Hem görsel hem işitsel geri adım.
Oğuz Sel
İlk albümüyle bonba etkisi yaratan gruplar vardır ya. İşte Prosternatur da onlardan biri. Yine de Prosternatur’un, ilk albümünün üstünden dört senenin nasıl geçtiğini anlayamadığım gibi black metal dünyasında neden bu kadar az tanındığını, Spotify’da neden bu denli az dinlendiğini pek anlamıyorum. Spotify demişken grubu İzmir’den takip ederek “Burada dinliyorlar” listesine üçüncü sıradan giren o dört yiğit black metalci arkadaşa selam olsun.
Prosternatur, 2016 yılında karaladığım yazıda da belirttiğim gibi müziği kadar albüm kapağıyla da dikkat çeken bir grup olmuştu. Buralarda çeşitli beyin fırtınaları yapmış olmamıza karşın grubun 2018 yılında çıkan split’i için karaladığım kritiğin başlarında da ifade ettiğim üzere albüm kapağının fotoşop destekli olduğunu ve aslında bir dönemin “standart” fotoğraf çekim sahnelerinden biri üzerine inşa edildiğini öğrendiğimizde, o ürkünçlü kapağın sırrı da büyüsü de bozulmuştu. Bozulmayansa grubun yaptığı tekinsiz müziğin bünyelerde yarattığı o garip etkinin ta kendisiydi. Aradan yıllar geçse de ilk albümü açıp dinlemeye başladığımda “Zoroastrianism”i döngüye almadan edemediğimi söyleyerek; kimlerden oluştuğu hâlâ bilinmeyen Avrupalı Prosternatur’un, bu defa, deli deli bakışlarından ve Behexen gibi gruplardan tanıdığımız Wraath ile güçlerini birleştirip ikinci albümüyle kulaklarımızı iğfal etmeye geldiğinin haberini vereyim.
Okültizm ile iştigal edip bunu müziklerine yansıtmaktan da geri durmayan grup, yeni albümlerindeki şarkı isimlerinden bazılarını, doğrudan doğruya LaVey imzalı “The Satanic Bible”dan alıyor. Lirikler açık açık belirtilmediği için nelerden bahsedildiği noktasında çok bir fikir sahibi olamasam da sözlerin; hayvan hakları, ifade özgürlüğü, evrensel barış gibi meseleler ekseninde şekillendiğinden şüphem yok. Tabii bu meseleler ele alınırken bir Prosternatur albümünden bekleyeceğimiz nitelikte vokal kullanımları olduğunu söylemek isterim.

“Mortuus et Sepultus” müzikal bakımdan, 2016’nın son zamanlarından bugüne dek karşılaştığımız ayinli, ekstra karanlıklı black metal yapan grupların ürettiği işlere çok benziyor. Bu cümlenin, Prosternatur’a bir hakaret gibi olduğunun farkındayım ve bunun farkında olarak böylesi bir cümle kurmak istedim esasen. Çünkü bildiğiniz veya öğreneceğiniz üzere Prosternatur, ürettiği müzik bakımından benzerlerinin çok olduğu ama bu benzerlikleri, kendi özgün müziğini oluşturabilmek adına aşılabilecek bir engel olarak görüp bu engeli, en azından ilk albümünde başarıyla aşan bir oluşumdu. İkinci albüm ise grubun belirli kalıplara takıldığı, bu tür yapımlarda bolca işittiğimiz keşmekeşten yararlandığı, zaman zaman kendi kendini taklit ettiği ama bu taklitte de her zaman muvaffak olamadığı bir iş.
Grubun ikinci albümünde kullandığı ses efektleri ve klavye tonlarının, yapay geldiğini yazmadan geçmeyeyim. “Mortuus et Sepultus”un açılışında veya parça girişlerinde kullanılan ses tonlarını, klavyeyle içli dışlı olduğum için biraz özelliksiz bulduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Önceki albümdeki gibi yapay koro ses tonlarının, doğal veya dijital zil seslerinin, bu yapımdaki klavye tonlarına nazaran daha uygun olduğunu düşünüyorum. Tabii albümdeki favorilerimden “Descendit ad infernos” parçasında gitarlara eşlik eden belli belirsiz org sesinin ve rüzgâr efektinin fena olmadığını ifade etmeliyim.

Prosternatur ile ilk defa tanışacak olan müzikseverler için tatmin edici bulunabilecek “Mortuus et Sepultus” benim açımdan bir hayal kırıklığı oldu. Yine de albümü berbat bulduğumu falan söylemeyeceğim tabii. Eğer bol karanlıklı black metal işlerine meraklıysanız, albüme yumulun; benim gibi sıkı bir Prosternatur hayranıysanız, umduğunuzu bulamama ihtimaliniz yüksek.
Albüm bilgileri
- Bilinmiyor

Bir yanıt yazın