsinki deplasmanında ısınmaya KALMAH tişörtümle çıkıyorum…
    Bu ve bunun gibi metalle futbolu birleştiren çocuksu hayallerim… ahaha

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.