İşte kuzu kuzu geldi.
LAMB OF GOD’la çalkantılı bir ilişkim olduğunu söylemek isterdim aslında. Çalkantı deyince akla tutkulu bir aşk, akabinde şiddetli bir ayrılık, sonra yeniden bir araya gelme çabaları, birlikteyken huzuru bulamamak ancak bir türlü de vazgeçememek, başkalarıylayken bile onu düşünmek gibi şeyler gelir muhtemelen. Ne var ki LAMB OF GOD’la olan ilişkim sadece ilk duyuşta aşk, akabinde çok uzun yıllar devam eden bir birliktelik ve sonra da azar azar sönümlenen bir heyecan şeklinde gerçekleşti. “New American Gospel” ile tanışıp vurulduğum gruba “As the Palaces Burn” ile körkütük âşık olmuş; “Ashes of the Wake”le de bir daha kopması imkânsız, sarsılmaz bir birliktelik kurduğuma inanmıştım.
Lakin işler tahmin ettiğim şekilde yürümedi ve bir dönem hayatta en çok sevdiğim grup olan LAMB OF GOD, sadece ilk 3 albümüne âşık olduğum, sonraki 2-3 albümden belirli şarkıları çok sevdiğim ve sonrasını da neredeyse yok saydığım bir topluluğa dönüştü. Bugün “VII: Sturm und Drang”daki veya “Lamb of God”daki şarkı isimlerine baktığımda kafamda herhangi bir şey belirmiyor. Oysaki açın “As the Palaces Burn”ü, “Ashes of the Wake”i, ilk şarkıdan son şarkıya kadar baştan sona tüm gitarlarını çalayım, size LAMB OF GOD dolu bir 2 saat yaşatayım.
Mark Morton’ın delikanlı bir abimiz olduğunu düşünüyorum. Bugün paylaştığımız şu haberden de görebileceğiniz üzere kendisinden LAMB OF GOD albümlerini kötüden iyiye sıralaması isteniyor ve o da hiç öyle eskilere bok atmadan, yenilere öncelik vermeden çatır çatır sıralıyor. Öyle sıralıyor ki 1 numaraya 7 albüm önceki “As the Palaces Burn”ü, 2 numaraya 6 albüm önceki “Ashes of the Wake”i koyuyor. Bu bile LAMB OF GOD müziğinden sorumlu iki isimden birinin, hatta -Willie Adler’ın gruptan ayrılma dedikodularının dahi konuşulduğu yakın dönemde- an itibarıyla belki de birincisinin samimiyetini gösteriyor. LAMB OF GOD’ın “Omens”a kadarki son 3-4 albümünden tatmin olmamış olabilirim, ancak herhangi bir dönemde grubun samimiyetinden şüphe etmediğimi söylemeliyim.

“Omens”a baktığımda gördüğüm ilk şey LAMB OF GOD’ın son 3-4 albümüne kıyasla daha özbeöz bir LAMB OF GOD sunmuş olduğu. Albümü dinlediğinizde en azından iki, üç şarkıda grubun ta “New American Gospel”daki bazı fikirlere uzanan olaylara girdiğini görmeniz mümkün. Neden bilmem, şarkı listesine baktığımda -daha hiçbir single’ı dinlemeden- içimde “Omens”da en çok seveceğim şarkının “Ditch” olacağına dair bir his peydahlanmıştı. Albüm sona erdiğindeyse hislerimin doğru çıkmasının mutluluğunu yaşıyordum. İçindeki atarlı staccato kısım ve sonrasındaki dellenmelerle “Ditch” hem “Omens”da en sevdiğim şarkı oldu hem de “Wrath”ten bu yana tek tük bulabildiğim “her şeyiyle sevdiğim LAMB OF GOD şarkıları” listesine ilk andan giriş yaptı. Ama telaşa mahal yok; “Omens”la ilgili sevdiğim tek şey “Ditch” değil. Albümü bayağı sevdim ve şimdi de çeşitli tahlil ve ANELİZLER eşliğinde bu konudaki fikirlerimi paylaşacağım.
Bir kere “Omens” LAMB OF GOD’ın uzun zamandır yaptığı en groovy albüm. Bu uzun zaman, siz deyin “Wrath”ten ben diyeyim “Sacrament”tan beri. Albümün genelinde bu kütür kütür, boyun koparmalı anlayış mevcut ve yalnızca konserlerde ergen coşturacak türde bir dur kalklı PANTERA rifi gösterisinden ibaret de değil. Adamlar bence “Wrath”e kadar yazmayı başardıkları headbang şöleni riflerden bolca yazmayı ve bu sayede “Omens”ı çekici kılmayı başarmışlar. Buna “Vanishing” gibi, esasında SLAYER rif karakterinden vücut bulan “Slaughter of the Soul” tarzı AT THE GATES rif anlayışının sürdürüldüğü yırtıcı bir şarkıda bile tanık olabiliyoruz. Öyle ki şarkının 2.50’sinde giren gitarların armonize edilmesiyle birlikte olay bir anda AT THE GATES’e bağlanıyor ve bahsettiğim bu groovy hava bu gibi atarlı anlarda bile güncelliğini koruyor.

Yakın zamanda sitede de konuşulan SLAYER ve PANTERA referansları konusundan da biraz bahsetmek istiyorum. LAMB OF GOD, rif yazım karakteri gereği doğal olarak başta akıllara PANTERA’yı getiren; “As the Palaces of Burn” sonrasında PANTERA’nın varisi, 2000’lerin PANTERA’sı gibi ifadelerle anılan bir grup. Bunun birincil sebebi bahsettiğim staccato; yani dur kalklı, kesik kesik gitarlar içeren rifleri. Amerikalı oluşlarından dolayı, bu coğrafyanın en çok kanıksadığı gamlar etrafında dönmeleri sonucunda yine PANTERA’nın sürekli kullandığı minör pentatonik ve blues gamlarından ilerliyorlar; aralara eksik beşliler, majör üçlüler katarak gerginlik yaratıyorlar ve bu da ortaya bir PANTERA benzerliği çıkarıyor. Ne var ki bu gamları içine biraz southern karakter kaçan, Amerikan havası alan tüm gruplar kullanıyor. Heavy metalden sludge’ına, stoner’ından thrash’ine bu yapıda rifler, sololar, ölçüler zaten sürekli karşımıza çıkıyor. Dahası, Randy’nin vokal karakteri de pek çok açıdan Anselmo’yla benzer özellikler taşıyor. Yeni albümden “Ill Designs”ı Anselmo söylüyormuş gibi dinleyin, şarkının yer yer gerçekten de Anselmo tarafından söylenmiş olduğunu, sonradan sesiyle oynanıp Randy’nin vokaline benzetildiğini düşüneceksiniz. Yapın bunu, bakın nasıl da “Vulgar Display of Power” dönemindeki Anselmo söylüyor.
Olayı SLAYER tarafına kaydıran başlıca şey ise SLAYER’ın riflerinde kullandığı gamların çok daha ayrıştırılır ve çok daha az grup tarafından tercih ediliyor olması. LAMB OF GOD riflerinin özünde yatan büyük SLAYER etkisi de işte buradan geliyor, zira LAMB OF GOD da SLAYER’ı SLAYER yapan o efsaneleşmiş riflerdeki E phyrigian ve Locrean gamını, kromatik dizileri, tritonları çok sık kullanıyor ve o zaman da akla direkt olarak SLAYER geliyor. LAMB OF GOD müziği yapısal olarak PANTERA’ya daha yakın gibi gözükse de bence SLAYER ve PANTERA kimliklerini epey yakın düzeyde barındırıyor ve bu da ortaya 2000 sonrasının en önemli gruplarından birinin karakteristik sound’unu çıkarıyor.

“Omens”ı sevmemi sağlayan başlıca unsurlardan biri de yıllar içerisinde LAMB OF GOD’dan soğumama sebep olan bir konuya getirdikleri güncelleme. Sanırım ilk olarak “Blacken the Cursed Sun”ın nakaratında kullandıkları tremolo gitarlı nakarat rifi olayı, sonrasında LAMB OF GOD’ın pek çok nakaratta faydalandığı bir kolaya kaçma yöntemi olarak benim epey canımı sıkan bir konu olmuştu. İlk 3-4 albümdeki şarkılara bakarsanız, LAMB OF GOD’ın her şarkıda “nakarat” diye bağıran kısımlar kullanmadığını görürsünüz. “Blood of the Scribe”, “Break You” gibi şarkılarda hangi rif köprü, hangisi nakarat ona bile dikkat etmeden dinlersiniz mesela. Yahut “What I Become”da grup dümdüz yırtıcı bir thrash metal rifiyle girer ve sonradan bu rifi nakaratta tekrar görürüz. Bu rif “nakarat” diye bağırmaz, ancak şarkının ismini de içeren dizeler bu rif sırasında söylenir. Dolayısıyla nakaratlarda ya da nakarat benzeri kısımlarda bile şarkıya karakterini veren rifler çalan LAMB OF GOD, “Blackened the Cursed Sun” ve sonrasında çıkan “Still Echoes”, “Insurrection” gibi benzer mantaliteye sahip nakaratları olan şarkılarda bu oktavlı tremolo gitar olayına yaslanmış ve açık açık kolaya kaçmıştı. Benzer şekilde “The Number Six” gibi standart rock akorlarından ilerleyen dümdüz nakaratlar veya sayısız şarkıda kullandıkları; PANTERA’nın pentatonik blues gamından çıkma benzer türde nakaratlarla LAMB OF GOD o rif odaklı yırtıcı kimliğini benim için belli ölçüde yitirmişti.
Böyle düşünmem, eskinin güzelliklerini yad etmem normal aslında. Sonuçta ben bu adamları ilk albümleriyle keşfettim, LAMB OF GOD öncesindeki BURN THE PRIEST hâllerini bile hatmettim, 2000 sonrası ABD metalinin en önemli albümlerinden ikisi olan “As the Palaces Burn” ve “Ashes of the Wake”in çıkışına eş zamanlı olarak tanık oldum ve grubu “Ashes of the Wake” turnesinde canlı izleme şansını yakaladım. Dolayısıyla LAMB OF GOD’ın tüm değişimlerini, tüm evrelerini bire bir gördüm ve hiç istemeden, oflayarak poflayarak bu adamlara yönelik muazzam heyecanımın azar azar azalışına mâni olamadım. Şimdiyse, bunca yıl sonra gruba tekrardan yükselmemi, yeni şarkılarını gitarda çalma isteği duymamı, bu şarkıları konserde canlı canlı izlemek istememi sağlayan bir albümle döndüler ve ben de bunun küçük çaplı öforisini yaşamaktayım.

Bunu sağlayan faktörler, yukarıda bahsettiğim o has LAMB OF GOD groove’unun geri dönmesi ve her ne kadar yine “Wrath” sonrasındaki beste anlayışlarını devam ettiren şarkılar da içeriyor olsa da “Omens”da grubun bir şekilde köklere göz kırpan işlere girmiş oluşu. Misal “Gomorrah”nın 1.57’sindek giren kısımda aklıma direkt “New American Gospel”deki mükemmel şarkı “The Subtle Arts of Murder and Persuasion” geliyor. Aynı şekilde bazı şarkılardaki lezzetli sololar aklıma “Walk with Me in Hell”in nefis solosunu getiriyor. “Denial Mechanism”deki hardcore punk karakteri ister istemez “Contractor”a götürüyor. Bunların yanı sıra, “Ditch”in 2.40’ında giren rifte DECAPITATED’ın “Post(?)Organic”in 4.08’te giriştiği olay aklıma geliyor.
Tüm bu heyecan verici gelişmeler, eskiyi yad etmeler, güçlü yanları öne çıkarmalar bir araya gelince ortaya LAMB OF GOD’ın bence -işte tartışma yaratacak kısım- 2009’dan bu yana değil, 2006’dan bu yana yaptığı en iyi albüm çıkıyor. Evet, “Wrath” konusunda pek çok insanla farklı düşünüyoruz ve ben genel itibarıyla “Omens”ın “Wrath”ten daha çok beğendiğimi ve bir tık daha iyi olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. “Wrath”te de LAMB OF GOD’ın yazdığı en iyi şarkılardan bazıları var, hatta o albümün hit’leri bu albümün single’larından daha güçlü, ancak tıpkı Mark Morton’ın LAMB OF GOD albümlerini kötüden iyiye sıraladığı listede söylediği gibi, olaya bütün bir albüm olarak baktığımda ben “Omens”ı daha tatmin edici buluyorum.

2000 yılında “Black Label”la dellenen, 2003’te “11th Hour” eşliğinde boynunu sakatlayan, 2004’te “Hourglass”in parmak egzersizi rifine deli gibi eşlik eden bu arkadaşınız sonrasında “güzel”, “fena değil”, “iyi bakalım”, “fena değil”, “peki” şeklinde giderek azalan bir yola girdi ve yazının başında da dediğim gibi LAMB OF GOD tutkusunun azar azar azalmasına engel olamadı. Aradan geçen bilmem kaç yıl sonra çıkan “Omens” LAMB OF GOD tarihinin en iyi bestelerini içinde barındırmıyor olabilir, belki de 3-4 albüm sonrasında içinden sadece 2-3 şarkı sahnede kendine yer buluyor olacak. Lakin şu noktada bence LAMB OF GOD’ın yapabileceği en mantıklı, en makul, en iyi albüm olarak grubun sevenlerini coşturuyor, LAMB OF GOD’ın kimseninkine benzemeyen o heyecanını yeniden yaşatıyor.
Albüm bilgileri
- Randy Blythe: Vokal
- Mark Morton: Gitar
- Willie Adler: Gitar
- John Campbell: Bas
- Arturo "Art" Cruz: Davul
- Nevermore
- Vanishing
- To the Grave
- Ditch
- Omens
- Gomorrah
- Ill Designs
- Grayscale
- Denial Mechanism
- September Song

Bir yanıt yazın