A.D.S.P.D.M./B.M.
Solo kariyerine başladığı günden beri bir ila üç yıl arasında yeni albüm çıkaran Ihsahn, “After” sonrasında giriştiği kendini yenileme ve deneyler yapma yolculuğunda 2018’de çıkan “Àmr”ın ardından albüm olayına altı yıl ara vermiş ve bu süreçte üç adet EP çıkararak güncelliğini korumuştu. Ihsahn’ın EMPEROR’ın özellikle “IX Equilibrium” ve ardından “Prometheus – The Discipline of Fire and Demise”da yaptıklarını düşünce, adamın bir noktadan sonra rahat duramadığını ve sound’unu mutlaka değiştirme eğilimi gösterdiğini zaten biliyoruz.
Bu süreçte yaptığı albümler arasından beni yakalayanlar olduğu gibi, tam olarak ısınamadığım işleri de olmadı değil. Ne var ki Ihsahn kelimenin tam anlamıyla bir sanatçı ve her şeyiyle bir müzisyen olduğundan tüm bu müzikal serüveni boyunca birbirinden farklı şeyler denemesi de elbette ki gayet normal.
Şimdi karşımızda, altı yıllık albümsüzlüğün ardından gelen ve Ihsahn’ın kendi adını taşıyan albümü var. Aslında bir grubun, müzisyenin kendi adını taşıyan albüm yapması genelde o grubun, müzisyenin o zamana kadar yaptıklarının bir toparlaması; geçmişten günümüze onu ifade eden şeylerin bir kutlaması görevi görebiliyor. Ne var ki Ihsahn’ın durumunda böyle bir şeyden söz etmemiz zor, zira Ihsahn bu albümde “geçmişten günümüze Ihsahn” gibi bir yaklaşım benimsemeden, önceki işlerinden faklı bir zihniyetle yola çıkmış. “Ihsahn”, Ihsahn’ın bugüne dek yaptığı en senfonik albüm konumunda ve her ne kadar senfonik black metalin mucidi olan adamdan bahsediyor olsak da bu senfonik ögeleri EMPEROR’da dahi duymadığımız bir dominantlıkta kullanma yoluna gidiyor.

Metal-Archives’a bakarsanız, Ihsahn’ın yaptığı müziği “deneysel/ekstrem progresif metal/rock” olarak adlandırdıklarını görüyoruz. Temel olarak böyle olabilir, ancak “Ihsahn”daki müziğin adını daha derinlemesine koyacak olursak, sanırım Ihsahn’ın burada avangart tatlar barındıran deneysel senfonik progresif death/black metal yaptığını söyleyebiliriz. Bu ifadeleri tek tek açmaktansa bu sonuca ulaşmamı sağlayan başka bir taraftan yaklaşmam daha iyi olacaktır.
Şöyle ki, biri bana bu albümü iyice dinledikten sonra Ihsahn’ın bu albümün yazım sürecinde neler dinlediğini sorarsa, yani “Ihsahn”ı dinlerken tadını aldığım olası ilham kaynaklarını tahmin etmem istenirse, bir dinleyici olarak referans verebileceğim şeyleri şöyle sıralayabilirim:
John Williams
IMPERIAL TRIUMPHANT – “Vile Luxury”
IMPERIAL TRIUMPHANT – “Alphaville”
OPETH – “In Cauda Venenum”
OPETH – “Pale Communion”
DREAM THEATER – “Black Clouds & Silver Linings”
SEPTICFLESH – “The Great Mass”
Bu bir tahmin değil, sadece duyduklarımın bana çağrıştırdıkları. Belki de Ihsahn bu albümlerden bazılarını hayatında duymamıştır, ama his olarak bende uyananlar bunlar. Bunlar arasından en baskın olan elbette ki John Williams, zira albümün introsu başta olmak üzere “Ihsahn”ın genelinde bir “score” havası var ve albümün orkestral versiyonunun olması da bunun göstergesi.
Bunun yanı sıra, örneğin “Pilgrimage to Oblivion”da görülen çok tanıdık bir SEPTICFLESH karakteri var. Daha da ileri gidersem, şarkının ana rifi, SEPTICFLESH’in “The Great Mass of Death”inin yaylı melodisine de çok fazla benziyor. Benim albümde gördüğüm en net SEPTICFLESH benzerliği bu. Aklıma gelen diğer bir referans, kısa enstrümantal “Anima Extraneae”de hissedilen PAIN OF SALVATION – “BE” havası. Sondan bir önceki “At the Heart of All Things Broken”ın da introsu niteliğindeki bu kısa şarkı, Latince adını da hesaba katarsak bana “Be”yi hatırlatıyor.

Ihsahn’ın “Das Seelenbrechen”de denemeye başladığı tuhaflıkları içinde barındıran “Blood Trails to Love”ın üçüncü dakikayla birlikte bir anda sapıtması ve avangart sulara yelken açması veya “The Distance Between Us”ta görülen “’Heritage’ sonrası OPETH’in en alengirli ve karanlık anları” olarak özetleyebileceğim fikirleri de eklenince albümde pek çok farklı yöne dokunan zengin bir müzikal kimlik ortaya çıkıyor. Tabii önemli olan tüm bunların bir araya geldiklerinde oluşturduğu bütünlüğün nihayetinde nasıl bir değeri olduğu. Her ne kadar daha en baştan çok net şekilde karar kılınan senfonik karakterden dolayı kimi şarkıların belli bir çerçevenin dışına çıkamadığını düşünsem de “Ihsahn” genel olarak gayet başarılı bir albüm. Bu tarz durumların, yani bir grubun/müzisyenin müziğini tamamen belirli bir fikir altında toplamasının zaman içinde yaratabileceği sıkıntılardan SEPTICFLESH’in son albümü “Modern Primitive”de bahsetmiştim. Ihsahn elbette ki o tarz bir durumda değil ve “Ihsahn”ın “olayı” da senfonik karakterde olması.
Yine de Vegard Sverre Tveitan’ı 25 yıldır takip eden, black metal sahnesindeki yerini gayet iyi bilen büyük bir hayranı olarak albümdeki bazı şarkıların senfonik yapının mecburiyetlerinden özgürleşerek de gayet çarpıcı hâle gelebileceklerini düşünüyorum. Misal albümdeki favori şarkım olan “The Promethean Spark”ı orkestra kanalları tamamen çıkarılmış ve gerekli anlara gitarlarla dolgu yapılmış şekilde de duymak enteresan olabilirdi, zira bu şarkıda “Prometheus – The Discipline of Fire and Demise”dan tutun da “The Adversary”ye ve “angL”a kadar Ihsahn elinden çıkma pek çok şeyin tadını alabiliyorum.

Yavaştan kapatacak olursam, “Ihsahn” Ihsahn’ın altı yıldır albümsüz geçen dönemini sonlandırması açısından gayet iyi bir çalışma ve şikâyet edilecek çok da bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bende bir “The Adversary”, bir “After” etkisi yarattı mı, hayır yaratmadı ama geçen zaman ve bugünün gerçekleri düşünüldüğünde Ihsahn hâlâ yaratıcı, ilham verici ve benzersiz olmaya devam ediyor. Tıpkı son OTUZ YILDA olduğu gibi.
Albüm bilgileri
- Ihsahn: Büyük oranda her şey
- Konuk:
- Tobias Ørnes Andersen: Davul (2, 5, 7, 10), perküsyon
- Tobias Øymo Solbakk: Davul (3, 4, 8, 9), perküsyon
- Angell Solberg Tveitan: Perküsyon
- Chris Baum: Keman
- Cervus Venator
- The Promethean Spark
- Pilgrimage to Oblivion
- Twice Born
- A Taste of the Ambrosia
- Anima Extraneae
- Blood Trails to Love
- Hubris and Blue Devils
- The Distance Between Us
- At the Heart of All Things Broken
- Sonata Profana

Bir yanıt yazın