Ne yaptığını bilen insandan müzik dinleme güveni.
AUGUST BURNS RED’in son albümü “Phantom Anthem”ı ilk dinlediğimde, genel ifade ile metalcore olarak addedilen bu grubun bir kendini aşma çabası içerisinde olduğunu net şekilde hissetmiştim. Grup zaten hiçbir zaman standart bir metalcore grubu olmamış ve olayın teknik ve ilerlemeci tarafına odaklanan bir anlayış sunmuştu. “Phantom Anthem” bence bu çabanın zirve yaptığı albümdü ve her ne kadar ABR’yi ABR yapan esas albümler grubun ilk dönem işleri olarak görülse de ben “Phantom Anthem”ı AUGUST BURNS RED’in “Colors”ı olarak görmüş ve bu doğrultuda geleceğe umutla bakmıştım.
Bu bağlamda geleceğe umutla bakmak sadece benimle sınırlı kalmıyor elbet, zira AUGUST BURNS RED her zaman olduğu gibi insanı güçlendirici, yarınlara umutla baktırıcı bir müzik icra ediyor. 2012 yılına dek Hristiyan kimliğiyle öne çıkan ancak o zamandan sonra bu yaftadan çok haz etmediğini vurgulayan ve günümüzde de kendilerini bir Hristiyan grup olarak görmeyen AUGUST BURNS RED, müziğini zenginleştirmeye yönelik çabalarıyla türdaşlarının birçoğundan çok da çaba sarf etmeden ayrılmayı başarıyor.
“Guardians”ı ilk dinleyişimde biraz ikilemde kaldım açıkçası. Albüm bence “Phantom Anthem” kadar özel ve değerli bir albüm değildi; grubun geçmişten günümüze her yanını yansıtan bir çalışmaydı ve bu noktada ne düşünmem gerektiğine başta tam karar veremedim. Kolaya mı kaçmışlardı, yoksa çok iyi yaptıkları bir şeyi yine çok iyi şekilde yansıtıyorlar mıydı? Başlarda biraz “bildiğimiz ABR işte” tarafına kayar gibi oldum, ancak sonraki dinlemelerde grubun muadillerine kıyasla ne denli üstün bazı özellikler sergilediğini düşünüp bundan vazgeçtim. Kanıksamak bazen çok hakkaniyetsiz şeyler düşünmemize neden olabiliyor. “Guardians” belki ABR diskografisinin mihenk taşlarından biri değil, ancak her açıdan başarılı ve sürükleyici bir albüm.

Bunu düşünmemi sağlayan temel konu, standart anlamda düşünüldüğünde aşırı sıkıcı ve “diğer herkes gibi” yapılabilecek bir müziği yukarı çıkarmak adına kafa yorduklarını gerçekten göstermeleri. Burada sadece yazdıkları riflerin pek çok metal grubunun riflerine kıyasla daha kompleks olmasından veya şarkılarda ikide bir rif/melodi değiştirmelerinden bahsetmiyorum. Bu da önemli bir kalem tabii ancak ABR’nin esas meziyeti bunu akıcı, tutarlı ve bütünlüklü şekilde sunabilmesi. Olay sadece metalcore’a teknik bir anlayış getirmek, bir albümde 150 tane rif kullanmak değil. AUGUST BURNS RED şarkılarının daha minimal, daha sakin, daha duru olmayı tercih ettiği bölümlerinde de size o “ne yaptığını bilen insandan müzik dinleme güveni”ni hissettiriyor.
İşte bu sayede AUBR dinlerken kendimi çalan şeye kaptırabiliyorum. Biliyorum ki albümün ortasında at sikine kelebek bir şarkıyla karşılaşmayacağım, biliyorum ki grup radyoda çalınsın diye yavşak bir yarı ballad ile tadımı kaçırmayacak. Karşımızda önceki son iki albümündeki birer şarkıyla Grammy adayı olmuş bir grup var ve adamlar buna rağmen “Guardians”da herhangi bir “bu sefer kazanmamızı sağlayacak bir şarkı yapalım lan” yaklaşımına tenezzül etmemişler.
Bu duruş sayesinde “Lighthouse”un girişindeki vokallerde bile bir kekremsilik, meh’lik hissedilmiyor. Grup bu vokalleri çok daha popsu, çok daha şekerli, çok daha cıvık şekilde de yapabilirdi ancak kimliklerinden ödün vermeden sunmayı başarmışlar. Bu “helal lan adamlara” hissini albümün geneline yaymaları sayesinde “Guardians”ın takdir edilirliği de doğal olarak artmış. Şahsen dinlediği müzikten güç alma, yükselme, güdülenme ve gaza gelme anlamında tercihlerim farklı olsa da AUGUST BURNS RED’in bu duyguları hissetmeye açık dinleyicilere gayet olumlu ve güç alınabilecek hisler sunduğu da ortada. Müzik minör gamlar üzerinden ilerlese de verdiği his son derece majör, son derece teşvik edici.
Ben tüm bu olumlu havayı yaratan ve grubu dinlerken doygunluk hissi veren başlıca şeyin AUGUST BURNS RED’deki etki gitar kullanımı olduğunu düşünüyorum. Metalcore’un temelini oluşturan; AT THE GATES’in doksanların ortalarında yaptıklarının modernize edilmiş hâli olan ve bununla yetinmeyi seçtiği için de zaman içinde sıradanlaşan grupların aksine, AUGUST BURNS RED iki gitarın nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyor. “Ties That Bind”ın başlarında gördüğümüz türde gitar oyunları ortaya katmanlı pasajlar çıkmasını sağlıyor ve bu da müziğin ömrünü uzatıyor. Vokallerin empati kurdurtur, yaşanmışlıkları hatırlatır şekilde kullanılması da eklenince AUGUST BURNS RED “kendimizden” görmeye müsait bir müzik yaratmış oluyor ve bu sayede benimseniyor.

Sadede geldiğimde “Guardians”ın öncesindeki “Phantom Anthem”ın üstüne çıkabildiğini düşünmüyorum, ancak buna gerek de yok aslında. İçerdiği 11 şarkıda da grubun yeteneğini ve niyetini rahatça görebiliyor ve 50 dakika boyunca konsantrasyonumuzu canlı tutabiliyoruz. Ben bir kez daha AUGUST BURNS RED’in metalcore’un bugünü ve geleceği adına çok önemli bir grup olduğu düşüncemi yineliyorum. Şimdi belki çok anlamıyoruz ancak ABR ve benzeri zihniyetteki gruplar ortadan kalktığında eksikliklerinin devasa hissedileceği, hatta türün tamamen boşluğa düşeceği bence su götürmez bir gerçek.
Albüm bilgileri
- Jake Luhrs: Vokal
- JB Brubaker: Lead gitar
- Brent Rambler: Ritim gitar
- Dustin Davidson: Bas, geri vokal
- Matt Greiner: Davul
- The Narrative
- Bones
- Paramount
- Defender
- Lighthouse
- Dismembered Memory
- Ties That Bind
- Bloodletter
- Extinct By Instinct
- Empty Heaven
- Three Fountains

Bir yanıt yazın