Ortamlara geri dönüşünün şerefine.
Oğuz Sel
Bana, “PA için kritik hazırlamanın en güzel yanı neler?” diye sorsalar; “Normalde merak edip bakmayacağım gruplar hakkında fikir sahibi olabilmem, çok acayip albümler keşfedebilmem, bıraksalar bir günde arka arkaya 700 defa döndüreceğim şarkıları kısa süreliğine bekleme salonuna davet edip arka arkaya 700 defa döndüreceğim yeni şarkılara kucak açmam.” şeklinde bir yanıt verirdim. Tabii bazen öyle şeyler oluyor ki bu sıraladıklarım bile ehemmiyet açısından ikinci sıraya düşebiliyor. O “öyle şeyler”den biri, “Cosmic Terror” adlı muhteşem albümüyle tanıdığım The Spirit grubu ve davulcusuna The Metal Archive üzerinden bakarken müzisyenin yer aldığı diğer oluşumun Agathodaimon olduğunu görmemdi. Normalde “ex-“ ön ekiyle yazılması gereken ama normal şekilde yazılan Agathodaimon’ın geçtiğimiz şubat ayında yeniden bir araya geldiğini bu vesileyle öğrendim. Madem grup tekrar toplandı, o hâlde PA’daki Agathodaimon kritik eksikliğini, ucundan köşesinden başlayarak gidereyim ve grubun kimilerince dövülen kimilerince övülen ilk albümünü yazayım dedim.
Sadece black metal için değil hemen her metal alt türü için son derece civcivli yıllardan biriydi 1998. Sanki gruplar, 2000 yılına girmeden önce eteklerindeki taşları dökmek için birbirleriyle yarışıyor, yeni bin yılın yarattığı belirsizlik hissinden uzaklaşıp hâlihazırda güvenli liman olan 1990’larda, müzikal açıdan ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Metal dünyasının en güçlü kalelerinden Almanya’daki gruplar için de bu durum geçerliydi tabii. Empyrium, dinleyenlerin göz pınarlarını kurutmaya yemin etmiş gibi “A Wintersunset…“ ve “Songs of Moors & Misty Fields“ gibi birbirinden hüzünlü albümler yayımlıyor, Mystic Circle, bitmek tükenmek bilmeyen melodilerle oluşturduğu şarkılarını “Drachenblut” ile sergiliyor, black metalin saldırgan tarafından ziyade üzücü ve acıklı yanına çalışan Agathodaimon ise 1998 yılını “Blacken the Angel” ile taçlandırıyordu.

Daha en başından itibaren kendinizi tarihî bir tiyatro salonunda, sonunu bildiğinizi düşündüğünüz ama bambaşka biçimde sonlanan klasik bir tiyatro eserini tecrübe ettiğiniz izlenimi yaratan “Blacken the Angel” ciddiyetini ve istikrarını elden bırakmayan, ilginç bir albüm. “İlginç” kelimesinin altını doldurmadan olmaz. Bir Alman black metal grubundan pek beklenmeyecek şekilde sözlerinin büyük kısmı Rumence olan yapım, sözler genel itibarıyla anlaşılmasa bile vokalin telaffuzundaki farklılıklarıyla sizi yakalıyor. Böylesine sıra dışı bir karar alınmasında ise grubun klavyecisi Vlad Dracul’un parmağı var. Dracul’un parmağının olduğu bir diğer nokta ise klavyeler diyerek berbat bir espri yapayım ama tabii ki gerçeklik payı var biliyorsunuz. “Blacken the Angel”ın hemen her şarkısı, kurgusal olarak “Ben klavyede yazıldım!” diye haykırıyor adeta. Kimi şarkıların açılışları, kapanışları, trafiğin seyrindeki ani değişimler, gitarların parçalara nasıl katkı sunduğu gibi unsurlar da bu düşüncemi destekler nitelikte.
Agathodaimon’ın albüm boyunca sürdürdüğü trajik müziğin genel olarak orta tempoda seyrettiğini söyleyebilirim. Evet, kimi anlarda mini tempo değişimleri ve davulun da katkısıyla hareketli saniyelere tanıklık edilebiliyor fakat az önce de dediğim gibi karşınızda sanki klasik bir tiyatro eseri var ve sahneler ağır ağır ilerliyor. Bu ifade, akıllarınıza sıkıcılıktan ölüp ölüp dirilen albümleri getirdiyse, “Blacken the Angel”ın o kıvamda bir iş olmadığını söyleyeyim. Her ne kadar 8 dakikayı aşan bir süreye sahip açılış şarkısı, bugün herkesin zaman ayıramayacağı, belki katlanamayacağı bir ciddiyete sahipse de dakikalar ilerleyip 15 küsur dakikalık üçüncü şarkıya geldiğinizde, bu heriflerin aslında neye niyet ederek nereye ulaştıklarını ve sınırlarını kendi belirledikleri müziği, aslında ne kadar da başarıyla hazırlayıp icra ettiklerini kendiniz deneyimleyebilirsiniz. Kendi içinde -pek belli etmese de- birden fazla bölüm içeren “Near Dark”, yapımın ana kolonu değerinde bana kalırsa.
Ürkütücü bakışlara sahip Ophelia müstear isimli hanım müzisyenin vokalleri, buram buram 90’lar kokan klavyeleri, başta “Bu ne böyle karman çorman?” dedirtse de sonradan sonraya alışılan ve anlaşılan besteleri, yırtıcılık konusunda tavizsiz ana vokalleri ve elbette Rumence bölümlere sahip lirikleriyle öne çıkan “Blacken the Angel” cillop gibi kaydıyla, Dornenreich’ın “Bitter ist’s dem Tod zu dienen” albümü gibi kolay dinlenebilir senfonik black metal albümleri arasına katılıyor.

Zaman içerisinde müzikal çizgileri biraz değişime uğramış olsa da Agathodaimon’ın kariyerine nasıl başladığını öğrenmek isterseniz, grubun yeniden müzik dünyasına dönüşünün şerefine “Blacken the Angel”ı en azından bir kez dinlemenizi öneririm.
Albüm bilgileri
- Akaias: Vokal
- Hyperion: Gitar
- Sathonys: Gitar
- Marko T.: Bas
- Vlad: Klavye
- Matthias R.: Davul
- Konuk:
- Vampallens: Klavye
- Ophelia: Kadın vokal
- Tristețea vehemență
- Banner of Blasphemy
- Near Dark
- Ill of an Imaginary Guilt
- Die Nacht des Unwesens
- Contemplation Song
- Sfințit cu rouă suferinții
- Stingher / Alone
- After Dark
- Ribbons / Requiem

Bir yanıt yazın