# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Tartışma
Doğa
| 31.03.2015

Mother Earth.

Gülümseyerek geçirdiğinizi umduğum sakin bir Mart öğleninden herkese merhaba. Bu hafta bir hayli genel, ancak üzerine konuşulacak çok şey olan bir kavramdan, doğadan bahsedelim.

Her şeyimizi borçlu olduğumuz, madden ve manen sonsuzluğa uzanan tabiat kavramını nasıl algılıyor ve içerisindeki yaşamınızı, benliğinizi nasıl anlamlandırıyorsunuz? Doğa deyince aklınızda neler canlanıyor? Günümüzde insan ve doğa ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çevrecilik faaliyetleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Doğaya saygılı olduğunuza inanıyor musunuz? Bu gibi hususlarda kendinizde ve yakın çevrenizde neleri değiştirebileceğinizi, nelerin değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Sizin doğa tanımınız nedir ve doğada ne gibi amaçlarla bulunuyorsunuz? Doğa sporlarıyla ilgileniyor musunuz? Doğa sizde ne gibi hisler, düşünceler, ilhamlar uyandırıyor?

Sağlığınıza dikkat ettiğiniz tatlı bir hafta geçirmenizi diliyorum.

  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Yorum alanı

“Doğa” yazısına 16 yorum var

  1. onurtoptas says:

    Doğduğumdan beri pis, estetiksiz, aşırı kalabalık, trafiğin cehenneme çevirdiği, parkı,mesire alanı,gölü,korusu,ormanı,botanik bahçesi,doğal tarih müzesi vs. olmayan(ya da milyonlarca fersah ötede olan) bir şehirde yaşadığımdan, bu tip yerleri hep tv’de izlediğim film/çizgfilmlerden gördüm. Bugün bu şartların eskisinden de berbat olması beni pastoral olan her şeye daha da yaklaştırdı. Dolayısıyla doğa özlemiyle büyüdüm. Şu an kendi adıma, hayat şartları mecbur etmedikçe imkanı olan herkesin en yakın komşusunun yüzlerce metre ötede oturduğu dağlık/vadi ya da kıyı kesim bir yerleşimde yaşaması gerektiğini düşünüyorum.

    En fazla 300.000 nüfusluk şehirler ve 5-10 milyon nüfuslu ülke beden&ruh sağlığı ve doğa adına hayırlıdır. Çiftliklerde üretilen gdo’suz,ilaçsız,zehirsiz besinler yine insan sağlığını ve üretkenliğini ileri taşır. Doğayla daha çok vakit geçirmek zorunda kalan insan tembellik ve sümsüklüğü üzerinden atar. Hazıra konmadan kendi tasarladığı bir ev ya da hayvan sığınağı,su değirmeni vs. yaratıcılığını artırır. Doğaya saygı duymasını öğrete öğrete büyüttüğü çocukları önce kendilerini var eden tabiat anayı saymak zorunda olacakları için, diğer insanlara ve düşüncelere de saygısızlık etmez, alçakça saldırmaz.

    OnurOnur

    @onurtoptas, Konuyu gördüğümde aynı bu çizgide yorumlamayı düşünüp, canım sıkılacak, sinirleneceğim falan diyerek yazmadım.
    İmza.

    onurtoptas

    @OnurOnur, eyvallah brot. Ben de bi bakıma ortak bilinçle anlatmaya çalıştım zaten derdimi. Eminim burada da bu minvalde düşünen epey insan vardır.

  2. Böyle bir şeyi konuşuyor olmak bile utançların en büyüğü ve tarih boyunca nasıl dev yanlışlar yaptığımızın bir kanıtı aslında.

    Ait olduğumuz şeyi, doğayı, özen gösterilmesi ve korunması gereken, “normal” hayatımızdan bunalınca gittiğimiz bir “kaçamak”tan ibaret görmek, cidden insanoğlunun çok yanlış işler yaptığını, belki evrimsel olarak, belki de psikolojik ve sosyolojik dokusu gereği bozuk, hatta hastalıklı bir canlı olduğunu gösteriyor bence.

    Doğada açgözlü, hırslı, doymak bilmeyen, bencil tek bir canlı var, o da insan. Hem diğer tüm canlılar bizim için var sanıyoruz, hem de onları durmaksızın yok ediyoruz. Atalarımız yüzlerce yıldır soyunu tüketmedik hayvan bırakmamışken, bugün iki panda büyütene, gergedan yavrusunu biberonla emzirene “cnm yhaaaa <3″ diye bakıyor, “insanlığa olan inancım arttı” falan diyoruz beyin özürlü gibi.

    Varoluşumuzdan beri anasını bellediğimiz Dünya’nın, küçük çaplı girişimlerle yaşanabilir bir yer olarak kalabileceğini sanıyoruz, ancak insan denen yaratığın önüne geçemeyeceği açgözlülüğünün uzun vadede bunu imkânsız kılacağını da içten içe biliyoruz.

    Kendi adıma, günün birinde dünya çapında bir açıklama yapılsa ve “Arkadaşlar, teknolojiyi yasaklıyoruz, şehirler falan hepsini kapatıyoruz, dünya komple orman olacak, direkt orman yaşamından devam edeceğiz” dense, sevinçten aklımı kaybedeceğimi ve buna anında adapte olabileceğimi bilmek güzel bir şey. Belli ölçülerde ve çoğu kişiye nasip olmayan sürelerde doğayla iç içe yaşama şansına eriştiğimden ve erişebildiğimden, bunu net şekilde görüyorum. Canımızı sıkan, milyonlarca yıllık yaşam içinde ne kadar büyük bir hiç olduğumuzu bize gösteren günlük “sıkıntıların” hiçbirinin aslında zerre kadar önemli olmadığını görüyor insan doğada yaşadığı zaman. Elbette ki kurulu bir düzen, bir medeniyet, kanıksanmış ihtiyaç ve alışkanlıklar var; doğada yaşamak derken medeniyetin verdiği her şeyden silkinip komple yabani gibi yaşamaktan söz etmiyorum.

    Ama evrimimizin başından beri sahip olduğumuz ve belli oranda bugüne dahi taşıdığımız içgüdülerimiz doğrultusunda, doğada başımızın çaresine bakmamız gerektiği zaman “ulan ben bu şekilde yaşarım” diyebilmek, doğumumuzdan itibaren evcilleştirildiğimiz ve kolaya alıştırıldığımız hayatımızı bir kenara bırakıp sosyolojik bir varlık olan değil, biyolojik bir canlı olan insanı içimizde hissedebilmek gerçekten müthiş bir şey.

    Yaşadığımız düzen çoğu zaman el vermiyor, ancak ben de hayatımın en mutlu, en huzurlu anlarını doğanın içindeyken yaşıyorum. Bu elbette “oh be, gerçek yuvana döndün maymun çocuk, şimdi şu dala zıplayıp şu meyveleri ye, ardından da göle girip somon göm” gibi bir şey değil, ancak insan bir şekilde hissediyor işte. Akan suyun sesi, yaprakların hışırdaması, toprağın ıslaklığını hissetmek…

    Harbiden yazık ettik lan, hem kendimize, hem bu gezegene.

  3. InkognitOwl says:

    Sakinken böyle konularda pek büyük laflar edemiyorum. Yani elbette yeşillikler içinde yaşamak, daha temiz bir hava teneffüs etmek, daha güzel manzaralar görmek isterim; ama evrim olgusuna göre bile anca mecbur kalındığında bazı kritik şeyler gerçekleşirken, böyle bir doğaya dönme olayının bırakın bizim ömrümüzü, yüzbinlerce yıl içinde olup olamayacağını, ya da sonsuz zamanda olup olmayacağını bile bilemiyorum. Kaldı ki sadece maddi düzlem devam ettiği sürece, oksijensiz bile yaşamaya evrilemeyeceğimiz ne malum? Belki de belli konuda gelişim her zaman devam etmelidir, mesela 30 milyon yıl sonra dünyaya dev bir meteorun düşeceğini önceden tespit etmemiz gerekiyor, onu yok edebilmek ve dünyanın yok olmaması için; ya da başka gezegenlere kaçabilmek için. Neyse, belki bu konu başka bir zamanda açılsaydı “Başka hayvanlar gibi yaşayalım sonsuza veya yok olana dek, meteor düşerse de yok oluruz yani ne olacak.” diyebilirdim, belli olmaz.

  4. Ugur says:

    Hiçbir şey insanoğlunun yanına kalmayacak arkadaşlar.Doğa son darbeyi eninde sonunda vuracak, belki kendisini de yok edecek ama biz hastalıklı canlıları silecek bu gezegenden.Zaten depremlerle fırtınalarla vur kaç yapıyor fakat o devasa final -biz görür müyüz bilmiyorum- büyüklüğü akıl mantıkla kavranması zor evrenimizde tek akıllı canlının kendisi olduğunu sananların üzerine kabus gibi çökecek.

    Kehanet değil gözlem heh.

    Yalnız sahiden yok olup gidelim lan yeter artık.

  5. İsim Gerekli says:

    Bence doğayı yememeliyiz. Kahrolsun veganlık.

  6. deatheist says:

    her ne kadar bir orman evinde yaşama hayalimin gerçekleşmesine dair umutlarımı tamamen yitirmiş olsam da hayal kuruyorum.. düşünsenize, aslında bize o kadar da uzak olmayan yeşilin hayalini kuruyorum.. traji komik.. kendimi geçtim, benden sonraki nesil doğayla, yeşille olan bağını ya ”hiçe” indirgeyecek ya da ilgi duymayacak.. çok korkunç.. aslında upuzun şeyler yazmıştım öncesinde ama bilgisayar kendi kendine reset atınca sinirim bozuldu daha yazmadım..

    çaksu

    @deatheist, Balık tutmayı öğrenmek, bitkileri tanımak niyetim var. Düşünüyorum yılda bir mevsim kalamaz mıyım açık havada diye. :) Türlü şekillerde yapan muhakkak vardır tecrübesinden yararlanabileceğin. Azmi kaybetmezsen heraldi, belli miktar sürünmeyle olsun, olur yine. Sanırım şu sıralar en sevdiğim şey, doğa içinde bulunmak. Kampüs doğasıyla idare etmek durumundayım tabi. Saçma yerler var insanların oturmadığı sadece gelip geçtiği. Oturuyorum.

    deatheist

    @çaksu, hocam aslında ben yeşilköy’de oturduğum için birçok kişiye göre şanslı bile sayılırım.. sahili, denizi geçtim istanbul’un diğer semtlerine nispeten daha nefes alınabilir bir yer sayılır yeşilköy.. kulağımda ki kulaklıkla kat ettiğim yol sonunda florya’ya varmamla birlikte tüm manzaraya hakim olduğum tepeye oturuyorum ve beni oraya gittiğimde hiçbir zaman yalnız bırakmayan kuçunun yanıma yanaşmasını bekliyorum.. benim ki biraz züğürt tesellisi gibi belki ama bu bile beni çok rahatlatıyor.. sonuçta bunu dahi yapamayanlar/yapmayanlar da var..

    mahmud

    @çaksu, Vakit buldukça çeşitli uzunluklarda, çeşitli yerlerde backpacking(uzun bir süre boyunca ihtiyacın olacak eşya erdavatı sırt çantanda taşıyarak yürüdüğün ve kamp kurarak gecelediğin yolculuk tarzı) faaliyetleri yapıyorum sormak istediğin herhangi bir şey olursa elimden geldiği kadar yardımcı olabilirim :)

    çaksu

    @mahmud, Diyorum insanlar iyi diye. :) Sağolasın, birgün olursa buraya gelip sorarım. :)

  7. mahmud says:

    Bu konu hakkında söylenen ve söylenecek oldukça fazla şey var. Çoğu doğa tahribatı ve insanın doğayla olan bağı arasında olan kopukluklarla ilgili. Çoğumuz da bu konuda hep dert yanarız.Özellikle İstanbul gibi çılgın bir şehirde yaşayanlar. Günümüzde insanlar her ne kadar doğa tahribatını üst seviyelere de çıkarsalar Anadolu’nun 4 bir yanında doğa hala yaşıyor. Sadece sırt çantanızı alıp gelmenizi bekliyor. Tek yapmanız gereken yola çıkmak. Çok fazla paranızın olmasına da gerek yok yeter ki zamanınız olsun. İhtiyacınız olan tek şey yola koyulmak.
    Bazı coğrafyalarda doğa o kadar saf bir biçimde yaşıyor ki çıktığım her yolculuk boyunca, 2-3günden sonra geride kocaman bir şehir bıraktığımı unutuyorum. Günlerce hatta haftalarca aklıma bile gelmiyor gökdelenler, toprağın kokusunu alamadığım caddeler, metrobüste iki büklüm tutunmaya çalışırken yaşadığım trajedi hiçbiri aklıma gelmiyor. Doğanın tam ortasında, tek başıma, bir hafta sonra tamamen adapte oluyorum bu yaşam biçimine. Ta ki dakikada yaklaşık 5-6 tane motorlu aracın(çoğunlukla kamyonet, traktör vs) geçtiği, belde merkezi için kalabalık sayılabilecek bir günde, orman yolu ile asfalt yolun kesiştiği o noktaya gelene kadar. İlerideki köy kahvesine gittiğimde birkaç kişiyle oturup sohbet etmek o kadar garip geliyor ki belirli bir süre konuşurken ne dediklerini algılayamıyorum hatta sohbet arasında neyi söylemem gerektiğini bile unutuyorum. Medeniyete dönüş çok sarsıcı oluyor fakat ben asla o eski ben olmuyorum, istesem de olamıyorum. Ve her gittiğimde daha da fazla büyülenerek, ihtiyacım olan asıl gıdanın bu manevi gıda olduğunu daha iyi anlıyorum. Gerçekten bu konuda tek ihtiyacımız olan karar vermek ve daha sonra yola çıkmak. Umarım bu yoksunluğu kalbinin tam ortasında hisseden herkes bir gün, bu yola başvurur. Herhangi bir yola…

    Beorn

    @mahmud, Ben bu işi yazın interrail’a çıktığımda ecnebi memleketlerde yapmayı düşünüyordum çünkü ülkede o bahsettiğin yerlerde dahi magandanın birine rastlama ihtimali çok yüksek. doğada başına bi şey geldiğinde de telefonla yardım istesen bile ne kadar sürede yardıma ulaşacağın meçhul. sen bu işi nerelerde yapıyorsun? biraz daha detay verebilirsen ben de onun üzerinden araştırayım.

  8. OnurOnur says:

    NatGeo People’da Özgür Yaşa adlı bir program var, bakın derim.

  9. Bu konuda yazacak, övecek, sövecek, hayıflanacak çok fazla şeyim var ama bir türlü zaman ayıramıyorum. Gördüğüm manzaralar karşısında kendimi tutamayıp bir iki şey yazdığım anlar oluyor. Bu sabah çok fazla yoğunken iki arada bir derede facebook’da şöyle bir şey yazdım, buraya da koymuş olayım:

    Selamlar. İki hafta evvel sevgili dostum Burak ile Tuzla Deniz Harp Okulu lojmanında iskelede oturmak için sahile gidip gördüğümüz manzara karşısında neye uğradığımızı şaşırmış, denize neler oluyor diye yaşlı hanım teyze gibi vah vah etmiştik. Bir kaç gün evvel de Burgaz Ada’ya gittiğimde prens adalarının açıklarında dahi suyun üzerinde büyük turuncu birikintiler gördüm.
    Sahile vuran, -fotoğraftan anlayacağınız üzre- ışık bile geçirmeyen, turuncu-kırmızı renkli yağ gibi gözüken bu şey, denizdeki azot ve fosfor dengesinin, organik ve kimyasal kirlilik, aşırı avlanma, arıtılmadan denize bırakılan kanalizasyon suyu gibi onlarca değişkene bağlı olarak bozulmasından kaynaklanan, “gübrelenme” anlamına da gelen plankton patlaması. 2000′de tüm yıl iki kez gerçekleşen bu olay, 2015′in ilk 5 ayında 4 kez gerçekleşti.
    Biraz lise biyolojisi gören herkesin bileceği gibi, deniz ekosistemi çok hassastır. Plankter sayısı artmışsa, planktonla beslenen balık sayısı çok düşmüş demektir. Bu da o balıklarla beslenmekte olan daha büyük balıkların besin bulamayıp azalacakları anlamına gelir. Artan plankton da, beslendiği daha ufak plankterlerin sayısını düşürecek demektir. Bu dengesizlik böyle sürer ve olan bize olur.
    Memleketi senelerdir yöneten cahil cühela ayak takımı binlerce yıldır insan yükü kaldıran İstanbul’un üzerindeki kümülatif ekolojik yükü çağdaş yöntemlerle hafifletmeye çalışacağı yerde, kanal vs gibi sik sok bilimden habersiz mega projelerle daha da kötü duruma getirmeye niyetli.
    Yanlış anlamayın, bu bir DUYAR yazısı değil. Doğa intikamını her zaman alır. Dünya daha milyonlarca yıl buralarda. Benim derdim denize bakıp keyiflenemeyecek, balık tutup yiyemeyecek, içine girip yüzemeyecek olmak. George Carlin’in de dediği gibi: “gezegenin bir şeyi yok, insanlar y*rrağı yedi.”

    Fotoğraflar:
    http://bit.ly/1SjO1Z6
    http://bit.ly/1c7WjSN
    http://bit.ly/1R7L6Bt

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.