# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
COLD INSIGHT – Further Nowhere
| 06.02.2014

Bu ilk kayboluşum.

Aykut YILMAZ

“Hayatımda hiç kaybolmadıysam eğer, bu ilk kayboluşum; ve hiçbir yerde sona eremeyecekmiş gibi hissediyorum. Hangi yılda olduğumuzu soruyorsanız eğer, “hiçbir fikrim yok” cevabıyla karşılaşacaksınız. Şaşırmayın. Daha önceden de söylediğim gibi hayatımda hiç kaybolmamışım. İnsan gerçekten kendini kaybetmeyi başardığı an hangi yılda olduğunun bir önemi kalmıyor. Bu doluluğu biriktirebilmek içinse gerçekten düşündüğünüzden fazla deli saçmasını deneyimlemeniz gerekiyor. Ancak pek deli saçması değil; ya da, ya da hiçbir şey…”

Çok uzun bir yılı devirip de; kendini yeni okulunun kapısından içeriye ilk attığında; yanında, bir konserde tanışıp, aynı mahallede oturduklarını öğrendiği ve zamanla en yakın dostlarından birisi olacak arkadaşıyla, birazdan yapılacak olan İngilizce yeterlilik sınavını geçip geçemeyeceğini, fazladan bir yıl daha kaybetmek istemediğini düşünüyordu.  Yüzünde nedeni belli olmayan bir koca bir sırıtışla arkadaşına baktı. Gözlerinden anlamıştı neler hissettiğini, herkes bir garip bakıyordu bu adamlara. İzmir’ in sayılı vakıf üniversitelerinden birinde siyahlar içinde, uzun saçlı ve sakallı iki tane herif. Kesinlikle buraya kayıt olduklarına inanmak istemiyordu kimse, keza kendileri de inanmak istemiyorlardı. O sırada çok fazla düşünce olsa da sakalları hafif turuncu çıkan; dikkatini dağıtan bir şey gördü. Esen rüzgarın etkisiyle yüzünü ve görüşünü kapatan saçlarını sol elinin bir hareketiyle arkaya doğru savururken sol tarafa bakıyordu. Gördüğü şeye inanmayan bir bakışla bir yandan ilerliyor bir yandan kilitlenmiş gözlerini binanın o tarafından alamıyordu. Hayatı boyunca görmeyi istediği tek bir gerçek varsa, hayatı boyunca düşlediği ne kadar güzellik varsa, hepsini bir tek yerde, tek bir vücutta görmüşçesine; adeta başka bir şey görmeyi reddediyordu. Yanındaki arkadaşını dürtükleyip, başıyla onu işaret ediyor ve bu apaçık bakışlarına karşılık da görerek; hayatındaki ilk güzel maceranın bu olacağını söyleyip, ne yapıp edip, onunla olacağının yeminini ediyordu. “Hayattaki hiçbir arzum bu kadar güçlü olmamıştı hacı, elimde değil!”

45 dk sonra…

Sınav salonunda oturmuş öylece masaya bakıyorum. İçeride benim adım okunana kadar 30 kişi geçti. Önümdeki masanın sahibi halen yok. Kendi oturduğum sıraya göre daha güzel. Pencereye yakın. Hem kim sınavda bunalınca dışarıyı izlemekten hoşlanmaz ki? Altı üstü on beş dakika sürecek, ilk yarım saat çıkılamadığı için, kalan sürelerde dışarısı izlenerek yarım saat tamamlanacak. Hazırlığı atlayıp okul hayatımıza devam edeceğiz. Tam kalkmaya yeltendiğim sırada; yarım saat önce uğruna yeminler ettiğim kadın, sakin, keskin yüz hatlarını belli eden yarı toplanmış saçlarıyla yavaş yavaş kapıdan içeriye doğru ilerliyor. Henüz kimsenin farkında değil. Gözlerim gözlerinin beni görmesi için kenetlenmiş durumda. Önümdeki sıraya geçmesi için adeta sessiz çığlıklar kopuyor içlerinde. Nihayet dikkatini çekiyorum. Ciddi bir biçimde şaşkınlık yaşamasına rağmen, yine çarpık bir gülümseme kaplıyor yüzünü; önümdeki boş sıraya oturuyor. Okutman bir şeyler mırıldanıyor ya da bağırıyor; bir fikrimin olduğundan emin değilim. Umurumda da değil. Sınav kağıtları dağıtılıyor. Sanki arkasından cehennem köpekleri koşturuyormuşçasına hızlı ilerliyor saatin dakikaları. Halbuki o ana kadar öyle değildi. On beş dakika geçmesine rağmen sınav kağıdında ismim bile yok. Güzel bir kokunun eşliğinde bulunduğum yeri çoktan terk etmiş durumdayım. Sırtına dokunuyorum, bana dönüyor, yüzünde aynı çarpık gülümseme. “Sınavın ne durumda?” diye soruyorum. Hiçbir fikri olmadığını söyleyerek okutmana doğru bakıp tekrar bana dönüyor ve ne düşündüğümü soruyor. Eğer sınavı geçmek gibi bir niyeti yoksa sınav kağıdına ismimi yazmak dışında hiçbir şey yapmayacağımı, bir yıl daha fazla kendisini görmek istediğimi söylüyorum. Ufak bir kahkaha atıyor. Tüm dikkatler üzerimize çekilmişken sınav kağıdını alıp yerinden kalkıyor ve biraz ilerledikten sonra arkasına dönüp, bir yıl daha fazla yanyana olmayacak mıydık diye soruyor. Sınav kağıdı, kalem, içerideki bizi izleyen ve dinleyen herkes, sıralar, o an dünyada olan ne varsa her şey yok oluyor, küçülüyor resmen. Daha güzel olamazdı diyerek, terk ediyorum sınıfı. Beraber çıkıyoruz, arkadaşım kantinde. Bizi görünce ciddi bir gülümsemenin ardından kahkahayı koyuveriyor. “İyi olmuş o zaman”

6 ay sonra…

Dünyadaki en mutlu insan olduğumdan eminim, konserden konsere koşuyoruz. Vakit bulup da kendi kayıtlarımızı yaparken dahi sürekli yanımda ve bu durumdan mutlu olan biriyleyim. Yıkılıp giden kumdan kaleler gibi günler yine bir sınav çıkışında yavaşlamaya başlıyor. Okulda arkamızdan; iki ay önce bizi rüyasında görse sabah bir gusül abdesti alacağını söyleyen ve daha kendi gibi niceleriyle dolu bir grupla kahkahalar atarak boyoz, çay keyfi yapıyoruz. İnsanlar değişkendir, kimileri yargılanmaktan korkmaz, dışlanmaktan da. İki ay önce ne dediği iki ay sonra aldığı fayda oranında değişebilir ve bundan utanmak gibi bir kaygısı yoktur. Ben burada fayda sağlayanım, istesem de istemesem de, bir şekilde yanımda olmak isteyen kimseyi siktir edemem. Eğlenceleri bilirsiniz. Çok uzun sürmez, insanın normal bir yaşantı sürmeye yeten enerjisi, her daim eğlenceyi veya her daim kaygıyı, üzüntüyü ya da yalnızlığı kaldıramaz. O sebeple hepsinden yeterince yaşamaya meyilli davranırız farkında olmasak bile. Eğlenme ve doyma faslı biter bitmez, yolumuza düşüyoruz, Alsancak’a doğru yürürüz derken; Bornova’ya gitmek istediğini söylediği anda, yönümüzü değiştiriyorum. Atladığımız ilk otobüsle Bornova’ya varıyoruz. Birkaç arkadaşın yanına uğramak amacıyla Ege Kampüsü’ne giriyoruz, ziraat mühendisliği üzerine genellikle gübre ve böcek üzerine bolca hiçbir şey anlamadığım muhabbetten sonra, bir şeyler içmek için önceden yola koyuluyoruz. Herkes, her zamanki mekâna geleceğini söylüyor. Her şey ne kadar da sıradan ve ben yine sadece mutluyum. Işıklara gelene kadar sanki o an kendimi bilmiyormuşçasına, yüzüne bakıyorum, hayatımda daha güzel hiçbir şey olmadığını söylüyorum. Yine gözlerinin içi parlıyor, yine dünya duruyor, nasıl bu kadar kapılabildiğimi anlayamıyorum. “Sen…” diyorum. “neden bana bunu yapıyorsun, ya bir gün olmazsan neler olacak?”. Yanımdan hiçbir yere gitmeyeceğini söylüyor. Işıklara doğru ilerliyoruz. Telefonumun sesiyle bir an gerçekliğe dönüyorum, ışığı beklerken, tam olarak nerede olduğumuzu söylemek için etrafa bakınıyorum. Telefonla olan işimi bitirip bir daha arkaya bakıyorum, doğru yeri söylediğimden eminim… Hayatımda duyduğum en etkili ses geliyor arkamdan; o an farkında olmasam da. Kendimi yola doğru nasıl çevirdiğimi bilmiyorum. Az önce gözlerinin içinde dünyayı arkamda bıraktığım kadın yolun ortasında, kafasından yola doğru uzayan giden kıpkırmızı, bambaşka bir yol var. Gözleri bilinçsizce bakıyor sadece, vücudu titriyor. Yolun sağına doğru yanık lastiğin izi ve yeşil bir araç. Sürücüsü kapıdan fırlamış, yola sessizce canını akıtan; hayatımın en değerlisine doğru koşuyor. Hayatımda hiç olmadığım kadar sakinim. Ne yapacağımı bile bilmeden ilerliyorum, adama nasıl baktığımın farkında bile değilim, diğer koşanların, yanına benden önce gidenlerin nasıl anlayabildiğini çözemediğim bir şekilde rahatlıkla yanına doğru gidiyorum. İnsanlar gözyaşları içinde önümü açıyorlar, kimsenin ne dediğini bilmiyorum, duymuyorum. Son bir kez yanına yaklaştığımı biliyorum sadece. Son bir kez gözlerimin içine bakıyor; “sakın”.  Nedenini bilemediğim yaşamım, hayatımın en güzel zamanları, yaşamayı planladığım ne varsa, güzel olduğunu düşündüğüm ne varsa o an, orada bitiyor…

O an…

Hayatımda ilk defa bu kadar hissizim. Elimden gelen hiçbir şey yok. Ambulans lafı dönüyor, çocuk hiç iyi değil lafları dönüyor. Etrafımdaki insanlar dönmeye başlıyor. Hiçbir şey kalmayana dek her şey kendi içine kıvrıla kıvrıla yok oluyor. Sessizliğin içinde bir başıma kalıyorum. Etrafımdaki tek şey bozuk bir tv kanalı gibi koca bir karıncalı görüntü. Boşluğun içinde düştükçe düşüyorum, gözlerim hiçbir şey görmüyor. Aklımda kendimden yüzlercesi beni oradan oraya çekiyor. Üzerine ilaç sıkılmış bir böcek gibi sersem sersem dönüyorum, nefes almak istiyorum, etrafı görmek istiyorum, nefes alamıyorum. “İfadesiz gözlerimde kızıl lekelerle dolu bir beyazlık, bereketsiz bir yaşamın yitik hayalleri”, kim olduğumu bulamadıkça, kimliğimi yitirdikçe acıyla dolu bir damla gözyaşı avcuma düştüğü anda bağırmaya başlıyorum. Canım çıkana dek haykırıyorum. Gücüm yetmiyor, nefes almayı bırakıyorum. Neden ölemiyorum diye bağırırken; diğer bir benliğim yaşadığım hiçbir şeyin gerçek olmadığını, aptalın teki olduğumu tekrar ediyor, asla çıkamayacağımı, ölüm denilen şeyi bile kendi zihnimde yarattığımı aslında her şeyin koca bir yalan olduğunu söylüyor. Kendimi boşluğun içinde tamamen kaybediyorum. Hiç çıkamadığım ve sürekli katmanları parçalaya parçalaya durmaksızın düştüğüm bir delilik çukurunun içinde kayboluyorum. Kendimin tanrısıyım, kendimin dünyasıyım, saf bilinçaltından başka bir şey değilim. Düşüyorum. Durmaksızın düşüyorum ve acı hiç kesilmiyor. Uyuyamıyorum, bayılamıyorum, ölemiyorum…

Dört gün sonra…

Acı içinde gitgide daha da sıcak bir yere doğru düşüyorum, tek bir ses, tek bir ışık bile yok, hiçbir şeyin ortasındayım. Kendimi sağa sola atmaya çalışıyorum, başka bir tarafa doğru düşmeye ya da ayağa kalkmaya çalışıyorum. Ne yapacağımı bile bilmeden diyaframımı patlatana kadar bağırıyorum. Bütün bir sessizlik ve mutlak bir karanlığın içinde; ayakta duruyorum bir anda. Etrafımda en ufak bir canlılık yok. Hayatımdaki hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Neden orada olduğumu bile bilmiyorum. Vücudumun her noktası ağrı, acı içinde. Hareket edemiyorum bile. Sanki onlarca yıldır düşüyordum gibi, ne kadar zamandır bu acıyı anbean yaşadığımı bilmiyorum. Beynim -eğer varsa- erimiş gibi, ne düşünmeye çalışırsam çalışayım, aklımda bitmeyen bir acı beliriyor. Hareket etmeye çalıştıkça kaskatı hissediyorum. Görüntüm gelmeye başlıyor, ancak hala o pis kokulu yerdeyim. Hareket edemiyorum, nefes almıyorum. Ayaklarımın altında bir yıkıntı varmış gibi duruyor. Kafamı oynatamıyorum, bakamıyorum bile. Bir anda üzerime bir yıldırım düşüyor. Canımın acısından nasıl bağırdığımı bilemiyorum, bir daha geliyor. Bir daha, bir daha ve bir daha… Acıdan kavrulan gözlerimi açıp bir anlığına başımda maskeli insanlar görüyorum ve yine düşüş başlıyor… Tekrar düşüyorum…

2 hafta sonra…

Yüzyıllardır bitmeyen düşüşten, acılardan, yıkımlardan sonra, gözlerimi yine acıyla kapatıp, yeni işkencemi beklerken ilk defa bir ses duyuyorum. Hiçbir anlamı olmayan sesler birleşip kelimeleri oluşturuyor. Kelimelerden de bir şey anlamıyorum. Hırlayarak karşılık veriyorum. Sesler bir daha aynı kelimeyi tekrar edip duruyor. İsmim olduğunu anımsamaya başlıyorum. Gözlerimi açınca büyük bir yalanın içinde olacağımı düşündüğüm halde, kendimi gözlerimi açmaya zorluyorum. O kadar sert bir ışıkla karşılaşıyorum ki, gözlerimin acısından kendimi bir yana atmaya çalışıyorum. Bir şeyler beni engelliyor, gözlerim alışmaya çalışıyor. Alıştıkça etrafımda pencereyi, sandalyeleri seçiyorum. İçerideki insanları görmeye başlıyorum yavaşça. Beyaz kıyafetliler var, beni tutmaya çalışıyorlar sadece. Binlerce yıldır görmediğimi düşündüğüm annem ve babam hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Zihnimin en son hatırladığı ve orada en çok görmek istediği kişiyi arıyor gözlerim. Başımı çeviriyorum, etrafa bakınmaya çalışırken boynumda bir soğukluk hissediyorum. Yıllardır kullanmadığım elim bir anda oraya gidiyor, hediye ettiğim kolye boynumda duruyor.  Ona tutunurum diye düşünmüşler. Neler oldu nasıl anlatılabilirdi ki başka türlü… düşüş bitmiş miydi?

Şimdilerde…

“Hiçbir yerde sona eremeyecekmişim gibi hissediyorum” düşüncesi yeni değil gibi. İlk kayboluşum değildi. O kolye durmuyor. Bazı şeyler sadece akılda tutulmalı, orada yaşanmalı sanki. Bazı müzikler akıldan silinmiyor. Beraber dinlediğimiz değil de sözlerini bir anda yakalayabildiğimiz müzikler. Sebastien Pierre’ in konuyla ne alakası mı var? Birisinin ölüm yıldönümünde, kendisini dinleyen kişinin ruh halini bozabilecek ender ve saygıdeğer müzisyenlerden birisidir kendisi. Cold Insight – Further Nowhere her şeyiyle, her saniyesiyle; hayatımdan bir kısmı anlatmaktadır bana. Sadece bir tek şarkının sözlerinin olması, adının distance olması ve ne hissediyorsam aynılarını yaşatabilmesi herhalde çok göremeyeceğim bir müzikal zirve noktalarındandır benim için. Keyifli dinlemeler. Evet. Gerçekten bundan fazla devam edemem.

For a second life, would you arise?
For a second try, who would you be?
In this state of sorrow, of pain and regrets
Where hope is gone
This ride has consumed every day
Who would you be?
When the moonlight will shine for one last time
When the rain will turn you to haze
I’ll be there for you
When the rising shimmer will reveal your wounds again
When your heart will cry all what’s left of me
I’ll be there for you
When skies will bleed all this inborn rage
When storms will deeper devour every men
I’m burning 

Distance
Side by side, no longer alike
Distance
Night by night, no longer aside
Distance
Tide after tide, no longer alive

10/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.41/10, Toplam oy: 37)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2011
Şirket
Bağımsız
Kadro
Sebastian Pierre: Her şey
Şarkılar
1. The Light We Are
2. Midnight Sun
3. Sulphur
4. Close Your Eyes
5. Above
6. Rainside
7. Stillness Days
8. Even Dies a Sun
9. Distance
10. I Will Rise
11. Further Nowhere
  Yorum alanı

“COLD INSIGHT – Further Nowhere” yazısına 4 yorum var

  1. mahmud says:

    abi naptın sen be ya

  2. Anders_Björngiller says:

    yeni keşfettiğim güzel bir grubun güzel bir albümü. hemen ardından kritiğini görmek insanı mutlu ediyor vesselam :D

  3. letting the cable sleeps says:

    su ya$ima kadar bircok albüm kritigi okudum, bircok yazi gördüm; ama acikcasi buradaki okudugum uc kritigin icinde tesekkur ederim. Eger bu yazdiklarini gercekten yasadiysan sana nasil sabir dileyebilirim bilmiyorum. Eger bu yazdigin bir kurguysa, okuyani icine daha fazla nasil sokabilirdin onu da tahmin edemem. Albumun guzelligi disinda yazinla o muzige tarifsiz bir alt metin olusturmussun. Eline saglik..

  4. markusulf says:

    inborn suffering yıllarından tanıdığım enshine ile hayranlığımın zirve yaptığı şahsiyetin geçen sene keşfettiğim tek kişilik projesi.. de abi sen naptın kritik mahvetti :(

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.