# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
DREAM THEATER – Images and Words
| 01.04.2014

“Oha bu çalan ne?!”

Kritik yazmak bazen çok garip bir hal alabiliyor. Önünüzde, müzik tarihine belli bir etki bırakmış, kendi türünün belki de en önemli çalışması olarak görülen bir albüm var ve sizin bu albüm hakkında 20 küsür yıldır söylenenlerin aynıları olmayan bir şeyler yazmanız gerekiyor. Karşınızda, bahsettiğiniz albümü yalayıp yutmuş insanlar olduğunu biliyor, bu herkes tarafından dinlenmiş albümü onlara “tanıtma” konusunda “henüz denmemiş neyi söyleyebilirim ki?” noktasında duruyorsunuz.

“Images and Words”ü burada sabaha kadar övebiliriz arkadaşlar. Biliyorsunuz ki burada yazacağım hiçbir şey, albümü avucunun içi gibi bilen insanlara şaşırtıcı gelmeyecek, onlara en fazla “hmm evet evet” şeklinde bir tasdikleme ile “evet yhaaa orası çok süper” çerçevesinde bir ortak zevk paylaşımı keyfi yaşatacaktır. O yüzden “Images and Words”ün progresif metalin muhtemelen en önemli albümü olduğundan, sadece bu albümün progresif metal denen şeyin başlıca müsebbibi oluşundan, sadece bu albümün sayısız grubun kurulmasına vesile oluşundan, sadece bu albümün sayısız insanı progresif rock ve metalle tanıştırdığından, sadece bu albümün DREAM THEATER diye bir devin en büyük devrimi olduğundan, sadece bu albümün on binlerce insanın müzik kavramına olan bakışını değiştirdiğinden, sadece bu albümün sayısız insanı müzisyen olmaya ittiğinden falan da bahsetmek de, en iyi ifadeyle beyhude kalır. Dile kolay… Metal tarihinin en önemli albümlerinden birinden bahsediyoruz.

Burada Petrucci’nin progresif metalin gidişatını neredeyse tek başına değiştiren kişi oluşundan, Portnoy’un modern progresif metal davulculuğunun en çok tanınan ve ilham veren ismi oluşundan, Myung’un o sessizliğinin ardında nasıl devasa bir yetenek olduğundan, Kevin Moore’un muazzam dehasından ve LaBrie’nin bu albümde nasıl müthiş bir performans sergilediğinden de bahsetmeyeceğim. Legatoların, tapping’lerin, vibratoların içinden çıkamayız, aksak ritim içinde kalır kendimizi şaşırırız. Sonuçta dile kolay… “Images and Words”. Akıllı olun.

O yüzden, tüm bunları bir kenara bırakıp “Images and Words”ün benim için ne ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum.

DREAM THEATER’la gerçek anlamda “Metropolis Pt. 2: Scenes From a Memory” ile tanışmış ve tahmin edileceği üzere albümü ilk dinlemem sırasında aklını peynir ekmekle yemiş biriyim. 1999 yılına tekabül diyor. DREAM THEATER diye bir grup olduğunu duyuyor, ancak elimin altında uçsuz bucaksız Audiogalaxy mp3 arşivi ve benzersiz 56K modem konforu olmasına rağmen, aynı dönemlerde tanıştığım IN FLAMES, DARK TRANQUILLITY, AT THE GATES, CARCASS, OPETH gibi gruplar nedeniyle (neredeyse tümünü aynı gün içinde keşfettim, kulaklık kabloları ve klavye tuşları arasından, ”METHAAAAAĞĞĞĞLLLL!!!!” çığlıkları arasında adeta bi Anka Kuşu gibi tekrardan doğdum; o ne kutlu bir gündü, o ne kutlu bir internet erişimiydi… ) DREAM THEATER’a bakmayı biraz unutmuş, dolayısıyla da nasıl bir grup olduğu konusunda bir fikir edinememiştim. Yıl 1999’du.

1994 yazı, Artur, Balıkesir

Yazlıktaki halı sahanın oradaydık. Saat 17:00-18:00 arasıydı. Denize temas etmeye yakın akşamüstü güneşinin turunculuğu, çok hafif esen bir rüzgar, az önceki maçın ardından çimenlerde oturuyoruz… Az önceki maç deyip çok epik bir şeyden bahsettiğimi sanmayın, daha çoğumuz 13 yaşındayız; halı sahanın yanındaki ufak çimenlikte, muhtemelen saçma sapan bir maç yapmışız ya da 9 aylık oynamışız, o kadar. Ama sonuçta herkes yorulmuş, öylecene oturuyoruz.

Sessizlik…

O dönem “hayatım = METALLICA” olduğundan, bir şeyle uğraşmadığım her an, her sessizlikte, aklıma siyah albümden bir şeyler geliyor. Ne sözlerin biliyorum, ne elemanları tanıyorum. Aklımın içinde Of Wolf and Man’ler, Through the Never’lar dönüp duruyor…

Sessizlik…

Sonra halı sahanın oraya park etmiş arabalardan birinden, saçı at kuyruğu olan zayıf bir abi iniyor, arabanın kapısını açık bırakıyor ve arkadaşlarıyla arabaya yaslanıp muhabbet ediyorlar. 2-3 saniye sonra arabadan bir müzik çalmaya başlıyor. Bir gitar, daha önce hiç duymadığım türde, çok tatlı bir şey çalıyor. Ardından üstüne çok tatlı bir davul ekleniyor… Çok güzel bir şeye dönüşüyor çalan şey. Çimenlerde oturmuş, bu ilk kez duyduğum şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Çok merak ediyorum. Ama gidip de “Abi bu çalan ne?” demiyorum. Müzik devam edyor, gitar sertleşiyor, METALLICA gibi oluyor. Ama METALLICA’dan daha zor dinlenir gibi de bir hali var. Vokal başlıyor, METALLICA’dan çok farklı, bambaşka. Araba benden 30-40 metre uzakta olduğundan, her şeyi şöyle böyle duyuyorum, ama bu çalan iyi bir şey, anlayabiliyorum. Peki çalan grup kimdir, bu şarkının adı nedir; bunları öğrenmek için bir 5 yıl beklemem gerekiyor.

1999’Eylül’ünde, yine yazlıkta, MEGADETH sever bir arkadaşımla muhabbet ederken ortaya çıkmıştı “Sen DREAM THEATER seversin” cümlesi. “O ne? MEGADETH albümü mü?”

Görünüşe göre, o dönemler yoğun şekilde METALLICA, PANTERA, SEPULTURA, biraz MEGADETH dinleyen ben, bu DREAM THEATER denen grubu severmişim. Bir yerlerden bulmalı ve dinlemeliydim. Bu telkinden yaklaşık bir ay sonra İstanbul’a döndüm. Aklımda DREAM THEATER’ın bir albümünü bulmak ve almak vardı. Yağmurlu bir akşam babam ve kardeşimle Kadıköy’den eve döndüğümüz bir sırada, yerdeki naylonun üstüne dizilmiş, üzeri yağmur damlalarıyla kaplı korsan CD’ler arasında bir şey gördüm; yürüdüğüm sırada, özellikle bakmamama rağmen. Evet, CD’nin üstünde DREAM THEATER yazıyordu; kapakta bir sürü ufak fotoğrafın bir araya gelmesiyle oluşmuş bir adam suratı vardı. CD’yi hemen aldım.

O gece evde bir bayram havası. Ben olağanüstü bir grup keşfetmiş olmanın müthiş sevincini, o güne dek en sevdiği grup MANOWAR olan 15 yaşındaki kardeşimse hayatın grubunu bulmuş olmanın coşkusunu yaşıyordu.

Ve bu şekilde DREAM THEATER’la tanışmış oldum. “Images and Words” ve “Awake”in çıkışı sırasında gruptan haberi olmayan biri olarak, sanırım tanışabileceğim en iyi albümle tanıştım DREAM THEATER’la.

Birkaç hafta sonra, o zamana dek çıkan tüm DREAM THEATER albümleri orijinal olarak alınmış, kardeşimin odasındaki rafa dizilmişlerdi. O gün çimenlerde uzanırken duyduğum o esrarengiz şarkıyı 4 yıl sonra tekrar duyduğum andaki sevincimi sanırım tahmin edersiniz. “Oha işte buydu! Bu şarkıydı! Albümün ilk şarkısıymış hem de! Of beee! Yaşasın, sonunda buldum!”

DREAM THEATER hızlı şekilde en çok dinlediğim gruplardan birine dönüşmüştü. Çünkü bambaşkaydı. İnternetin çok sınırlı olduğu, etrafımda metal dinleyen tek kişinin kardeşim olduğu bir ortamda, böylesi DEV bir şey keşfedip onun hakkında çok kısıtlı şekilde konuşabilmek, böylesi müthiş bir şeyi kendi içinde yaşamak durumunda olmak çok garipti. LaBrie’nin “Live at the Marquee”deki inanılmaz performansı bile kardeşimle aramızda büyük bir muhabbet malzemesi olabiliyordu. “Of be The Killing Hand’in şurasında çok süper söylüyo yaaa…”, “Pull Me Under’da albümdekinden bile daha iyi söylemiş resmen…”

Alışık olmayan biri olarak, grubun bazen bir şarkısı bile insanı uzun süre uğraştırabiliyor, çözülmeyi bekleyebiliyordu. “Scenes From a Memory’yi hatmettim, daha bunun gibi dört tane daha var!”

Dolayısıyla DREAM THEATER, uzunca bir süre beni etkisi altına aldı. Hiçbir zaman “DREAM THEATER’cı” olmamama ve DREAM THEATER’la birlikte başka gruplar da dinlememe rağmen, sanırım yakın bir gelecekte tanışacağım MESHUGGAH’a kadar, bir süreliğine benim için metalin en üst noktası DREAM THEATER’dı.

2000 yazında Ankara’da, Cinnah’tan yukarıya çıkarken, arabadaki dayım ve babama “Bir şey dinleyeceğim kulaklıktan, bir şey derseniz duymam” diyerek Take the Time’ın 04:34’te giren efsane kısmını başa alıp alıp tekrar dinleyişim, Metropolis’in 05:36’sında başlayan bas partisinin üstündeki aksak vuruşlu acayip yeri ezberlemeye çalışmam, bir yıl önce gitar çalmaya başlamış biri olarak Under a Glass Moon’un 04:39’da giren ve “dünyanın en iyi solosuymuş…” diye bahsedilen solosunu dinleyip şu hale geldiğim an…

Uzun lafın kısası; alışık olmayan, daha önce benzer bir şeyler duymamış biri için DREAM THEATER inanılmaz güzel bir şeydi. DREAM THEATER her şeyiyle hayranlık uyandıran, diğer her şeyden başka yerde duran, standartlar üstü, enfes bir şeydi.

Sonra yıllar geçti, her şey değişti, biz değiştik, onlar değişti, internet çıktı, hepimiz günde 50 yeni grup bulur hale geldik, şunlar oldu bunlar oldu… Ama cidden, metal denen şeye vurulmuş, yeni gruplar arayan bir genç için o dönemlerde DREAM THEATER’la ilk kez karşılaşmak, DREAM THEATER’ı keşfetmek, dinlediği müzik içerisinde bu denli üstün bir şeyler olduğunu anlayıp bu müziğe daha çok sarılmak, onu daha çok sahiplenir hale gelmek, bu müziğin sınırsızlığını ve içinde kim bilir daha neler olduğunu düşünerek sevinmek, heyecanlanmak, o kadar güzel bir şeydi ki…

O kadar güzeldi ki.

10/10
Albümün okur notu: 12345678910 (9.34/10, Toplam oy: 114)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1992
Şirket
ATCO
Kadro
John Petrucci: Gitar
James LaBrie: Vokal
Mike Portnoy: Davul
John Myung: Bas
Kevin Moore: Klavye
Şarkılar
1. Pull Me Under
2. Another Day
3. Take The Time
4. Surrounded
5. Metropolis - Part 1 "The Miracle And The Sleeper"
6. Under A Glass Moon
7. Wait For Sleep
8. Learning To Live
  Yorum alanı

“DREAM THEATER – Images and Words” yazısına 24 yorum var

  1. saw you drown says:

    Bende diyordum ne zaman yazılacak. Kritik için teşekkürler. Albüm için söylenecek bir şey yok. Ben olsam puan bile vermezdim. Metropolis part 1 ve learning to live sanırım hayatımda en çok dinlediğim 10 parça arasına girer.

  2. progressive says:

    Albümün her anından kusursuzluk akıyor. Hazır konser biletleri satışa çıkmışken güzel oldu. Elinize sağlık.

  3. OMustafar says:

    O heyecanı yaşamayı çok isterdim. Arkadaşlarımla metal muhabbetleri, grup paylaşımları yapmak… Korsan CD’cilerden cevherler toplamak, bilinmeyen bir grup bulup da millete yaymak… Ne yazık ki benim büyüdüğüm çevrede şöyle olaylar yaşanırdı:

    Yıl: 2010(höh, çok geri gittik ya(!)). Megadeth’in Endgame albümü yeni çıkmıştır. “Metalci” arkadaşların fikirlerini almak istedim. Hani “metalci”ler ya, kesin dinlemişlerdir diyordum, olaylar şöyle gelişti:

    -Ya sen Endgame’i dinledin mi?
    +Hö?
    -Megadeth albüm çıkardı olum geçen hafta, Endgame. Dinlemedin mi?
    +Ha, dinlemedim ya, onlar sert geliyo bana…
    -(içimden ‘lan neresi sert geliyor, Megadeth lan bu’ diye sövmekte) Neyse, Death Magnetic’i dinlemiş miydin bari?
    +Dinledim de beğenmedim o kadar, çok sert.
    -Nasıl ya, adamlar köklerine dönmüş işte, mis gibi thrash!
    +…

    Sonradan bu arkadaş Murat Boz dinlemeye başladı, metali bıraktı.

    Kritiğe döneyim. Gerçekten leziz bir kritik olmuş. Üstünde zaten nice edebiyatlar dönen bir albüm için bundan daha iyisi yazılamazdı herhalde.

  4. Genel olarak pek sevmediğim bir grubun deliler gibi sevdiğim bir albümü. Çok klişe olacak ama, tek başına Metropolis part 1 bile 10′u hakeder. Tek kelimeyle kusursuz.

  5. sueda says:

    The way your heart beats makes all the difference in learning to live…

  6. Osman says:

    Sevmedigim album. Ergenken falan guzeldi de, neyse ya boyle seyler yazinca troll veya marjinal gorunmek icin her seye bok atan yari entellektuel hipster oluyorduk dimi :)) Bak mesela adam her yanindan kusursuzluk akiyor demis, zaten bu kusursuzluk olayi bana ters, bilmem anlatabildim mi? Sevene saygi duyarim o ayri.

  7. atoutlemonde says:

    Siteyi keşfettiğimden bu yana gelmesini bekledim bu kritiğin, şimdi ne yazacağımı şaşırıyorum. Okumadan önce direk nota baktım. 10dan aşağı bir not olsa olay çıkarırdım. Belki SFAM düşünülerek 10 verilemeyebilirdi ama gerek kendi içinde, gerekse tür tarihi açısından her türlü 10u hakediyor.

    Hiçbir zaman öyle DT mania olmadım ama ilk notasından son notasına bu kadar etkilendiğim çok az albüm var. İşin ilginç tarafı Metropolis pt. 1 ile yıllar sonra gelecek bir başka efsaneye de göz kırpıyor. Albümü dinlemeden önce DT hakkında tek bildiğim Pull Me Under dı. Play tuşuna basar basmaz, DT cepheme yeni neferler katıldı. Bu arada şunu da belirtelim; James LaBrie’li ilk DT albümüdür. Zaten kadroya ve performanslara bakıyorum; eleştirecek en ufak bir kırıntı dahi bulamıyorum.

    Son olarak ne yazsam, ne desem birşeyler eksik kalacak, her farkedişimde kendime kızacağım ama Learning to Live’in son 1 dakikası nedir yahu? Bu kadar basit ama etkili bir melodi olabilir mi ?

    Kemal

    @atoutlemonde, isin teknik acidan ilginc tarafi, LtL’nin o en sondaki melodisinin gitarda tamamen harmonikler kullanilarak caliniyor olmasi.. Tek kelimeyle dahice…

  8. B U R Z U M says:

    Su grubu bir turlu sevemedim lan…baya ugrastim sevmek icin ama olmadi ya la:(

  9. Durakonis says:

    Arsivimde yok ve pek hatirlamiyorum bicok sarkisini. Simdi dinlesem sevme ihtimalim var. Eskiden sevmezdim. Hacettepe beycafe de arsivlerindeki tarzima en uygun sarki oldugundan pull me under caldirmisligim vardir.

    Barış

    @Durakonis, benim de beycafe’de dream theater sweetiyle dolaşmışlığım vardır :)

  10. Ş. Yıldırım says:

    şu gruba hiç alışamıyorum. Neden bilmiyorum ama içimden hiçbir zaman ‘ulan biraz da dream theater dinleyeyim’ tarzında cümleler geçmiyor. İsterdim ki seveyim lakin olmadı :)))

  11. Wait for Sleep/Learning to Live üç nokta

  12. t_oskay says:

    bu albumdeki klavye tonlarina uyuz oluyorum desem cok tepki ceker miyim?

  13. Barış says:

    “DREAM THEATER her şeyiyle hayranlık uyandıran, diğer her şeyden başka yerde duran, standartlar üstü, enfes bir şeydi.”

    abi tam olarak böyleydi.

  14. Barış says:

    Yalnız yorumları inceledim de kimse sevmezmiş DT’yi. Zamanında böyle değildi lan. DT’yi sevmeyeni dövüyolardı :) Sevmeyenlere bir şey demek haddime değil ama bi ara DT’nin arkasından deli gibi esen rüzgarı hatırlayınca yorumlara şaşırdım.

    Durakonis

    @Barış, “Kamuoyu” diyoruz buna. Genelin nabzını tutmak için fikir verici, ama sessiz çoğunluğun daha fazla bile olabileceği ihtimalini gözardı etmemek gerek. :) Bu arada arşivimde varmış lan I&W. :/ Bi de nasıl dövüyolardı abi, en azından Ankara’daki DT’ci kitle uzaktan bile anlaşılacak stereotiplikte ve pek öyle bişey yapabilecek görüntüde değildi. Ama belli etmeyen sadist bi kitlesi vardıysa haberim yoktu. Hiçbişeye şaşırmamayı öğrendim artık. :D

    Barış

    @Durakonis, mecazen diyorum abi. Yoksa hepsi dünya tatlısı insanlardı ��

  15. ihsan says:

    ahmet saraçoğlu’ndan uzun zaman sonra okuduğum yeni bir klasik.
    sahiden böyle albümler nasıl kritize edilebilir ki. “another day’in saksafon solosu rock müzik için oldukça emprovize bir hareket”, “albüm kapağı yeni bir çağa gebe”, “metal müzikte yoğun klavye kullanımının son haddi” vs.. gibi yaklaşımlar albüm hakkında ki eleştiriyi ancak geri götürür. o yüzden yazarın yaklaşımına ben de katılıyorum.
    siteyi kurulduğu günlerden bu yana takip ediyorum. hemen hemen yazılmadık kült albüm kalmadı. bana kalırsa, klasikler için yazılacak eleştiriler albümün hakkını verebilmeli, bu yazıda olduğu gibi. mesela kritik yayınlanmadan önce ilan edilir, yazar tayfa yahut okuyucular veyahut türk-yabancı metal camiasından kimselerden ses kayıtları, videolar, anılar, görüşler alınabilir. daha uzun ve zor bir süreç gibi gözükse de internetin sağladığı fonksiyonel kolaylık ve sitenin geldiği nokta değerlendirildiğinde, göründüğü kadar zor olacağını düşünmüyorum. elde imkan varken, dünyaca ünlü metal dergilerinin sayfalarını süsleyen iki satırlık kritiklere neden bir kez daha ayar verilmesin.
    bu arada, dt iyi ki metropolis 1 isimli bir şarkı yapmış.

  16. Eric E. says:

    DT’i sevmem, dinlemem ancak bu kritik muthis olmus, bizim gibi 30 yas ustuler bu kritikte kendilerinden birseyler bulacaktir. Tesekkurler dostum ellerine saglik….

  17. junkman afatsum says:

    Sevmeyenin bana göre küfre girdiği kesin! Bu yüzden tevbe edin hak yoluna dönün ;)

  18. deadhouse says:

    Bugün dinleyecek bir şey bulamadım aklıma Under a Glass Moon geldi. Öyle işte.

  19. Salata says:

    Pull Me Under dinlediğim en mükemmel şarkılardan biri, Portnoy’un mükemmel yavaşlayıp hızlanmaları Petrucci’nin riffleri birbirine mükemmel bağlayışı soloları LaBrie’nin tizleri o sert gitarın arkasındaki klavyeler falan tam anlamıyla mükemmel. Tek ”eksiği” solosu az daha uzun olsa çok daha iyi olabilirmiş. En epik albüm açılışlarından biri. Aklımı peynir ekmekle yiyorum her seferinde.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.