Bir yere kadar.
Sebebini gerçekten bilmemekle birlikte şu dünyada çok sevmeyi en çok istediğim gruplardan biri NOVEMBERS DOOM’dur. 2005’teki “The Pale Haunt Departure”la, hatta o albümdeki “Collapse of the Fallen Throe”yla tanıştığım grubu ilk andan itibaren çok sevmek istedim ve esasında sevdim de. O şarkıda geçen “Squalor brings the insects” cümlesi beni gruba çekmek için yetmiş de artmıştı bile. Sonra ilk dört albümünü dinledim ve sevgim daha da arttı. Grup tam doksanlara uygun bir doom/death sentezi sunuyor ve melankoliyi, damarı, hoyratlığı olanca gücüyle basıyordu.
Sonra NOVEMBERS DOOM albümler çıkarmaya devam etti. Yine çok sevmek istedim. Sevdim de. Ama tam istediğim ölçüde hiçbir zaman sevemedim. Çok sevmeye bu kadar hazır olup da bir yere kadar gelip oradan geri döndüğüm başka bir grup daha var mı, emin değilim. Bence adamlar çok iyi bir şeye dönüşebilecek bir müzik yapıyorlar; death metal ve doom metalin güzel taraflarını bir araya getiriyor ve zaman zaman melankolik, zaman zaman da progresif bir anlayışla sunarak “özünde” çok iyi bir müzik sunuyorlar.
Ama akılda kalıcı olma konusunda bir sebepten hep bocalıyorlar. Paul Kuhr’un harika ses rengi neden bilmem akla kazanan melodilerle çıkmıyor karşımıza. Normalde “meh” deyip geçmem gerekiyor, ama sonra müthiş kükreyişini hatırlayıp yine burada kalıyorum, terk edemiyorum. Grubun bazen yaptığı anlamsız nota tercihlerini yadırgıyorum ve “ulan şunu bir yan notaya bassan ne güzel olacak zalımın oğlu” deyip isyan ediyorum, ama sonra bir şarkı sözü veya bir vokal vurgusuyla “hay sokacam ha” deyip yine grupla kalmaya devam ediyorum.
NOVEMBERS DOOM çeşitli ortalamalıklarıyla beni uyuz ediyor ama güzel yanlarıyla Stockholm sendromu gibi yanında tutmayı da sürdürüyor. Kariyerleri boyunca miks/mastering işleri için Dan Swanö’yle çalıştılar ama belki de onlara yol gösterecek efsane bir prodüktörleri olsaydı her şey bambaşka olurdu.

Bu yıl çıkan albümler arasında en iyi kapaklardan birine sahip olduğunu düşündüğüm “Nephilim Grove”, 15 yıldır dinlediğim bu grubun son 3 albüm yüzdüğü sularda yüzmeye devam ettiği bir diğer albüm. Öne çıkan çok güzel yanları var, bir yerden sonra monotonlaşan olayları da. İyi taraflara bakınca, dediğim gibi Paul Kuhr’un ses rengini ve cidden çok iyi olan kükreyişini görüyoruz. Adam NOVEMBERS DOOM müziğine drama katma konusunda bir numaralı etmen. Bunun yanı sıra gitarları katmanlayan ve dolgu vazifesi gören klavyeler ile her şeyin üstünü örten canlı prodüksiyon da albümün güzel taraflarını oluşturuyor.
Olumsuz demesem de NOVERMBERS DOOM konusunda bildim bileli karşıma çıkan “daha iyi olabilir” kısmı ise ne yazık ki epey önemli bir tarafta, bestelerde ortaya çıkıyor. Adamlar doom metalin bayağı bir dinamiğinden yararlanıyorlar, tamam. Ama bazı şarkılardaki bazı rifler, melodiler, arpejler bana nedense “ULAN BİR YAN NOTAYA BAS LAAAAAĞĞĞĞN!!!!” hissi uyandırmadan edemiyor. Şunun şurası, şu saniyedeki rifin 6. notası gibi açıklayamam, ama bir şekilde “çok iyi olabilecek bir şeyi teğet geçme”, “akıl alacak bir rif yazarken son anda direkten dönme” gibi şeyleri çok sık yaşıyorum. Bu da benim albümün içine girmemi zorlaştırıyor, empati kurma düzeyim azalıyor, etkilenmem engelleniyor. Hayır, kazma bir grup olsa zaten umursamayacağım ama adamlar bazı şeyleri gösterip öylesine son anda vermiyorlar ki resmen uyuz oluyorum.
Bir önceki albüm “Hamartia” uzun sürenin ardından gerçekten sevdiğim bir NOVEMBERS DOOM albümü olmuştu. Besteler oturaklı, monotonluk dozunda, yaratıcı fikirler yerli yerindeydi. “Nephilim Grove” da “Hamarita” seviyesinde, ondan biraz daha atarlı bir çalışma. İçinde blast beat girişimi de var, gruptan duymaya alışık olmadığımız rif yapıları da. Kuhr’un ses rengi sebebiyle zaman zaman 1995-2000 arası KATATONIA’yı andıran müzik, yine Kuhr’un akılda kalıcı olmaya kasmayan pes vokal melodileri nedeniyle zaman zaman ne yazık ki unutulmaya yüz tutuyor. Sanırım bu da “Hamartia” yazsının en başında eşimle girdiğim diyaloğu anlamlı ve maalesef doğru kılan başlıca şey.

Müzikte akılda kalıcılık, hatırlanır olmak her zaman elzem bir şey değildir elbet. Zaten bunları derken kolay dinlenir olmaktan, hit potansiyeli taşımaktan falan bahsetmiyorum. Ama OPETH’in zamanındaki işlerinden de gördüğümüz gibi, bir grup 15 dakika süren ve içinde 40 tane farklı rif, melodi, vs olan bir şarkıyı da baştan sona her notasıyla akılda kalıcı kılabilir. NOVEMBERS DOOM’da eksikliğini hissettiğim bu olay, sanırım beste yapan gitaristlerin ve Kuhr’un yazım tarzından, aradığım o tadı bana verecek tercihleri yapmamasından kaynaklanıyor. Buna yaratıcılık, zevk sahibi olma kıstaslarından eleştiri getirmek kibirlilik olur, ama dediğim gibi; NOVEMBERS DOOM benim için hep bir noktaya çıkıyor ve orada duruyor. “Git lan! Git ilerle!” diyorum ama gitmiyor.
Gitmese hadi neyse de sanırım istese de gidemiyor; işte o biraz sıkıntı.
Albüm bilgileri
- Paul Kuhr: Vokal
- Larry Roberts: Gitar, vokal
- Vito Marchese: Gitar
- Mike Feldman: Bas
- Garry Naples: Davul
- Petrichor
- The Witness Marks
- Nephilim Grove
- What We Become
- Adagio
- Black Light
- The Clearing Blind
- Still Warmth
- The Obelus

Bir yanıt yazın