Albümlerde dinlediklerimizi unutuyorsak hâlâ neden dinlemeliyiz?
Oğuz Sel
Bu yıl dinlediğiniz albümlerden kaç tanesini şarkı şarkı hatırlayabiliyorsunuz? Bu yılı geçelim; evvelki yıl, daha önceki yıl, 2019, 2018, 2017 ve 2016’da dinlediğiniz albümlerden hangilerini şarkı şarkı hatırlayabiliyorsunuz? Aynı soruyu bana sorarsanız, başta cesur bir şekilde “Çoğunu hatırlayabilirim,” diyecek olsam da iş uygulamaya geldiğinde, pek de başarılı olamayacağımı tahmin etmiyorum, artık biliyorum. Geçtiğimiz aylarda, Ahmet ve Güzide ile bir araya geldiğimiz günlerde, karşılıklı şarkı bilme yarışması yaparken şunu fark ettim ki bu sayfalara kazandırdığım nice yazıya konu olan albümlerdeki parçaların pek çoğunu, belki onlarca defa dinlemiş olmama, hatta buralarda övmeme rağmen hatırlamıyorum. Açık konuşmam gerekirse bu beni bayağı üzen bir durum. Ama bir yandan da bunun, sürekli yeni veri girişlerine maruz kalan beynimin doğal bir tepkisi olduğunu da biliyorum. Hatta yıllar önce kaleme alınan, “Kitaplarda Okuduklarımızı Unutuyorsak Hâlâ Neden Okumalıyız?” başlıklı köşe yazısında, benim son birkaç satırdır dert yandığım durumun arka planı, enine boyuna aktarılıyor. Yani konunun müzikle sınırlı olmadığını, okuduklarımı da izlediklerimi de anımsamadığım, anımsayamayacağım çok açık. Neyse ki bunca işitsel ve görsel veri, beynimin bir yerlerinde duruyor ve hayatıma bir biçimde yön veriyor.
Tabii tamamen unutmadığım ve şarkı şarkı hatırladım albümler de yok değil. Onlardan biri, 2016 yılından beri hâlâ ezberimde olan ve ara ara açıp dinlediğim Catacombes albümü “Le Démoniaque”. Sahip olduğu garip atmosfer ve içerdiği ilgi çekici melodik riflerle aklıma yer eden albüm, çıkışının üzerinden altı koca yıl geçmiş olmasına rağmen benim için tazeliğini koruyor. Kendinden sonra gelen, muhtemelen beynimin bir yerlerinde atıl vaziyette kalan ve benim şu an anımsamadığım yapımlardan biri olarak değerlendireceğim “Accueille le Diable” adlı EP, Catacombes projesinin en zayıf halkasıydı maalesef ve o EP sonrasında, tek kişilik projeden pek haber alamadık. Aslında bu haber alamama durumunun bir sebebi vardı. Grubun beyni konumundaki Le Démoniaque, ikamet ettiği Fransa’dan, gönül işleri nedeniyle Kanada’ya taşınmıştı. Evlenip aile kuran, hatta çoluk çocuğa karışan Le Démoniaque, göç ettiği Kanada’da yalnızca özel hayatındaki yalnızlığına son vermiş olmakla kalmadı, aynı zamanda Catacombes projesindeki yalnızlığını da kendine yeni ekip arkadaşları arayıp bularak sonlandırmış oldu. Önceleri vokalden gitara davuldan düzenlemelere kadar her şeyden sorumlu olan Le Démoniaque kişisi, yanına aldığı bas gitarcı ve davulcu ile Catacombes’u, tek kişilik gruptan bir trio’ya dönüştürmüş oldu. Netice itibarıyla grubun karşımıza çıkardığı yeni albümü “Des Glaires et des Briques”, tek kişinin bireysel yetenek ve çabalarından ziyade, üç müzisyenin ortak paydada buluşup masaya, kendilerince yeni bir şeyler getirme isteklerinden hareketle yaratılan bir eserler bütünü.

Grubun beyni konumundaki Le Démoniaque’in, daha rafine ve olgun sözlerle donattığını ifade ettiği yapım, şeytanın ele geçirdiği bir ayyaşın imza attığı kötülükleri adım adım işliyor. Sözler ve tematik yapı, beni çok fazla etkilememiş olsa da yapımdaki işitsel örgünün, sözlerden hareketle tasarlanmış olması, açıkçası ilgimi çekti. Alabildiğine sıkıcı şekilde başlayan ve dinleyeni yaklaşık üç dakika boyunca “Bitse de gitsek,” düşüncelerine gark eden açılış parçası, yerini, Le Démoniaque’in “Albümün özeti” olarak nitelendirdiği “Cathédrale”e bıraktığında işler biraz değişmeye başlıyor. Grubun yeni hâlinin, ne tür yetenekler kazandığını ufak ufak açık eden parça, tansiyonu zirveye taşıdıktan sonra sahneyi, albüme adını veren esere devrediyor.
2016 çıkışlı albümle ister istemez kıyaslamak zorunda kaldım yeni yapım, biraz da konseptinden kaynaklı olarak inişli çıkışlı anları fazlaca bulunduruyor. Daha doğrudan ve çarpıcı melodik riflerle bezeli 2016 albümü, dinleyiciyi kendine bağlama noktasında son derece başarılı olurken “Des Glaires et des Briques” ise zaman zaman girdiği tutukluk sarmalına, dinleyiciyi de dâhil ederek konseptin kendisiyle ilgilenmeyen müzikseverlerin canını biraz sıkabiliyor. Ama az önce de dediğim gibi duyumsal desen bakımından işlenen konu çerçevesinde hareket eden parçalar, yapımın sonlarına geldiğimizde, kapakta da yer verilen hem keskin hem de delici aparata dönüşüyor. Özellikle yedinci parçadan sonra hakikaten açılan yapım, neredeyse kimlik değiştiriyor. Black metalden beklediğim sarsıcılığı ve sertliği sunmayı başaran son parçalar, sound’un çiğliği ve sadeliğine rağmen bende karşılık buluyor.

Yeraltı tarafında kalmayı tercih eden pek çok black metal grubu gibi Catacombes da kendi dinleyici kitlesini pek de öyle yakından takip edip düşüncelerine kulak verme eğilimi göstermiyor. En azından grubun beyni Le Démoniaque, verdiği röportajlarda bunun üç aşağı beş yukarı böyle olduğunu ifade ediyor. Bu yüzden “Albümün şurası şöyle olsaymış, burası böyle olsaydı daha iyi olabilirdi,” tarzı cümleler yazmayacağım, zira yazacaklarımın tamamının boş laf olacağının çok farkındayım. Bunca albüm bolluğunun arasında Catacombes’un yeni albümünde neler yaptığını merak ediyorsanız, albümün ilk iki ve son iki parçasına bakmanız yeterli. Bunları severseniz, yapımın tamamına kulak verebilirsiniz.
Albüm bilgileri
- Le Démoniaque: Vokal, gitar
- La Damnée: Bas
- Le Vilain: Davul
- (La nuit tombe)
- Cathédrale
- Des glaires et des briques
- Face à godasses
- La brume
- (Un cri perçant)
- Ma rue
- La bête d'acier
- Les ames oubliées

Bir yanıt yazın