Tek albüm iki görüş.
Ahmet Saraçoğlu
Bugüne dek ilk kez…
Bugün hayatımın bir döneminin soundtrack’i olmuş, benim için çok büyük anlamlar taşıyan bir gruptan bahsedeceğim. Her açıdan hâkim olduğum, en yakından tanıdığım gruplardan birinin yeni albümünü yorumlayacağım. Açıkçası bugüne dek karşılaşmadığım türde bir KATATONIA albümüyle muhatap olduğum için hem albümün ve KATATONIA’nın genel bir fotoğrafını çekeceğim hem de biraz iç hesaplaşmaya gireceğim.
Benim için KATATONIA’nın varoluş sebeplerinden biri daima empati olmuştur. KATATONIA dinleyicinin içindeki çatırdamaya müsait birtakım hisleri hedef alır ve bazen tek bir notayla, tek bir kelimeyle bu hissin açığa çıkmasını sağlar. “İçinde birikenleri dışarı çıkar” diyerek bize bir rahatlama fırsatı sunar. Aslında KATATONIA bizi hüzünlendirmez, aklımıza geldiğinde hüzünlenmemizi sağlayan duyguları açığa çıkarır. Çünkü KATATONIA gerçektir. İçselleştirilmeye müsaittir. Bu yüzden de empati kurulabilir birtakım müşterek daralmalar, pişmanlıklar, elden bir şey gelmeyen anlar, bir daha asla yakalanamayacak fırsatlar, biçare sıkıntılar KATATONIA müziğiyle gün yüzüne çıkma fırsatı bulurlar. Yerinde ve zamanında dinlenen amacına uygun bir KATATONIA şarkısı bu yüzden pek çok insan için çökertici değil, bilakis yükseltici etki bile yapabilir, insanı rahatlatabilir.
Bunun olabilmesi için bazen minik bir ayrıntı bile yetiyor aslında; Jonas’ın ağzından çıkan tek bir kelime, Anders’in bastığı tek bir nota… KATATONIA bu sayede çok kısa yoldan, bir anda içimize işlemeyi ve bazen fark etmesek ve sadece hüzünleniyoruz sansak da bizi güvende hissettirmeyi başarır. Bu sayede KATATONIA pek çok kişi için sadece iyi bir grup değil, aynı zamanda bir şeylerin paylaşıldığı bir eşlikçidir. Pek çok grubun şarkılarını ilgilenebilecek kişilere önerirken, KATATONIA şarkılarını önermekte tereddüt ederiz zira herkeste aynı etkiyi yapmayabileceğini biliriz. Bazısı grubun konserine gidip gözyaşı döker, bazısı kulaklığını takıp gece vakti sokağa çıkarak bu deneyimi kimseyle paylaşmamayı seçer.
Lakin KATATONIA’nın da duyguları vardır. Belki 25 yıldır dinliyor, biliyor, tanıyor olsak da onun da kendi dalgalanmaları, duygusal gelgitleri vardır. KATATONIA, birkaç farklı zihnin meydana getirdiği bir karakterdir; kendi içinde mücadeleleri, güçlü ve zayıf yanları, hayalleri vardır.

“City Burials” bu mücadeleyi, güçlü ve zayıf yanları, hayalleri gösteren ve belki de bunları en çıplak hâliyle yansıtan KATATONIA albümü. Albümü çıktığından bu yana defalarca dinledim. Her bir şarkıyı tekrar tekrar açtım ve hem şarkıları hem de kendimi yoklayarak duygu ve düşüncelerimin sağlamlığından emin olmaya çalıştım. Nihayetinde, bugüne dek ilk kez kendimi bir KATATONIA albümüne alışmaya çalışırken, bir KATATONIA albümünü sevmeye çalışırken buldum.
Bir yandan KATATONIA’ya haksızlık etmek istemediğimden fazla da üstüne gitmek istemedim. Sonuçta KATATONIA da bizim gibi büyüyor, kendi içerisinde çatışmalar yaşıyor, belki zaman zaman geleceğini belirsiz görüyordu. Belki o da bizim gibi bazı şeyleri değiştirmek istiyordu, ancak bizi hayal kırıklığına uğratmamak, üzmemek adına hep ona alıştığımız şekilde kalmak zorunda kalıyor, içten içe tükeniyordu. Bu yüzden de ondan istediğimin %100’ünü alamadığım anda ona sırtımı dönmek istemiyordum. Empati kuran tarafın bir kere de ben olmam gerektiğini hissediyordum. Albüm, öncesinde yaşananlar ve grubun bir süreliğine ara vermesi de düşünüldüğünde her anlamda bir iç hesaplaşmaydı. Bazı bireysel ve ortak çatışmalar sonucunda ortaya çıktığı çok belliydi.
Yapmak zorunda olduğum bu uzunca girişin ardından albüme geçebilirim. Ben “City Burials”ı beğenmedim. Çıktığından beri albümü her gün defalarca dinledim, tamamen odaklanarak ve yapılmak isteneni anlamaya çalışarak, albümü didik didik ederek içine girmeye çalıştım. Yapılmak istenenin de ortaya çıkan sonucun da farkındayım ve hayatımda ilk kez bir KATATONIA albümünden tat alamadım. Şimdi bunun sebeplerine gelelim.
“Dead End Kings”, “The Fall of Hearts” ve “hep yapmak istedikleri birtakım şeylerin” bir karışımı olarak gördüğüm “City Burials”, ne yazık ki bugüne dek bana en az şey hissettiren KATATONIA albümü oldu. Albümdeki müzisyenlikten, sözlerden, bestelerden bağımsız olarak müziğin içime işlediği anların azlığı her dinlemede beni daha fazla üzdü. KATATONIA dinleyip üzülmeye alışık olabilirsiniz, ancak bu o şekilde bir üzülme değil maalesef. Normalde bir KATATONIA albümünü ilk kez dinlediğimde mutlaka içime işleyen, “of ulan bu nedir kardeşim” dedirten irili ufaklı hançerler çıkar karşıma. Daha ilk dinlemeden “eyvah bu şarkı ağzıma sıçacak” dediğim anlar olur. “City Burials”da bu olmadı. Hiç olmadı.
“City Burials”, KATATONIA’nın şehirli hüznünün sinematografik bir kimliğe büründüğü; bildiğimiz şarkı yapılarından kimi zaman kaçınılarak atmosfere bel bağlandığı ve bu yüzden de her an her yerde dinlemeye uygun olmayan anlayışta bir albüm. Bu atmosferi güçlendirmek için kullanılan durağanlık grup elemanları için çok şey ifade ediyor olabilir, ancak bir yerden sonra bildiğin monotonluğa doğru kayıp albümün benimsenir oluşunun önüne geçiyor diye düşünüyorum. Bu da “City Burials”daki şarkıların “benim şarkılarım” veya “bizim şarkılarımız” olmasını engelliyor ve sadece “KATATONIA’nın şarkıları” olarak kalmasına neden oluyor. İçine giremiyorum, hep dışarıdan bakmak zorunda kalıyorum.
Elbet KATATONIA da diğer pek çok grup gibi farklı şeyler denemekte, istediğini yapmakta özgür. Ancak bunca yıl sonra bazı şeylere alışmak kolay olmuyor. Grup müziğindeki dramayı, hüznü kırmak istediğini ve daha güçlü, yeri geldiğinde kızıp sertleşebilen bir mizacı olduğunu “Viva Emptiness”tan beri gösteriyor. Ancak misal “Behind the Blood” gibi hard rock karakterli bir şarkıyı, “Passer”ın ilk bir dakikasına bayılan biri olarak bile benimseyemiyorum. KATATONIA’nın artık bu olduğunun farkındayım, ama yakıştıramıyorum, konduramıyorum. Tıpkı Jonas’ın “şarkıcılığını keşfetmesini” kendisine yakıştıramadığım gibi. Bu yorumum garip karşılanabilir, ancak Jonas Renkse’nin 25 yıldır alışık olduğumuz pes, minimal, kırılgan vokallerinin ardından özellikle bu albümde yaptığı yüksek oktavlı vokaller bana kalırsa Renkse’nin ve KATATONIA’nın ruhuna hiç uymuyor. “Behind the Blood”ın 3.24’ünde duyulabilen türde çığırmalardan bahsediyorum. Aynı durumdan, beni daha da fazla rahatsız edecek şekilde Mikael Åkerfeldt de muzdarip mesela. Kendisinin son 2-3 albümde yaptığı heavy metale kayan vokallerin gerçekten skandal olduğunu düşünüyorum, hiç yakıştıramıyorum (örnek: “Dignity” 4.03-4.10). Bir müzisyen elbet konfor alanının dışına çıkıp bir şeyler denemeli, ancak bu tarz şeylerden sanki en baştan “yok abi, pek olmadı” denilerek vazgeçilmeliydi gibi hissediyorum.

Albümde gerçekten sevdiğim tek şey “Rein”in gazla dolu nakaratı. Bence çok iyi yazılmış ve albümün geri kalan tümünden daha iyi bir KATATONIA görüyorum o nakaratta. Onun haricinde, bazı şarkıların daha iyi olmalarını sağlayabilecek bazı fırsatları kullanmadıklarını, açıkçası biraz tembellik yaptıklarını düşünüyorum. Damar vokal melodisi yazma konusunda son derece mahir bir grup olan KATATONIA, kadın vokal destekli “Vanishers”ın nakaratını bile yeterince dramatik ve karakteristik hâle getirememiş. Zevk meselesi elbet, ancak nakaratını her dinlediğimde “ground” ve “bound”lar söylenirken aklımda “en sonda başka iki nota tercih edilmeliydi” hissi uyanıyor ve her seferinde kendi içimde farklı söylemekten kendimi alıkoyamıyorum. DEAD END KINGS’den “The Racing Heart”ı anımsatan karakterde bir şarkı olan “The Winter of Our Passing”den tutun da grubun TOOL sevdasını fazlasıyla ortaya koyduğu “Neon Epitaph”e kadar albümü dinlerken içime sinen, “ben bunu yıllar sonra bile dinliyor olacağım” diye düşündüren bir tane bile şarkı yok maalesef.
Yine de tüm bunlar nedeniyle albümü yerden yere vurmayacağım. Bir KATATONIA albümünü olumsuz yönde eleştirmek, onu geçtim bir KATATONIA albümünde övecek yer aramak benim için gerçekten acı bir şey. Ancak bunca yıl bana hep istediğimi veren bir grubu, sırf kendi istediğini yaptı diye de yerin dibine sokacak değilim. Kendi istediklerini yaptılar ve bir dinleyici olarak bu benim tarafımda karşılığını bulmadı; hepsi bu.
Not: 6/10

Erhan Yiğit
“Lacquer” itibaren gelen ”Bir cisim yaklaşıyor efendim” hissi ve hemen arkasından verilen “Kimsin sen?!” tepkisi.
Bundan 20 yıl önce, “Last Fair Deal Gone Down” albümünün çıkışından hemen sonra “City Burials”ı grup üyelerine dinletme şansımız olsaydı ve “İşte bu sizin yıllar sonra yapacağınız işlerden biri olacak” deseydik tepkileri ne olurdu acaba? Ben olsam kocaman bir hassiktir çekip “Bu da iyi ama hiç sanmıyorum” derdim muhtemelen. Demek istediğim bu olacak şey değil; kariyerine doom metal ile başlayıp, brutal vokaller kullanan bir müzik grubu nasıl oluyor da bunca radikal değişimin ardından hâlâ ayakta kalabiliyor? “Dance of December Souls“u sattığı aynı adama nasıl “Viva Emptiness”ı de satabiliyor? Bu klişe haline gelmiş soruların cevapları sadece Katatonia’ya özel çekirdek bir bakış açısında gizli: müziğini değiştirmeye cesaret ederken, anlayışlarını da değiştirme gerekliliğinin farkındalar. Bu farkındalık etkenine grubu fırtınalı göklerden sığ sulara indiren ve ”at sikine kelebek konmuş” yakıştırmasından koruyan özel bir strateji tarifi diyebiliriz.
Ne yalan söyleyeyim “Lacquer” teklisi yayınlandığından beri içimde ”Galiba bu sefer sert kayaya çarpacaklar” düşüncesi vardı. İlk single’a göre çok daha iyi olduğunu düşündüğüm “Behind the Blood” teklisinden sonraysa iyice kafam karışmış ve daha da çok meraklanmıştım. Ama söz konusu anasını boyayıp babasına satan, çıkardıkları her albümü öyle ya da böyle kitlesine benimseten Katatonia olunca, kendimi yeni sürprizlere hazırladım ve kafamdaki olumsuzlukları bir kenara bıraktım. Albümün çıkış günü geldiğinde ise ne yaptıklarını daha iyi anlamak adına önceki albümlerini tekrar dinledim. Olabildiğince ağır ve provokatif müzik anlayışından, yumuşak ve kasvetli bir müzik anlayışına geçişlerindeki mükemmelliği ziyaret etmek, “City Burials”ı dinlemeden önce yapılabilecek en iyi şey oldu benim için.
Öncelikle bu albüm için diyebileceğim en özet cümle: ”Cesurca bestelenmiş, iddialı olma kaygısı gütmeyen, kimi şarkıda gerçekten şaşırtırken kimi şarkıda klasik Katatonia havasını hissettiren bir eser”. Albümü dinlemeye başladığınızda daha ilk baştan farklı olacağını sezdiriyor ve şarkıların neredeyse hepsi bir ”dönüşüme” hizmet ediyorlar. “Neon Epitaph” şarkısında ki Tool izleri, “Vanishers”deki Anathema etkisi ve “Behind The Blood”ın “Rock ‘n’ Roll Baby!” havası albümün genelini önemli düzeyde etkilemiş. Bazı şarkılarda tuzunun fazla olduğunu düşündüğüm elektronik ögeler fazlasıyla sırıtmış; misal “Lacquer”ı hem güzel hem de aşırı ciddiyetsiz bulmam albümdeki diğer şarkılara da ön yargı ile yaklaşmama sebep oldu, fakat “Untrodden”a öyle bir solo yazılmış ki utanmasam Katatonia’nın en iyi albümü bu diyeceğim. Nihayetinde albümü bitirdiğimde elime “Dead End Kings” veya ne bileyim “The Fall of Hearts” ile kıyaslanabilecek bir ipucu geçmedi, çünkü şarkılarda alışılmış Katatonia kasvetinden daha farklı bir şeyle yüz yüze gelmiştim. Gözlerinden yaş akan, elleri kirli, sepya ve gri renkteki müzikal hissiyat; daha akıcı, daha modernize ve beyaz bir depresyona dönüşmüş, başka bir şeyle kıyaslanması zor hâle getirilmişti.

Genel açıdan yaklaştığımızda şarkılar derli toplu değil, bu da dinlerken takip işini gerçekten zorlaştırıyor. İçerisinde “efsane” diye tabir edilebilecek şarkı olmasa da 5 adet şarkıyı çok iyi buldum; fakat Shifts, Teargas, Lethean, The Racing Heart veya Decima seviyesinde bir parça ile karşılaşmadım maalesef. Şahsi kanaatim albümün sadece güzel ve dinlenilebilir olduğu yönünde. En sevindirici olan taraf ise grubun ”The Fall of Hearts’ın ekmeğini az yemedik, buradan devam edek” demek yerine dinleyicilerine çeşitli deneyimler tattıracak bir eser yaratmaları. Bu hususta albüm ister iyi olsun ister kötü olsun, ilerledikleri yolda sonuna kadar saygıyı hak edecek hamlelerde bulundukları aşikar.
Sonuç olarak Katatonia’mız “kıpırdama bir şey denicem” diyerek çok fazla hayal kırıklığına uğratmadan, acıtmadan daha önceki albümlere nazaran daha cesur ve yenilikçi bir anlayış ile çalışmış. Ne kadar iyi ne kadar kötü olduğu konusunda dediğim gibi net bir çizgi çizemiyorum. İçine girdikleri yeni sinematik ve yoğunlaşmış şehirsel heyecan bambaşka geldi bana. Her ne kadar “City Burials”a bayılamasam da hakkını da yiyemem, ortada hâlâ müziğine güzel güncellemeler yaparak, müzisyenliklerinin sınırlarını zorlayan bir grup var.
Not: 7,5/10
Albüm bilgileri
- Anders Nyström: Gitar
- Jonas Renkse: Vokal, sözler, besteler
- Niklas Sandin: Bas
- Daniel Moilanen: Davul
- Roger Öjersson: Gitar
- Konuk:
- Anni Bernhard: Vokal (6)
- Anders Eriksson: Programlama
- Joakim Karlsson: Davul programlama (3)
- Heart Set to Divide
- Behind the Blood
- Lacquer
- Rein
- The Winter of Our Passing
- Vanishers
- City Glaciers
- Flicker
- Lachesis
- Neon Epitaph
- Untrodden
- Fighters (ENTER THE HUNT cover'ı)

Bir yanıt yazın