# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
ELOY – Colours
| 19.08.2020

40 yıl hatırı olan bir progresif rock şahaneliği.

Oğuz Sel

Çok Wikipedia bir giriş olacak ama H.G. Wells’in “The Time Machine” romanındaki bir insan ırkından adını alması, Eloy’un müzikal misyonunu ne kadar etkilediğini merak ediyorum açıkçası. Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir renk olan insanların yarattığı notalar, bana göre Eloy’un, progresif rock âleminin şahsına münhasır bir ırkı hâline gelmesini sağladı. Tabii derin uzaysal klavyeler kullanması nedeniyle grubu Pink Floyd’a, bu albümde de örneklerini gördüğümüz pop rock’a kayan parçalar yaratması sebebiyle grubu The Alan Parsons Project’e, atılan sololar hasebiyle grubu Genesis’e benzetenler yok değil mi? Eh, yanıtını ben vermeyeyim. Kimin Eloy’u neye benzettiğini çok önemsemiyorum işin aslı ama 2020 yılının sonlarına doğru hızla yaklaştığımız şu zamanda 51 yıllık bir grubu ve ekibin ürettiği müziği, üzerinde başkaca grupların parçalarına ait notaların yer aldığı portelerden oluşan parmaklıkların arkasına koyup hapsetmeye kalkmak, grubun işlerini, kadim grupların yaratımlarıyla eş tutup kıyasa girişmek, budalalıktan başka bir şey gibi gelmiyor bana.

1969 yılında başladığı kariyerinin on birinci yılına ulaştığında, kadrosuna birçok müzisyen katılmıştı ve bazıları, zaman içerisinde kadrosundan ayrılmıştı Eloy’un. Yazıya, insanlardan söz ederek başlamam da nedensiz değildi elbette. Çünkü her biri ayrı bir dünya, ayrı bir renk olan insanlarla uğraşmak, aynı paydada, aynı amaç ve hedef doğrultusunda hareket etmek, her zaman mümkün olmuyor, olmadı ve muhtemelen olmayacak. Bunun Eloy cephesindeki yansıması da kişisel tutumlarının, kendileri için müspet, grup için menfi hâle geldiği iki müzisyendi. Önceki Eloy kritiklerinde bir biçimde kendilerini övdüğümü anımsadığım klavyeci Detlev Schmidtchen ve davulcu Jürgen Rosenthal’ın gruptan, “Silent Cries and Mighty Echoes” albümü sonrası ayrıldı. Eloy’un daha fazla tanınmasına vesile olan dev albümlerden sonra bu ayrılıklar, az önce dediğim gibi menfi yöndeydi pekâlâ fakat dünyadaki tek klavyeci ve davulcu da kendileri değildi. Netice itibarıyla gruba yeni üyeler dâhil oldu, hatta öyle ki grup, “Power and the Passion”dan sonra ilk defa çift gitarlı günlerine döndü. Her şerde bir hayır var mıdır, yok mudur, yorum sizin.

İstediği zaman, müzikal açıdan deneysel tatlar barındırırken başarılı konseptlerle desteklenen parçalardan oluşan eserler yaratabilen Eloy, sekizinci stüdyo albümü “Colours”da, en azından lirik açısından böyle bir yola gitmiyor. Müzikal bakımdansa, 1977 ve 1979 tarihli albümlerinde ortaya çıkan devasa, yer yer karamsar ama dinleyene müthiş bir keyif veren atmosfer, Detlev efendiyle birlikte gruba veda ediyor. Tabii bu, “Colours”ı henüz dinlememiş okurlara, albüme mesafeli yaklaşmaları yönünde bir açıklama niteliği taşımıyor, bilakis “Colours” kendine özgü bir atmosferi beraberinde getiriyor.

Bunun en bariz örneği ise Edna ve Sabine hanımların seslendirdikleri, içinde sürpriz şekilde bir Genesis eserinden doğrudan alınan ya da belki de denk gelen bir cümle de bulunduran “Horizons” şarkısında görülüyor, daha doğrusu işitiliyor. Funk tatları barındıran ama gidişatı itibarıyla dümeni karamsarlık yaranına doğru kıran eser, albümün geri kalanında da deneyimleyeceğiniz üzere hayranlık uyandıran vokal melodileriyle bezeli yapısı sayesinde kulakların pasını alıyor. Alışıldık Eloy tatları barındıransa hiç şüphesiz “Illuminations” oluyor. Frank Bornemann’ın işitsel imzası olan vokalleriyle, kozmik anaforun derinliklerinden geldiğini hissettiren klavyelerle, dinleyenleri hipnotize etmek istercesine bol bol tekrar eden gitar rifleriyle, yiğidin harman olduğu yerden gelen yeni davulcunun bilek gücünün sınırlarının olmadığını gösteren hi-hat şovlarıyla (hem de ne şov) ve etkileyici baslarıyla bu parça, albümün en güçlüleri arasında yer alıyor.

Eloy dinleyicilerini şaşırtmayacak ama mutsuz da etmeyecek parçalarla dolu olan “Colours”da önceki albümlerdeki 10 dakikayı geçen, epik ve kendi içinde bolca dönüşüm geçiren eserler namevcut. Özellikle böyle bir beklentiniz varsa yapımdaki en uzun eserin yaklaşık 7 buçuk dakika olduğunu belirteyim ama şarkı sürelerindeki görece kısalık, albümü ne toptan ne de parça bazında olumsuz etkiliyor. Her bir eser, kendi çapında birer işitsel şölen, bazılarıysa daha fazla şölen elbette. İçinde sırf flüt geçtiği için Jethro Tull’a benzetilen “Impressions” da bu “daha fazla şölen”lerden biri bence. Hatta internette benden başka biri bu aşırmaya yakın etkilenimi yazdı mı bilmiyorum fakat her fırsatta kendilerine olan sevgimi, saygımı vurguladığım Fall of the Leafe’in, dağılmadan önce yayımladığı 2007 çıkışlı “Aerolithe” adlı albümün açılışını yapan enstrümantal “Opening” parçasının temel melodisi, “Impressions”a biraz fazla benziyor. Kısacası ortada Opeth – “Benighted” ve Camel – “Never Let Go” tadında bir benzerlik var ve maalesef Fall of the Leafe, Opeth kadar popüler bir grup olamadığı ve beste üzerine hâliyle kimse grup üyelerine bir şey sormadığı için bu alçakça (şaka şaka) bir “araklama” mı yoksa Eloy’a bir saygı duruşu mu, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Şarkılardan tek tek bahsederek bir albüm kritiği yazmak, çok önce de buralarda ifade ettiğim gibi bırakmak istediğim ama çok da bırakamadığım bir mesele. Önümüzde “Colours” gibi dinledikçe açılan, açıldıkça dinleyicinin ömür boyu sıkılmadan dinleyeceği klasiklerden birine dönüşecek bir albüm olunca şarkı örnekleri vermeden edemiyorum, üzgünüm. Son olarak, albümün kapanış gibi bir kapanışa sahip olmasını sağlayan “Sunset”ten bahsetmek istiyorum. Küçüklüğümde, TRT ekranlarında ya da radyo kanallarının birinde bir vesileyle duyduğuma yemin edebileceğim ama kanıtlayamayacağım parça, abartmıyorum, Eloy kariyerinin en hazin ve derin şarkılarından biri. Dinleyiciyi, hüzünle ümit arasında bir yerlere götüren ve onu, orada bir başına bırakan “Sunset” iyi kullanılan bir klavyenin, kişinin duygu durumunu nasıl tepe taklak yapacağının da kanıtı niteliğinde.

Bornemann faktörünün büyük pay sahibi olduğu tertemiz sound’u ve akıllıca şarkı sıralamasıyla 1980 yılının en iddialı progresif – space rock albümlerinden biri olarak gösterebileceğimiz “Colours” grubun ilerleyen yıllarda kullanacağı formüllerin prototiplerini de barındıran işlerle dolu bir eser. Günün birinde ele alacağımız “Time to Turn” albümünde, bunlardan bolca bahsederiz umarım. Öyle sağından solundan deneysellik fışkırmayan, birkaç dakikanızı ayırsanız bile sizi yormayacak şarkılardan oluşan, tadımlık değil de doyumluk bir progresif rock albümü arıyorsanız, bu yapımı kesinlikle ama kesinlikle pas geçmeyin.

9/10
Albümün okur notu: 12345678910 (5.52/10, Toplam oy: 46)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1980
Şirket
EMI Electrola
Kadro
Frank Bornemann: Vokal, gitar
Hannes Arkona: Gitar
Hannes Folberth: Klavye
Klaus-Peter Matziol: Geri vokal, bas
Jim McGillivray: Davul, vurmalılar
Konuk:
Edna ve Sabine: Vokal (1)
Şarkılar
1. Horizons
2. Illuminations
3. Giant
4. Impressions
5. Child Migration
6. Gallery
7. Silhouette
8. Sunset
  Yorum alanı

“ELOY – Colours” yazısına 21 yorum var

  1. deadhouse says:

    Favorim her zaman Ocean, fakat bu da çok değerli bir albüm. Sitede Eloy görmek, hatta herhangi bir yerde Eloy duymak, görmek güzel, mutlu eden bir his. Kritik için teşekkürler.

    Ouz

    @deadhouse, Rica ederim.

  2. Boba Fett says:

    Kısa ve seksi parçalarla Eloy’a nereden gireceğine karar vermemiş kişilerin bence dinlemesi gereken ilk albüm. Yine de benim favorim Silent Cries and Mighty Echoes, ona da bir bakın.

  3. chuck says:

    grubu ilk defa duydum, kritiği henüz okumadım ama albüm kapağındaki göt uğruna dinliycem.

    deadhouse

    @chuck, İlk defa mı duydun yok artık.

    chuck

    @deadhouse, prograsif, space, whatever rock müziğe pek hayranlık beslemiyorum. pink floyd’u biliyorum o kadar. onları da zaten prograsifleşmeden önceki ilk albümlerini seviyorum.

    ilk defa almanya’dan bu tarz müzik yapan bir grup duydum. fena değil. kafayı dumanlayıp bi tekrar dinlemek gerek.

    deadhouse

    @chuck, Herkesin bildiği bir grup olarak düşünmüştüm. Yanılmışım.

    bahadır

    @chuck, almanya bu işin piridir. Bu türde ingilizlerden veya herhangi bir ülkeden daha çok grup çıkarmıştır. koskoca bir german rock kitabı/külliyatı vardır.

  4. 9yearsago says:

    Bir defasında Sagopa dinleyen, enstrümental müzikten anlamayan bir arkadaşımın yanında Eloy açmıştım. Mighty Echoes and Silent Cries’daki klavye melodileri ona bile “beni alıp uzaklara götürdü” dedirtmişti.

    Space/psychedelic rock’ın tam hakkını veren bir grup. Hakkında iki kelam edilmesine sevindim.

    Ouz

    @9yearsago, Sagopa Kajmer dinleyen kişi, ister istemez Empyrium da dinlemiştir, Silent Hill 2 oyun müziklerini de. Herifi çok tanımamakla birlikte şarkılarında bayağı geniş bir yelpazede sample kullandığını biliyorum. Bu yüzden arkadaşın Eloy’a sıcak yaklaşmış olabilir.

    9yearsago

    @Ouz, Onları bilmiyor, gerçekten müzikle alakası yok. Dinlediği enstrümental yönden en aşırı şey Imagine Dragons.

  5. Muhammet says:

    Elinize sağlık bugün sayenizde güzel bir grup keşfettim.

    Ouz

    @Muhammet, Rica ederim, kritik işe yaradıysa ne mutlu bana.

  6. memet says:

    Eloy dan bihaber amma kişi varmış.

    Boba Fett

    @memet, Çok şaşırmamak lazım eğer türle ilgilenilmiyorsa ya da farklı tarzlarda ne varmış diye bakılmıyorsa bilmemek çok doğal, bazı türlerin çok popüler gruplarını bilmem mesela.

  7. bahadır says:

    Eloy’un fazla dibe daldırmayan albümlerinden bir tanesi. Çok kaliteli. Ancak benim favorim iyice dibe daldıran bir karamsarlık timsali gibi duran “dawn” albümüdür. Her zaman sabaha karşı yağmurlu bir havada dinlenmesi gerekir. Hissiyatı budur.

  8. Kaan says:

    Sayın PA yolcuları: Kaptan pilotunuz Oğuz Sel eşliğinde uçuşa geçmiş bulunmaktasınız :)
    Harika albüm, sağlam kritik!

  9. Yiğit says:

    Değeri yeterince bilinmeyen bir grup. En azından bizim türkler dinliyor da yabancı forumlarda pek değeri bilinmiyor bence. Ocean hayatımın prog albümlerindendir. Dawn, bu albüm, silent cries and mighty echoes gibi şaheserler de grubu gözümde zirveye çıkarıyor. Sanılanın aksine 70lerin ikinci yarısı da prog rock için oldukça zengin. He tabi ilk yarısında elini nereye atsan şaheser fışkırdığı için biraz geri planda kalması normal

  10. arple says:

    İnceleme güzel teşşekürler oğuz bey. Daha çok progresif albüm incelemesi bekliyoruz daha eksik olan klasikler var. Tamamlansa çok iyi olur Ahmet Saraçoğlu

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.