Grubun kariyerinde bir dönüm noktası.
Emir Şekercioğlu
Albüme dair içeriklere geçmeden evvel, ülkemizde gerçekleşen depremlere ilişkin birkaç kelam etmek istiyorum. Dürüst konuşmak gerekirse, olayların meydana gelmesinden bu yana psikolojik olarak bir albüm incelemesi yazabilecek durumda değildim. Hatta şu an bile bu yazıya giriş yaparken zorlandığımı bilmenizi isterim. Lakin Ahmet abinin geride bıraktığımız günlerde yazdığı SCHIZOPHRENIA incelemesinin ilk paragrafında da belirttiği gibi sanırım bir noktada sitenin aktivitelere devam etmesi en azından psikolojik olarak bizlere daha iyi gelecektir. Üzüntü, öfke, anksiyete, isyan vb. gibi sayısız duygulardan oluşan bir yoğunluğun içerisindeyken, bu sitede yayınlanacak her bir inceleme belki bizlere az da olsa biraz nefes alma, kafa dağıtma imkanı sunabilir. Benim de bu zor günlerde bir inceleme kaleme alabilmemi sağlayan yegane motivasyon da bu açıkçası.
Depremin hem doğrudan sıkıntılarına hem de yarattığı psikolojik etkilerine maruz kalmış herkese buradan şahsım adına büyük geçmiş olsunlar diliyor, buradaki deprem başlığı altında gördüğüm kadarıyla zor zamanlarda maddi/manevi yardım eli uzatan bütün site takipçilerine de ne kadar teşekkür etsem az olacağını söylemek istiyorum. Kavgalar, fikir ayrılıkları vs. her zaman olabilir, ama bunlar bir kenara, insanlığımızı esas böyle zor zamanlarda gösterebildiğimiz gerçeğini hesaba katarak gerçekten de site içerisindeki bu dayanışma ve desteğe hayranlık duyuyorum.
Bu incelemede konumuz gördüğünüz üzere İsveç’in death metal devlerinden Hypocrisy ve onun kariyerinde önemli bir miladı teşkil eden albümü “Abducted”. Sevgili Cemil Okumuş’un, çok da uzak olmayan bir zaman önce yazdığı “Penetralia” incelemesinin ardından içimde yeniden bir Hypocrisy dinleme isteği uyandı. Buna binaen yakın zaman önce gerçekleştirdiğimiz bir telefon konuşmasında – Cemil zamanında PA vasıtasıyla tanıdığım ve iletişimimizi koparmadığımız yakın bir dostumdur – bol bol Hypocrisy konuştuk ve neredeyse grubun tüm diskografisini ele aldık. Açıkçası grubun ilk iki albümü dışındaki işlerine hiç hakim değildim, dinlememiştim. Ama Cemil’in incelemesinden sonra iki gün içerisinde üç albüm haricinde kalan bütün Hypocrisy albümlerini dinledim ve fikirlerimi onunla paylaştım. Nihayetinde, grubun “Abducted” albümü üzerine bir inceleme yazmanın hoş olabileceğinde karar aldık ve sağolsun sevgili Cemil böyle bir incelemeyi benden kesinlikle okumak isteyeceğini söyleyerek beni bu noktada yazmaya teşvik etmiş oldu.

İlk iki albümünde son derece klasik, geleneksel ve old-school standartlarında bir death metal icra ederek Florida’daki “keşif zamanlarından” edindiği birikimi bizlere sergileyen Peter Tägtgren, grubun 3. albümü “The Fourth Dimension” ile birlikte hem tematik hem de enstrümantal ifade biçimi olarak ciddi bir değişikliğe gitmeye karar vermişti. Şarkıların yapısal olarak yine ekstrem unsurlar içermesiyle birlikte çok daha mid ve slow tempolara kaydığı, tematik kurgularınsa dünya dışı varlıklar ve onların insanlarla etkileşimlerine evrildiği bu yeni müzik anlayışında Tägtgren ve grubu özgün bir üslup oluşturmuştu. Hypocrisy dinleyicilerinin bazıları için hâlâ grubun en iyi albümü olarak gösterilen “The Fourth Dimension”ın ardındansa Hypocrisy, bu ünvanı onunla paylaşacak ve söz konusu iddiada ondan çok daha büyük bir çoğunluk elde edecek “Abducted” albümünü piyasaya sürdü.
Bana kalırsa da “Abducted” grubun en iyi albümüdür. Çünkü bugün Peter Tägtgren’in günümüzde hem bir gitarist/vokalist hem de bir frontman olarak iyi yapmasıyla övündüğü ne varsa hepsinin bir gövde gösterisi olarak kendine yer bulduğu albüm bu. Albümde son derece kolay tüketilebilir bir sound ve şarkı karakteristiğiyle buluşan bir bestecilik anlayışının sayesinde Hypocrisy, kendine ciddi bir ticari başarı getiren formülünü de ortaya koyarak gelecekte yayınlayacağı daha nice albümün tamamlanmış iskeletini de bize sunuyor “Abducted” ile.
Intro “The Gathering”in ardından gelen iki şarkı “Roswell 47” ve “Kiling Art” bugün Hypocrisy klasikleri arasında girmiş, grubun neredeyse her konserinde çalınan parçalar. İlkinin konserlerde eşlik etmelik bir marş havası taşıması; ikincisininse birbirinden azman riflerle ve davullarla kafaları duvardan duvara vurdurtma arzusu yaratması, eski death metal kimliğinin ardından getirilen bu yeni anlayışı uygulamada Tägtgren’in ne kadar iddialı olduğunu gösterircesine vurucu performanslar içeriyor. Dolayısıyla burada frontman’in kendisi için ayrı bir paragraf daha açmak gerekiyor.
Yıllarca Hypocrisy’i büyük ölçüde teğet geçmiş bir dinleyici olmama rağmen frontmanin ismini duymadığım mecra neredeyse kalmamıştı. Bunun nedenini anladığım esas albüm de “Abducted” oldu. Vokal bahsi bana kalırsa, gitaristliğinden çok daha büyük bir paya sahip Tägtgren için. Hem high-pitched scream’leri, hem deep death growl’ları bir şarkı içerisinde yer alan çok kısa zaman aralıklarında bile müthiş bir ustalıkla yapabilen frontman’in onca başarılı ekstrem metal vokalisti arasında dahi ayrıcalıklı bir yere oturabileceğini anlıyorsunuz. Hatta Napalm Death ya da Carcass gibi gruplardan da aşina olduğumuz ölçüde grindcore’a özgü çok daha derin brutal vokallerde kendine yer bulabiliyor müzisyende. Fakat bütün bunlara ek olarak, misal albümün kapanışını yapan “Drained” adlı şarkıda olduğu gibi clean vokal performanları da icra ediyor müzisyen. Bu arada şarkının, bir metal ballad’ı nasıl yazılır sorusuna adeta ders niteliğinde bir cevap verdiğini de eklemek lazım. “Drained” olsun ya da ileriki yıllarda yayınladıkları self-titled (“Hypocrisy”, 1999) albümlerindeki “Paled Empty Sphere” gibi bir şarkı olsun, Hypocrisy frontmaninin zaman zaman hem işin enstrümantal kısmında hem de vokal kısmında ciddi ciddi Pink Floyd’u da çalıştığını gösterir nitelikte işler bunlar.
Anladığım kadarıyla söz konusu grup Hypocrisy olunca, albümlerinin incelemelerinde şarkı yapılarından ziyade bir bütün olarak muhtevaya odaklanmak çok daha yerinde bir tercih olur. Çünkü grubun ve grubun doğrultusunu tayin eden kurucusunun müzik performansında en öne çıkan nokta, elde edilen birikimin nasıl bir ifade biçimiyle ortaya konduğu meselesi oluyor. Hypocrisy elinden çıkma hiçbir çalışma, daha önce ortaya konmamış bir nitelik sergilemiyor. Örneğin, özellikle de uzaylılar konseptinin benimsenmesinden sonra klavye kullanımının baskınlaşmasının arkasında, mevcut atmosferi vermek için zamanında bu işin üstadı noktasına gelmiş Nocturnus gibi grupların nasıl çalışıldığını (teknik olarak değil, şarkıya tematik katkısı bağlamında), işin daha old school death tarafına bakan kısımlarda Morbid Angel, Malevolent Creation, Deicide gibi grupların Hypocrisy’e nasıl hocalık yaptığı; melodik death tarafına bakan durumlarda ise “doom/death sentezi + melodik rifler/sololar + nakarat = ballad ya da orta tempo agresyonu” gibi mevcut formülizasyonlarla nasıl karma ve zengin bir icranın sergilendiğini anlıyorsunuz. Dolayısıyla Hypocrisy, bütün ilham kaynaklarını yapay durmayacak biçimde tek bir potada eritmeyi başarmış ve bu sayede kendi karakteristik sound’unu elde etmiş bir ekstrem metal grubu olarak herkesin kolay kolay başaramayacağı ölçüde zor bir işe imza atıyor. Hâliyle “Abducted”, eğer bütün bu açılardan bakarsanız tüm taşların olması gerektiği gibi yerine konduğu bir çalışma olarak bu kadar önemli. Hem bu derece eklektik bir yapı taşıyıp, hem bir o kadar kolay tüketilebilir bir icra ortaya koymak; bunları mevcut kimyada sırıtmayacak bir sound ile buluşturmak ve hem de ticari potansiyeli arttırmak… Sayısız grup ve albüme prodüktörlük yapmış Tägtgren’in, neden prodüktör olarak bu kadar tercih edildiğinin de önemli gerekçeleri bunlar.
13 şarkı içeren albümde, hangi kafa yapısındaysanız ona hizmet edecek bir şarkı bulmak mümkün işin güzel tarafı. Melankolik sulara yelken açmak için “The Arrival of the Demons (Pt. 2)”, “Drained”, “Sleepin’ Away”; kafa göz yarmak için “Killing Art”, “Point of No Return”, “Abducted”, yürüyüş hızında kafa sallamak için “Roswell 47” vs.
Albümün ve genel olarak Hypocrisy’nin en büyük sıkıntısı sanırım şarkı sözleri. Dürüst olmak gerekirse şarkı sözü benim için hiçbir zaman müziğin önüne geçmemiştir. Hatta çoğunlukla dikkatimi bile çekmez önem sırasında. Bununla birlikte, albümün ve grubun bu noktada biraz olması gerekenden de fazla sıradan olduğunu söylemek zorundayım maalesef. Ama bu da devede kulak olsun. Neticede Hypocrisy’i herkes böyle biliyor, bu hâlini kabul ederek seviyor.

Diskografisi hâyli kabarık olan grubun kariyerinde hem bir dönüm noktası hem de ciddi bir atılım olan “Abducted” böylece adını death metal severlerin listelerine yazdıran, dikkatlerini cezbeden bir çalışma hâline geliyor ve bunu da sonuna kadar hak ediyor.
Albüm bilgileri
- Peter Tägtgren: Gitar, klavye, davul, vokal, söz, beste
- Mikael Hedlund: Bas, beste (2, 3, 8, 11)
- Lars Szöke: Davul, beste (3, 6, 8)
- The Gathering
- Roswell 47
- Killing Art
- The Arrival of the Demons (Part 2)
- Buried
- Abducted
- Paradox
- Point of No Return
- When The Candle Fades
- Carved Up
- Reflections
- Slippin’ Away
- Drained

Bir yanıt yazın