Dün neler olup bitti, bugün neyin kafasını yaşıyoruz, yarın bizi neler bekliyor…
Heavy metal…
Genele bakıldığında küçük bir kesim farkında olsa da aslında insanlığın başına gelmiş en güzel şeylerden biri… Pamuk tarlalarında çalışan köle torunlarından Birmingham’daki fabrika işçilerine, Almanya taşrasındaki madenci çocuklarından Norveçli balıkçılara, Brezilya favelalarının giyecek ayakkabısı olmayan gençlerinden “Bugünkü videomu hangi ses kartımla çeksem?” diye düşünen YouTube gitaristlerine…
CREAM’den BLUE CHEER’a, WISHBONE ASH’ten BLUE ÖYSTER CULT’a, FLEETWOOD MAC’ten THIN LIZZY’ye, AEROSMITH’e, AC/DC’ye, LED ZEPPELIN’e, MOTÖRHEAD’e, ALICE COOPER’a, JUDAS PRIEST’e, SCORPIONS’a, CINDERELLA’ya, MOUNTAIN’a, DEEP PURPLE’a, ACCEPT’e, SAXON’a, W.A.S.P.’a…
60’ların ortalarında kök salmaya başlayan, 70’lerdeki vizyoner gruplarla altyapısını yapan, 80’lerde en verimli ve yaratıcı dönemini geçiren metal 90’lardaki çeşitli darbeler neticesinde özellikle ABD tarafında büyük yara almış; pek çok büyük grup trendler karşısında yenilgiyi kabul ederken, metalin daha ekstrem tarafları yükselişini sürdürmüştü. Seksenler sonu, doksanlar başında büyük sükse yapan ve çok büyüyen gruplar grunge furyası ve MTV’nin ortaya çıkışı gibi faktörlerle ikinci plana atılmış ve ileride metalin on binlerce insan için “gençliğimizde dinlerdik” şeklinde geçici bir hevese dönüşme süreci başlamıştı.
Bu müziği sadece gençliğinde dinlemeyen ve aradan geçen yıllara rağmen gençliğini bu müziğe borçlu olanlar ise bu derya deniz müziğe, hayat felsefesine, ifade biçimine sahip çıktılar ve daima yüksekte tuttular. Milyonlarca insan bu müzikle güç buldu, bu müzikle hüzünlendi, bu müzikle yürüdü, bu müzikle okula gitti, bu müziğin tişörtlerini okul gömleğinin içine giydi, bu müzikle uyudu, bu müzikle çalıştı, bu müzikle dostlar edindi, bu müzikle sevdiğini buldu, bu müzikle sevişti, bu müzikten aldığı ilhamla derisine grup logoları kazıdı, bu müzikle güldü, bu müzikle ağladı…
Metal tek başına milyonlarca insanın her tür duygusuna yön vermeyi başardı.

I. Retrospektif
Doksanların ilk yarısına baktığımızda, seksenlerde müzikalite açısından en verimli ve başarılı zamanlarını geçiren sayısız grubun boşluğa düştüğünü, tutarsız kararlar aldığını, sürdürülebilirlikten uzak yollara saptığını görüyoruz. Seksenlerde destan yazan ve heavy metalin en önemli işlerini yaratan grupların, dönemin en büyük tanıtım aracı olan MTV’de yer bulabilmek adına kendini şaşırdığına, saçmaladığına tanık oluyoruz. Bir albüm öncesinde çatır çatır thrash yaparken bir anda ayrılık acısından bahseden klipler çeken gruplar, radyoda çalınabilmek adına dönemin trendleri içinde geçmişini unutan müzisyenler…

ABD’li thrash ve heavy metal grupları bu hengâme içerisinde ayakta kalmaya çalışırken, Avrupa’da ise daha tutarlı ve güçlü bir hareketlenme vardı. Seksenlerde HELLHAMMER, BATHORY, CELTIC FROST, VENOM, MERCYFUL FATE ile birinci dalgasını tamamlayan black metal, 90’ların başıyla birlikte ikinci dalgasını sunmaya ve hiç kurumayacak kanlı kökler salmaya başlamıştı bile. Seksenlerin sonunda ABD tarafı “METALLICA asla klip çekmeyeceğiz demişti ama bakın işte “One”a klip çektiler!!” gibi bir yere varmayacak muhabbetlere gömülürken Avrupa’da ise millet insanlık tarihinin en çirkin ve sevimsiz müziklerinden oluşan İsveç death metalini, black metali yaratmakla meşguldü.
Doksanların başlamasıyla birlikte ne yapacağını bilemeyen ABD’li büyük gruplar, sadece Big Four’daki dört gruba baktığımızda bile açıkça görebileceğimiz bir afallamaya uğramıştı. O büyük gruplar geçmişlerini hiçe sayıp basına yaranmaya çalışırken, Avrupa’da ise millet metalden aldığı motivasyonla kilise yakıp eşcinsel öldürüyordu. Yine seksenlerin sonunda POSSESSED, DEATH ve MORBID ANGEL ile tohumları ekilen death metal ABD’deki kısıtlı medya desteğinden nemalanmak adına kabul edilebilir tarzda klipler çekip MTV’nin prime time dışındaki saatlerine yanlamaya çalışırken, Avrupa’da ise bu death metalin farklı türleri yaratılmaya başlanmıştı bile. 3-4 yıl önce goregrind diye bir tür keşfeden CARCASS gibi vizyoner bir grup bu keşfini çoktan geride bırakıyor, çaktırmadan araya bir tane de melodik death metal başyapıtı sıkıştırıveriyordu.

İskandinavya inanılmaz bir ivmeyle yükseliyor, orada bulunan black metalin zehri diğer ülkelere de sirayet ediyor, başka ülkelerdeki gençler de kilise yakmaya özeniyordu. NIHILIST, ENTOMBED, CARNAGE, GRAVE, DISMEMBER, UNLEASHED gibi isimler İsveç’in Florida’ya cevabı şeklinde yorumlanırken, zamanında koskoca bir Rönesans gerçekleştiren Avrupa olaya çok daha sanatçı ve sofistike gözle bakıp konuyu bambaşka boyutlara taşıyordu. Olaylar o kadar hızlı gelişiyor, gruplar o kadar muazzam bir üretkenlik sergiliyordu ki, daha doksanların ortalarına geldiğimizde koskoca CARCASS ve AT THE GATES dağılmış, DISSECTION mecburi bir ara vermek durumunda kalmış, IN FLAMES daha dün yaratımında yer aldığı melodik death metali nasıl ileriye götürebilirim derdine düşmüştü.
ABD tarafı sıra dışı birkaç isim dışında dan dun death metal yaparken, DARK TRANQUILLITY’nin 1997 albümündeki “Insanity’s Crescendo”da kadın vokal kullanması bile konuşmaya değer bir konu, bahsedilmesi gereken bir yenilik olarak görülüyordu.

II. “Yesterday seems as though it never existed…”
Şimdi olayın derinlerine doğru dalmaya başlayalım. 60’larda ilk emareleri görülen metal acaba neden bu kadar dallanıp budaklandı, birbirinden muazzam derecede alakasız bin bir farklı alt tür çıkardı? Bana kalırsa bunun sebebi metalin ifade özgürlüğü sunmasıdır. Metal bazen size bir oyun hamuru verir, bazen sizi bir oyun hamuru olarak alır ve dilediğiniz gibi şekillendirmenize/şekillenmenize olanak tanır. 1890’larda ortaya çıkan ve cazın atası diyebileceğimiz ragtime’dan bu yana, yani metalden 70 küsur yıl eski olan bir müzik türünün günümüzde kabul edilen 15 ila 20 arası başlıca türü varken, sadece 50 yıldır ortalıkta olan metalin bazı türlerinin kendi içinde 7-8 alt türü mevcut. Bunun sebebi de yine aynı kavrama, kendini ifade etmeye dayanıyor.
Peki neden? Neden metal yeri gelince bir sığınak yeri gelince bir silah olarak kullanılıyor? Neden içimizdeki hayvanı bu müziğe emanet ediyoruz, neden bu müziği bir hayat felsefesi olarak görüyoruz?

Çünkü metal içselleştirmeye çok müsait bir kavram. Biz sürekli içinde olduğumuzdan bazen “acaba objektif bakamıyor muyuz?” diye düşündüğüm olsa da metalin farklı bir hissi, anlamı, değeri olduğu ortada. Bir başkası cazdan, biri EDM’den, bir diğeri türkülerden inanılmaz haz alıyor, bu müzikleri hayatının merkezine koyuyor olabilir. Ancak metalin diğer müzik türlerinde olmayan, diğer müzik türlerinin uyarmadığı duyuları uyaran bir yapısının olduğu da aşikâr. Çoğumuz metale ergenlik dönemimizde başlamışızdır; bazılarımız 8-9 yaşında, bazılarımız 13-14, bazılarımız 20’lerinde… Metalin bence değerli ve farklı olan tarafı; insanın yansıtmakta zorlandığı, içinde kapalı tuttuğu birtakım duygularını dışa vurmasını sağlamasıdır. Zamanla biriken öfkeler, cevaplanamayan sorular, arayışlar, meraklar, kompleksler, çekingenlikler, kendini ifade edememeler bir şekilde bu çok uyarıcılı, çok çığırtkan, feveran eden müzik içerisinde hayat buluyor ve düşünsel anlamda dört bir yana fışkırıyor. Metal adeta bizim o zamana kadar bağıramadıklarımızı bağırıyor, edemediğimiz isyanları ediyor, bizim yerimize haykırıyor, utangaçlıklarımızı serbest bırakıyor, açıklarımızı kapatıyor. Metal bizim başka kimse tarafından bilinmeyen dilimiz, düşünsel lisanımız, ifade biçimimiz oluyor.
Metal, bize ket vuran o beton barajı yerle bir ediyor ve biriken milyarlarca metreküp suyun gürül gürül akmasını sağlıyor.
Özellikle de onunla ilk kez tanıştığımız dönemlerde metal, tıpkı Shining filminde üç tekerlekli bisikletiyle ortalıkta dolaşıp bizi geren minik Danny‘nin hayalî arkadaşı Tony gibi, kimsenin görmediği ama her an yanımızda olan, bize güç veren bir enerji olarak içimizde yaşıyor, bize yalnız olmadığımızı hissettiriyor.

Bunun başlıca sebeplerinden biri metalin, esasında para kaygısı olmadan ve belli bir isyanı dile getirmek için yapılmaya başlanması. Bu isyan siyasi bir konuya yönelik çok makro bir şey de olabilir, kendi düşün dünyamız içindeki çalkantıları dile getirmek için kendimize yönelik mikro bir isyan da olabilir. En zor anınızda sizi tek başınıza bırakıp çekip giden abinize yönelik hayal kırıklığınızı da dillendirebilirsiniz, düşük yapan eşiniz ve kaybettiğiniz bebeğinizle ilgili aşırı kişisel bir dramı da haykırabilirsiniz… Çok fazla alt türü ve dolayısıyla karakteri olduğundan, metalin dramatik yönü pek çok müzik türüne göre çok daha fazla öne çıkıyor, empati kurdurtuyor, aidiyet oluşturuyor…

III. Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin, bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin
Metali çeşitli dönemlere ayırdığımızda, seksenlerin tartışmasız şekilde yükseliş devri olduğunu görüyoruz. Bu dönemin başında NWOBHM olaya el koyuyor, thrash metal en önemli eserlerini veriyor, death metal rahme düşüyor, black metal kan kusmaya başlıyor. Doksanların başında ise Avrupa’nın kükreyişine ve İskandinavya’nın şahlanışına tanıklık ediyoruz. ABD basınının manşet arayışları ile Big Four kavramını ortaya atmasıyla, thrash metal pek çoklarının gözünde bu dört grup ve birkaç yancıdan ibaretmiş gibi görülüyor ve bu yüzden otomatik olarak ikinci planda kalan ABD’li yüzlerce thrash metal grubu can çekişmeye başlıyor. Avrupa’da black metal, death metalin birden fazla türü, gotik metal, power metal, doom metal gibi pek çok tür kapkara çiçekler açarak muazzam bir yaratıcılık ortaya koyuyorlar.

Doksanların başında metale vurulan grunge ve “alternatif” baltasının ardından, doksanların sonlarında da karşımıza internet “belası” çıkıyor. Her şeyde olduğu gibi müzik de bundan akıl almaz boyutlarda etkileniyor. Soyut bir şey olan müziğin dijital olarak paylaşılabilir hâle gelmesiyle tüm dinamikler alt üst oluyor, müziğin değeri milyonlarca kat düşüyor. Sahnede adeta bir tanrı gibi gözüken o eşsiz sanatçının üstün yetenekleriyle meydana getireceği yaratımı dört gözle bekleyen edilgen, aç, fani dinleyicilerin yerini; mutlak karar merciine dönüşen, her şeyi her an ve hemen isteyen, %100 hoşuna gitmeyen bir şey olursa onu anında fırlatıp atma hakkını kendinde gören, grubun müziği konusunda söz sahibi olduğuna inanan hiperaktif ve kibirli dinleyici alıyor.
O dönemde METALLICA/Napster olayıyla zirve yapan bu konunun günümüzde geldiği noktaya baktığımızda, zamanında yaşanan tartışmaların beyhude olduğunu açık şekilde görüyoruz. Her ne sebeple olursa olsun, tarih boyunca neredeyse hiçbir şey mutlak şekilde kısıtlanamamıştır. İnsanoğlu daima kendi pragmatik çözümünü bulmuş ve ütopyasını gerçeğe dönüştürmüştür. Dolayısıyla internet gibi bir kavramın var olup da bunun sanat eserlerinin paylaşımı için kullanılmaması gerektiğini düşünmek, en hafif ifadeyle saflıktır. Günümüzde elbette ki telif hakları, birtakım yasal gereklilikler ve yaptırımlar olsa da müzik gibi soyut bir şeyin, internette serbest dolaşıma açılma konusunda gardı en hızlı düşecek mefhumlardan biri olması da şaşırtıcı değildir. Bugün müzik şirketleri, bünyelerindeki grubun on binlerce dolara mal olan albümünü, fiziksel ürün raflardaki yerini almadan 2-3 gün önce internete koymakta, hayranların “beğenisine sunmaktadır”.
Durum böyle olunca, yeni bir dönem de kaçınılmaz olmuştur. Bu dönem, şirketlere ihtiyacın azaldığı ve isteyenin istediği şeyi kendi imkânlarıyla kitleye ulaştırabildiği 2000 sonrası dönemdir.

IV. Uzun zamandır yoktum biri demiş öldü; şimdi de yazsınlar kral geri döndü
“Babalar geri dönüyor!” muhabbetlerinin, orijinal davulcu siyatik olduğu için gencinden bir davulcu bulup 63 yıl sonra yeni albümle ortamlara geri dönen romatizmalı grupların sebebi de bu aslında. Bir şeyler yaratabilen insan için yaratımını başkalarıyla paylaşmak önemlidir. Bu yüzden de doksanlarda sesi kesilen sayısız grubun 2000 sonrasında tekrar ortaya çıkmasının ve albüm satışlarıyla olmasa da konserden, şuradan buradan bir şeyler de kazanarak eski heyecanlarını tekrardan yaşamak istemesinin sebebi büyük ölçüde budur.
Şu an bunlara gerçek zamanlı tanık olduğumuz için bize güzel geliyor. Ama zamanında, bizden daha önce bu müziği dinlemeye başlayan insanlar bunun kötü tarafını, mutsuz sonunu da gördüler. Biz bugün “Obaaaa bilmem kim geri dönüyor!” diye sevinirken, birileri de 1991 yılında en sevdiği grup olan ARTILLERY’nin, 1993 yılında favori thrash metal grubu olan EXODUS’un, 1996’da CARCASS ve AT THE GATES’in dağılma haberini almıştı ve belki de bir daha sonsuza dek bir araya gelmeyeceklerini, bir tane bile yeni şarkı yapmayacaklarını düşünerek göz yaşı dökmüştü…
Şu anda internet sayesinde metalin en çok üretim yapılan dönemini yaşıyoruz. Her gün gerek fiziksel gerek sanal olarak sayısız grup kuruluyor ve hiçbir insanın yetişemeyeceği kadar çok yeni albüm çıkıyor. Üzerimize kürekle atılan bu grup, albüm ve şarkı bolluğunun öforisi ve her şeye anında ve bedava ulaşabiliyor olmanın zafer sarhoşluğu içinde ne olup bittiğinin farkında olmasak da aslında heavy metal özelinde çok üzücü, geri dönülmez ve değiştirilmesi mümkün olmayan bir yola girmiş durumdayız.
Hiç de uzak olmayan bir zamanda heavy metal tarihinin en önemli gruplarının tamamının yok oluşuna tanık olacağız.

LED ZEPPELIN bitti. BLACK SABBATH bitti. PINK FLOYD bitti. RUSH bitti. MOTÖRHEAD bitti. BATHORY bitti. CELTIC FROST bitti. BURZUM bitti. PANTERA bitti. DEATH bitti. SLAYER bitiyor. YES uzatmaları oynuyor. AC/DC’den elveda haberi gelse hiçbirimiz şaşırmayız. JUDAS PRIEST gençlik iksiriyle ayakta duruyor. IRON MAIDEN “bu son albümümüz değil” diye açıklamalar yapıyor. SCORPIONS yaklaşık 40 yıldır veda turnesinde. MANOWAR “Final Battle” turnesine çıkıyor. DEEP PURPLE nostaljik bir kavrama dönüştü. Albüm çıkarma sıklığı düşünüldüğünde daha kaç METALLICA albümü duyacağımız belli değil. Dave Mustaine kanser olduğunu açıkladı…
Şu anda büyük grupların neslinin tükenmesi dönemine yaklaşıyoruz. Çok yakın bir gelecekte, ki bu bağlamda 10 yıl bile çok kısa bir süre olarak görülebilir, ortada tek başına stadyumda konser verebilen bir tane bile metal grubu kalmayacak. Seksenlerde albüm satışlarından ekmek yiyen, albümün bugünkü gibi araç değil amaç olduğu ve dolayısıyla çok çok büyük kitlelere çaldıkları dönemlerde harikalar yaratan bu gruplar, yakın zamanda teker teker ortadan kaybolacaklar. Bu sadece stadyumlardaki metal konserlerinin sona ermesi değil, gerçek anlamda rock star’lığın da yok oluşu anlamına gelecek. Seksenlerde dünyanın tepesine çıkan bu metal tanrılarının yerine; konserleri YouTube’dan atlaya atlaya izlenebilen, albümleri daha piyasaya çıkmadan dinlenebilen, istediğimiz zaman sosyal medyadan laf sokabileceğimiz, meme’lere konu edebileceğimiz insanlar, gruplar kalacak.
Şu an son dönemlerini yaşayan dev gruplar ortadan kalktığında, sonraki büyükler hiçbir zaman yeterince büyük olamayacak.

V. Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak
Sanat sürekli gelişen ve devinim hâlinde olan bir şey olduğundan, bu durumun kaçınılmazlığı da belli aslında. 15 yıl öncesinin metal basınında “Bir sonraki METALLICA kim olacak?” gibi saçma sorulara verilen yanıtların AVENGED SEVENFOLD, TRIVIUM, LAMB OF GOD, MASTODON gibi isimler olduğunu görüyoruz. Baktığımız zaman bu gruplar belki o dönemde farklı heyecanlar yaşattılar, Billboard listelerine girdiler, “next big thing” olarak lanse edildiler. Lakin bir METALLICA olmanın ne kadar imkânsız olduğunu görmek için müzik âlimi olmak gerekmiyor. Bir sonraki THE BEATLES kim oldu? PINK FLOYD’un bayrağını devralabilen birileri var mı? CANDLEMASS bir sonraki BLACK SABBATH olabildi mi?
Bugüne bakalım: Wacken 2041’in headliner’ı kim olacak? O kadar bile gitmeyelim; bugünün kalan son devleri sağlık veya o tarz bir sebepten festivale katılamadığında Wacken 2028’in headliner’ı kim olacak? Papa Emeritus XVIII ile tarihte ilk kez sahnede bebek vaftiz edecek GHOST mu? Sahneye gerçek tank çıkarıp kırk pare top atışı yapacak SABATON mu? Sahneye balina getirip “From Mars to Sirius”u baştan sona çalacak GOJIRA mı? 40.000 seyirciye tek tek tahta kılıç kalkan dağıtıp Wacken Meydan Muharebesi yaptıracak AMON AMARTH mı?

Şu anki festival afişlerinde headliner’dan sonra gelen grup adlarının headliner’dan ne kadar küçük yazıldığının farkında mısınız? Sadece Big Four konserlerinin afişlerine bakınca bile tepede kocaman bir METALLICA logosu, altında da METALLICA’nın “ALL” kısmı büyüklüğünde bir SLAYER logosu görüyoruz. Yarın öbür gün tüm bu dev gruplar ortadan kalktığında ve bir metal festivalinin headliner’ı örneğin AVENGED SEVENFOLD ayarında bir grup olduğunda, GHOST veya MASTODON ayarındaki ikinci büyük grubun adını AVENGED’in “GED” kısmı kadar küçük yazabilecek misiniz? AVENGED SEVENFOLD’un festival kadrosunun geri kalanından o kadar büyük olduğunu insanlara söyleyebilecek misiniz?
Söyleyemeyeceksiniz, çünkü herkes aslında böyle olmadığının farkında olacak. Dev gruplar ortadan kalkınca diğerleri arasındaki fark azalacak. Logosu afişin tepesini boydan boya kaplayan baba bir headliner’ın olmadığı, orta seviye ve biraz üstü pek çok grupla seyirci çekilmeye çalışılan festivaller dönemi çoktan başladı bile. ABD’nin köklü turnelerinden Summer Slaughter’ın geçmişten günümüze afişlerine bir bakın.
– 2007 afişinde en tepede kocaman bir NECROPHAGIST logosu ve altında da NECR, OPHA ve GIST kısımlarına sığacak şekilde sıkıştırılmış 3 küçük grup logosu.
– 2014’te solda dana kadar bir MORBID ANGEL logosu ve sağında onunla aynı yüksekliğe sığdırılan 4 küçük grup logosu.
– 2016’da tepede dev bir CANNIBAL CORPSE logosu ve altında bu logonun genişliğine sığdırılan 3 küçük grup logosu, ki bu gruplardan biri NILE, biri de SUFFOCATION.
Peki ya bu yıl?
Summer Slaughter 2019’un bir headliner’ı yok. Tepede eşit büyüklükte yazılan CATTLE DECAPITATION, CARNIFEX, THE FACELESS logoları, altında da onlardan çok az ufak diğer grup logoları…
Zaman daralıyor; headliner kavramının yok oluşuna, “kime göre headliner?” sorusuna alışmaya başlasak iyi olur.

Şimdi az önceki sorumuza dönelim: müzik dünyası bir sonraki METALLICA’sını yaratabilecek mi?
Elbette ki hayır. Kitlelere neşredilen sanat dönemseldir ve o sanatın değer kazanmasını sağlayan dinamiklerin büyük kısmı sadece o an ve o yer için geçerlidir. “THE BEATLES şu anda İsa’dan bile daha popüler” denen, grubu görebilmek için on binlerce kişinin havaalanlarına akın ettiği günlerden, Paul McCartney’nin Instagram paylaşımına “You are old :DDD” yazan 16 yaşındaki çocuklara giden süreç, metalin de benzer şekilde tekrarlanamayacak, “bir sonraki x”ini yaratmayacak bir durumda olduğunu gösteriyor. Zamanında konserden bir gün önce stadyum kapısına kamp kuran insanların yerini YouTube’da canlı yayınlanan konseri “sonra bakarım” diye izlemeyen dinleyiciler alıyor.
“Holy Wars… The Punishment Due”, “Hangar 18”, “My Darkest Hour” gibi klasikleri yaratan bir insanın gırtlak kanseri haberinin altına birileri “Sıkıntı yok, zaten ‘Youthanasia’dan sonra bittiler” yazma cüretini gösterebiliyor.

VI. “Müzik de yapan bir tişört dükkânı”
Metalin bugününe baktığımızda karşımıza çıkan başlıca konu grupların albüm satışından değil, konserlerden ve ürün satışından para kazanması. Kendisini “müzik de yapan bir tişört dükkânı” şeklinde esprili bir dille tanımlayan PERIPHERY’nin aslında hiç de espri yapmadığı ve her şeyin konserler ve internetten ürün satışı üzerinden döndüğü zaten kabak gibi ortada. Albüm denen kavramın değeri son 20 yılda inanılmaz düzeyde azaldı ve bizzat grupların kendileri, röportajlarda “tekrar turneye çıkabilmek için yeni albüm yapmamız gerekiyor” şeklinde açıklamalar yapıyorlar.
Albüm yapmanın “gerekmesi”.
Acaba sanat, sanat için midir yoksa toplum için midir, yoksa tişört için midir?
MEGADETH’in 3 Temmuz 2001’de ülkemizde verdiği ilk konserden önce grup elemanları Kiss FM radyo kanalına konuk olmuştu ve DJ hanım, gruba en ilginç soruyu soracak kişiye Dave Mustaine imzalı bir “The World Needs a Hero” albümü hediye edileceğini söylemişti. Ben de Dave’e “Zaman zaman bunu sadece bir iş olarak gördüğün ve sanat kısmının ikinci planda kaldığı oluyor mu?” diye sormuş ve imzalı albümü kapmıştım. Bu soru o zaman için anlamlıydı; bu insanlar ve gruplar o sırada bizim için yarı tanrı gibi bir şeydi ve yarattıkları müziğe ne gözle baktıklarını bilmek çok önemli, çok değerliydi. Düşünsenize, karşınızda “Rust in Peace”i, “Countdown to Extinction”ı yaratmış, zamanında METALLICA’da çalmış bir adam var ve size ona soru sorma hakkı tanıyorlar.
Şimdiyse ne bu soru ne de Mustaine’e soru sormak fazlaca bir önem taşıyor. Bugün Twitter’dan Mustaine’e “PLEASE ARE YOU TURKEY???” diye sorsanız 10 dakika sonra “Next year” cevabını alıp sevinebiliyorsunuz. Aynı şekilde o gün sorduğum o soru da şu anda pek bir şey ifade etmiyor, çünkü dediğim gibi gruplar için şarkı yazmak, albüm çıkarmak neredeyse tamamen araca dönüşmüş durumda. Günümüzde turlayan bir müzisyen olmak gerçekten çok zor. Grubun özel jetle seyahat ettiği, her elemanının havaalanından ayrı limuzinle alındığı, konser bitiminde kuliste 100 tane groupie’nin sıraya girdiği grupların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Günümüzün en büyük metal gruplarından AMON AMARTH’ın vokalisti Johan Hegg, grubun patlama yaptığı “Versus the World” zamanında yapılan bir röportajda “Umarım bir sonraki albümümüz çıktığında limanda koli taşımak zorunda kalmam, sadece metal çalarak geçimimi sağlayabilirim” diyordu. PERIPHERY djent’in tartışmasız lideri olduğu sırada bile 5 kişi bir minibüste çekmece gibi yataklarda yatarak turluyordu. Dolayısıyla grupların hayatta kalabilmek adına başlarını önlerine eğip şartları kabul etmeleri, sürekli turneye çıkmaları ve bu turneleri çekici gösterecek şaşaalı yeni klipler, cayır cayır yeni görseller, yeni sahne dekorları sunmaları ve albenili hâle gelmeleri gerekiyor. Bu da sadece çok çalışkan, çok motive, çok konsantre olan grupların ayakta kalmasını sağlıyor.

Ben bu yazıyı yazdığım sırada, ABD’li death/grind grubu EXHUMED Kasım ayında çıkacağı ABD turnesini açıkladı: 35 günde 31 konser. Her gün farklı bir şehir, binlerce kilometre yol… SOILWORK 2013 yılında çok büyük bir Kuzey Amerika turnesine çıkmıştı: 57 günde 54 konser… Bunlar inanılmaz sayılar. Hele bir de o taraflarda yaşayıp grupların tam anlamıyla rock star olmadıkları durumları da görünce insan daha iyi anlıyor. Bu gözler bundan 15 yıl önce konser biter bitmez amfiyi kucaklayıp otobüse götüren Johan Hegg’i de gördü, az önce tüm salona hükmeden SOILWORK vokalisti Björn’ün konser bitip de ışıklar açılınca gitar kablolarını toplamaya başladığını da gördü, o sırada HATE ETERNAL’la çalan Kevin Talley’nin “Selam, davul seti toplamayı biliyor musun? Bana yardım eder misin?” dediğini de duydu. Öyle ki, “’Destroy the Opposition’ı aşırı seviyorum, o albümdeki davulculuğuna bayılıyorum” dediğimde bana 10 Dolar’a satabileceği bir DYING FETUS konser bootleg’i olduğunu bile söylemişti. Kısacası bu turneler, bu anormal yoğunluktaki turlar grupların ayakta kalabilmek adına yapmak zorunda olduğu şeyler. Kimisi “The Satanist” gibi başyapıt bir albüm çıkarıp 3-4 yıl o albüm için turluyor, kimisi de KORPIKLAANI gibi çok hızlı tüketilen bir müzik yaratıyor ve neredeyse her yıl yeni bir yeni albüm “yapıverip” konserden konsere koşuyor.
2015 yılında LEPROUS’ın tur menajeri PA’daki “The Congragation” kritiğime rastlamış, beni Facebook’tan bulmuş ve sanki bir organizasyon şirketiymişim gibi direkt olarak benden bir İstanbul konseri ayarlamamı istemişti. O sırada grup şu anki kadar büyük değildi ve tek amaçları, kâra geçmeseler bile olabildiğince çok yerde çalarak adlarını duyurmaktı. Turne takvimlerinde, dünyada var olan tüm metal gruplarının %99,9’unun aklına bile gelmeyecek yerlerden olan Erivan da vardı, Tiflis de. Hazır Ermenistan’a ve Gürcistan’a gidiyorken, İstanbul’a da uğramak istiyorlardı. İstanbul konseri için istenen rakam sadece 1.500 Euro’ydu ve bu para, grubun talep listesinin 4. sırasında, herhangi bir madde olarak yer alıyordu. Konser salonunun ve sağlanacak ekipmanın özellikleri, grubun kendini ifade edebilmesi için gereken altyapı, gruba ödenecek paradan çok daha önemliydi.

Bu anlayışla yola çıkan ve adını sağlam, oturaklı, bilinçli adımlarla büyüten LEPROUS’ın bugün geldiği nokta ortada. Grubun 12 Temmuz 2019’da düzenlenen ikinci İstanbul konserinin biletleri konserden günler öncesinde tamamen tükendi, talep fazlasından ekstra bilet satıldı ve tahmin edersiniz ki LEPROUS bu konser için 1.500 Euro’nun üstünde bir ücret aldı. İşte günümüz gruplarının uygulaması gereken doğru iş planı, doğru yapılanma, doğru strateji budur. Elbette yaptığınız türe ve imajınıza göre çok daha yüksek perdeden girebilir, GHOST gibi 2. albüm öncesinde dünya devi bir şirketle anlaşıp albüm ve turne prodüksiyonu için 750.000 Dolar alabilirsiniz. Ancak herkesin bir GHOST olmadığı da ortada.
Grupların bu şekilde “albüm çıkar-turla-tişört sat” anlayışıyla hareket ettiği; pek çok grubun minibüsle gidecekleri bir sonraki şehrin benzin parasını çıkarmak için çaldığı; alevler içindeki sahnede keçi kafasından akan kanı içmeden 1 saat önce, tişört standında duracak elemana “arkasında turne takvimi olan tişörtleri 20 Euro’dan satalım, hoodie alana bir tane de patch verelim” diyerek KOBİ havasına girdiği; hatta sahnede çaldıktan 10 dakika sonra bizzat tişört standına geçerek bir anda mağaza çalışanına dönüştüğü; kısacası sadece günü kurtarma ve o deneyimi yaşamak için bulunduğu bu ortamda, her şeyi daha da zorlaştıran esas konu ne yazık ki dinleyicilerin gruplara pek de yardımcı olmayan, kısmen şımarık, büyük ölçüde bencil yaklaşımı.

VII. “Balıkların doyma hissi yokmuş”
Yeni gruplar keşfetmeye meraklı bir metalci ile akvaryumda yüzen renkli minik bir balık arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Doğadaki bir balık için hayattaki tek gerçeklik yemek yemek ve yemek olmamaktır. Akvaryumdaki bir balık ise siz ona ne verirseniz onu yer. Kimi türlerin ne kadar verirseniz yemeye devam ettiği, hatta midelerinin derilerini yırtıp dışarı taştığı ve bu şekilde öldükleri dahi görülmüştür. Birer dinleyici olarak bizler de farkında olmadan önümüze konan sonsuz miktardaki müzikle karşı karşıyayız. Şu andan itibaren hayatımızın sonuna dek hiç uyumadan, hiç çalışmadan sadece metal dinlemek istesek, hiçbir şarkıyı birden fazla kez dinlemeden bunu başarabilir ve bugüne dek yazılan şarkıların çok ama çok küçük bir kısmını dinlemiş şekilde ölebiliriz. Gerçekten de dünya üzerinde bu kadar fazla EMEĞİN bu kadar BEDAVAYA sunulduğu başka bir alan olmayabilir. Sonuna kadar açılmış devasa bir müzik musluğu şarıl şarıl üzerimize akıyor ve bunu finanse eden şirketler, bunu yaratan gruplar bize “Hadi dinlesene. Baksana ne kadar da bedava, haydi dinle, hiç para vermeden hepsi senin!” diye adeta yalvarıyor. Dolayısıyla biz de bunca grup, albüm ve şarkı içerisinde doyma hissimiz olmadan, hiçbir şeyin hakkını veremeden, hiçbir şeye yeterince konsantre olamadan savrulup duruyoruz. “İyiymiş”, “hmm fena değilmiş”, “iyi duruyor bir ara bakarım”lar eşliğinde, devasa bir şımarıklık içinde, çok sevdiğimizi cümle aleme haykırdığımız bu müziği değersizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor, önemsizleştiriyoruz.
Algı eşiğinin bu kadar düşmesi grupların ister istemez seri üretime geçmesine neden oluyor. Kimi zaman ülkemize 4 yılda bir gelen bir grup için “üfff yine mi onlar” deniyor, kimi zaman şirketler şarkıların ilk 10 saniyesine bakıp şarkıyla ilgili nihai kararını veren müzik bilgini dinleyicileri de düşünerek gruplara “intro koymayın, şarkılar fade in’le girmesin, direkt şarkı başlasın halk hemen anlasın” diye telkinde bulunuyor. Bu durumda ortaya sürekli bir koşuşturma, acelecilik, korkunç bir üretim hızı ve itibarsızlaşan müzikler çıkıyor. NOCTURNUS’un 1990 yılında çıkan efsane albümü “The Key”de, death metal tarihinde ilk kez klavye kullanılmıştı ve bu yenilikçi yaklaşım bugün bile konuşuluyor, grubun bu cesur kararı övülüyor. Aynı şekilde CYNIC’in “Focus”ta yaptığı şey bugün bile hayranlıkla dinleniyor, öve öve bitirilemiyor. Peki şu anda? Şu anda kimi grupların albümlerinde saksafon kullanması bile ilginçliğini yitirmiş, “bu saksafon muhabbeti de baydı yeaea” diye konuşulur durumda. Gruplar aynı kaldıkları takdirde sıkıcı olmakla eleştiriliyor, yeni bir şey deneyince “bozdu” oluyor. İki ucu boklu bu ortamda aslında ne istediğini bilmeyen mızmız dinleyici ise sadece ve sadece işine yarayanları alıyor ve albümün bütününe değil, hoşuna giden birkaç şarkı bulabilme ihtimaline değer veriyor.
Bunun sonucunda grupların yapabileceği pek fazla şey kalmıyor. Tamamen kendi istediği şeyi yapma konusunda sıkıntı duymayan gruplar ya sürekli aynı albümü yaparak eğlenmeye devam ediyor ya da beklenmedik çıkışlar arayarak “deneysel” olmanın sancılı artçı şoklarına göğüs geriyor. Bugün baktığımızda her şeyiyle, her anlamda bizi tatmin eden bir grup olma ihtimali çok düşük, ama ortada o kadar fazla üretim var ki biz işimize yarayanı alıyor, gerisini fazla önemsemiyoruz. Bugün geriye dönüp baktığımda hayatımın belirli dönemlerinde en sevdiğim grupların güncel işlerini hiç önemsemediğimi görüyorum. Zamanında hayatıma etki etmiş albümler çıkaran bu grupların bugün çıkardıkları albümleri neredeyse merak dahi etmiyorum. Dolayısıyla bu denli değişken ve devinim hâlinde bir uğraş olan dinleyiciliğin mutlak bir tatmine ulaşması kesinlikle imkânsız görünüyor.

VIII. Gel testere, gel testere, bitsin bu hasret
İşler o kadar hızlı değişiyor ki yeni gibi gelen şeylerin patır patır ortadan kalktığını, bazı anlık rüzgârların birkaç yılla hatta birkaç albümle sınırlı kaldığını görüyoruz. 2000’lerin ilk yarısında patlayan retro thrash hareketinin şu anda bir karikatüre dönüşmüş olması, yine o yıllarda belli türleri yaratan grupların bugün o türlerden başka yönlere sapmaya çalışması hep bunun göstergesi. Bunun sonucunda, zamanında sıkılınmış olan eskinin taklidinden de sıkılan bir güruh ortaya çıkıyor ve kendimizi adeta “retronun retrosunu” överken buluyoruz. Daha bu sene içerisine çıkan ve çokça beğenilen WRETCHED FATE ve BÆST albümleri resmen “GRAVE, ENTOMBED, DISMEMBER’a saygı duruşu için kurulan BLOODBATH’e saygı duruşu” niteliğinde işler ve pek çok ortamda BLOODBATH gömülürken bu tür yeni gruplar övülüyor. Müzik, dinleyicileri memnun edeceğim diye adeta kendi kendine tur bindiriyor.
Diğer yandan sound’unu değiştiren pek çok grubun istediği verimi alamadığı, bunda ısrar edip silikleştiği ya da geri vites yaptığı da ortada. Şu noktada baktığımızda pek çok grubun nabza göre şerbet verdiğini ve birtakım trendleri ucundan da olsa tutmaya çalıştığını görüyoruz. DREAM THEATER’ın bile bir şarkısının bir yerine blast beat koyduğu, zamanında metal türlerinin en sofistikesi olan progresif metal denen şeyin içine gayet de sert, öküz gibi vokaller dahi sokulabildiği günümüzde, konserlerin daha etkili geçmesi adına grupların sound’larını sertleştirdiği, türlerini bir miktar törpülediği ortada. Hiç ummadığınız bir gruptan araya bir black metal esintisi, beklenmedik bir anda karşımıza çıkan acayip teknik olaylar duymaya alıştık. Alıştık ve kanıksadık. Dolayısıyla artık şaşırmıyoruz, heyecanlanmıyoruz, etkilenmiyoruz.

Tür sınırlarının ortadan kalkmasıyla, tıpkı “Bilmem kaç yüz yıl sonra tüm dünya melez insanlardan oluşacak. Ne beyazlar ne siyahlar ne Uzak Doğulular ne de Hispanikler olacak. Herkes her şeyin ortası melez, hafif esmer bir ırka dönüşecek” görüşü gibi metal de sınırları belirsiz bir yapıya bürünmeye doğru gidiyor. Bildiğimiz anlamda power metal, heavy metal ve hatta klasik progresif metal miadını doldurmaya yakın olduklarını hissettiriyor. Seksenlerin kralı thrash metal şu anda tek yönlü oluşunun yarattığı gelecek kaygılarını taşıyor, değişen kitleye daha ne kadar süre heyecan verebileceğini düşünüyor. Tüm türler arasında en muhafazakâr kitleye sahip olan black metal bir yandan farklı türlerle dirsek temasında bulunarak sınırlarını aşmaya çalışırken, bir yandan da kendini “1000 yıl boyunca hiç değişmesem de olur” düşüncesinin güven veren kollarına bırakıyor. Zamanında kendi türlerinin en büyükleri olan IN FLAMES, OPETH gibi isimler sürdürülebilirlik adına geçmişi tamamen silip bambaşka şeylere dönüşüyorlar. LAMB OF GOD gibi 15 yıl önce “yeni PANTERA” denen bir grubun vokalisti “daha çok clean vokal kullanabiliriz” açıklaması yapıp hayranların delirmesine sebep oluyor. Kısacası her ne yapılırsa yapılsın, algı eşiği yok olmuş dinleyicinin asla tatmin olmayacağı ortada. Hep daha fazlasını, daha farklısını, daha yenisini isteyen tüketim toplumu, müziği de kendi içinde çırpınan bir şeye dönüştürüyor.
Zamanında, sevdiği grubun yeni albümünde fazladan 1 dakika daha müzik olması için kendini kesecek insanların yerini bugün “56 dakika ne abi, insan dinleyecek bunu asdfsdahd” diyen kişiler almış durumda.
Bu bağlamda kendini yenilemeyen ya da yenileyemeyen gruplar yerinde saymaya mahkûmlar. Bir dönemin en büyük gruplarından CHILDREN OF BODOM şu anda büyük festival afişlerinin üçüncü sırasında, logosuyla değil Arial fonuyla yazılıyor. DARK TRANQUILLITY yıllar boyunca davaya sahip çıkmanın bedelini, geçen yıl ortamlara giren ilginç saçlı bir grubun 4 sıra altında yazılmakla ödüyor. Yıllar boyunca müziğini çok az değiştirdiği için günümüzde yerinde sayan gruplar, en azından davayı satmadıkları için övülmeye devam ediliyor.
Şu anda “doksanlarda en kaliteli dönemini yaşayan grupların günümüzde bozmayanlarını yüceltme” devrini yaşıyoruz. Yaptıkları yeni şeylerin eskileriyle karşılaştırılamayacak kadar sıradan olduğunu bilmemize rağmen o nostalji sayesinde onları övüyor, konserlerine gidip gereksiz yeni şarkıların bir an önce bitmesini ve biz daha doğmadan önce yaptıkları o nefis şarkıları çalmalarını bekliyoruz.

IX. Sert kalın, sert ve kalın
Doksanlardaki saçmalama dönemi içerisinde yeni yollar arayan kimi gruplar, zaman içinde bunun bir işe yaramadığını görerek köklerine dönme yolunu seçtiler. Doksanları büyük oranda boş yaparak geçiren KREATOR’ın gotik etkili o “Endorama”ların konserlere insan çekmeyeceğini çabuk fark etmesi ve 2000 yılıyla birlikte tekrar cayır cayır thrash’e dönmesi bu açıdan önemliydi. Aynı şekilde PARADISE LOST’un 1999-2005 arasında kendini şaşırıp sonra tekrar eski havasına kavuşması da yine bu ekmek arayışının beklendiği gibi olmadığını gösteriyordu.
Tüm bu süreç içerisinde sanılandan daha önemli birtakım gruplar metalin değerini artırmayı ve itibarını yükseltmeyi başardılar. Bunlardan en önemlilerinden biri, belki de birincisi PANTERA’ydı. PANTERA’nın popülaritesi arttıkça müziğini sertleştirmesi, herkes yumuşarken giderek öküze bağlaması, talep arttıkça daha zor dinlenen bir yöne kayması ve bunu metalin zirvesindeyken yapması metal tarihinde görülmemiş bir meydan okumadır. Tarihte Billboard listesine 1 numaradan giren ilk metal albümü olan “Far Beyond Driven”ın ardından “The Great Southern Trendkill” gibi ticari açıdan asla istenmeyecek türde sert, sevimsiz ve orta parmağını kaldıran bir albüm yapmak sadece PANTERA’nın gösterebildiği bir delikanlılık olarak kayıtlara geçmiştir.

Benzer şekilde, günümüzün ulaşım, dağıtım ve tanıtım imkânlarının %1’inin bile olmadığı bir dönemde Brezilya’dan çıkan dört tane terli genconun SEPULTURA damgasını metal tarihine çakması da muazzam bir başarı olarak karşımızda duruyor. Bugün bakın; Brezilya SEPULTURA’nın ardından ona yaklaşan herhangi bir grup çıkarabildi mi? Hangi üçüncü dünya ülkesi bunca imkâna rağmen günümüzde dünyayı sarsan bir grup çıkarabiliyor?
Tüm bunlar gösteriyor ki gruplar karşılarındaki kitleyi anlamalı, onların kendilerini anladığının farkında olmalı ve şöyle bir salıp bunun rahatlığını yaşamalı. Metal tarihinde çok az grup sound’unu yumuşattıktan veya müzikal karakterini değiştirdikten sonra da aynı takdiri toplamayı, aynı aidiyeti yaşatmayı başardı. Çok az grup eski hâliyle de yeni hâliyle de aynı kitleye kendini sevdirdi. Her ne kadar metal dinleyen milyonlarca insan olsa da olayın dibine indiğimizde, metalciler olarak biz bizeyiz. Birbirimizi, ne istediğimizi, neye önem verdiğimizi biliyoruz. Aynı şekilde karşımızdaki grubun ne yapmak istediğini, neyi amaçladığını da anlıyoruz. Bu yüzden belki de hiç birbirimizi kırmadan, tadımızı kaçırmadan bildiğimiz yolda devam etmek, sertsek sert kalmak en güzelidir.

X. Sümerlerin parayı bulması
Çağımızın bir diğer sıkıntılı durumu da birbirinin muadili olan aşırı fazla grup olması. Tek bir şirkete indirgeyip hedef göstermek istemiyorum ama zamanında “Unique Leader grubu” gibisinden övgü ifadesi olarak kullanılan bu kalıp, ne yazık ki günümüzde “Sumerian grubu” şeklinde olumsuz anlamda kullanılıyor. Sadece Sumerian grubu olması yetmiyor, bir de Sumerian sound’u diye bir kavram ortaya çıkıyor ve gerçekten de birbirine aşırı benzeyen, %80 oranında birbirini ikame eden, hatta Sumerian Records bünyesinde yer alması bile şart olmayan çok sayıda aynılaşmış grup ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda mutant bir yaratık oluşuyor ve hem giderek ekstremleşen hem de daha kolay dinlenir hâle gelmeye çalışan gruplar görüyoruz.
Seksenler ve doksanlarda büyük önem taşıyan ve neredeyse bir grubun tüm karakterini şekillendiren vokalist olgusu tamamen ortadan kalkıyor, böğürebilen ve yeterince dövmesi olan herkesin vokalist olabildiği ve birbirinin yerine geçebildiği bir ortam meydana geliyor.

Vokalist kavramının değerinin düşmesi, hatta kimi türlerde yok olması, başka dinamiklerin önem kazanmasına yol açıyor. Zamanın Malmsteen, Jason Becker, Marty Friedman gibi yeteneklerinin yaratıcılığına sahip olmayan ve sadece temiz sweep picking yaparak ve bir gamı hızlıca çalarak solo attığını düşünen cillop gibi sound’lu, şekilli ses kartlarına ve 1000 pedaldan oluşan pedal board’lara sahip gitaristler, gitar solosunun konserler açısından ekmek çıkarmaması neticesinde olayı breakdown’lara bağlıyor ve kolay yoldan seyirci coşturmayı seçiyor. Müzikal gelişim açısından sabırsız olan, öyle teori meori gibi şeylere fazla gelemeyen ve yeni saçlarıyla tüm kolunu kaplayan dövmelerini bir an önce göstermek isteyen bir sürü genç, birer müzisyen olarak kendilerini geliştirmek adına aşmaları gereken duvarları yıkmaktansa, konserlerde seyircilere wall of death yaptırmayı tercih ediyorlar.
Tıpkı bir anda coşan sonra sönen çeşitli türler gibi bu grupların da kısa süreliğine ortalıkta olacağını düşünüyorum. Özünde piyasaya açılma ve olabildiğince hızlı büyüme amacı gütmeyen death metal, black metal, doom metal gibi türlerde gruplar arasındaki uçurum fazla değilken, büyüme meraklısı grupların yer aldığı türlerde gruplar arası uçurumların daha büyük olduğunu görüyoruz. Her turnede aynı birkaç grubun dev logosunu ve altında da yine büyük kısmı aynı 8-10 tane küçük grubun logosunu görmemizin sebebi de bu. Belki dikkat etmişsinizdir; kariyerinde 10 yılı geride bırakan, 3-4 albüm çıkaran ve istikrarlı şekilde alt grup olmayı sürdüren, asla kendi headliner turnesine çıkamayan pek çok grup var. İşte bu gruplar, adını en tepeye yazdırmayı başaran o diğer grubun yaptığı şeyin kolay olmadığının göstergesi durumundalar. Tepedeki bu birkaç baba grup ortadan kalktığında, alttan gelenlerin onların yerini alması ve bir anda kocaman logolarıyla afişlerin tepesine yerleşmesi hiç de kolay görünmüyor. Bu yüzden lokomotif gruplar gittiği anda bu türlerin boşluğa düşeceğine inanıyorum. Tıpkı zamanında Myspace bitince deathcore’un bir anda sarsılması ve sadece -bugün neredeyse hepsinin sound değişikliğine gittiği- büyük birkaç grubun ayakta kalması gibi.

XI. Kanalıma hoş geldiniz
İşin gelecek tarafına dönersek, zamanında bu işe büyük oranda para için giren ve değişen şartlar neticesinde artık gruplarının (“şirketlerinin” diye okunabilir) istedikleri kâr marjına ulaşamamasından şikâyetçi olan Gene Simmons (ben bu satırları yazarken 70. yaş gününü kutluyor) gibi eski toprakların “Rock is dead” şeklindeki açıklamalarına inat, rock ve metalin tarih öncesi zamanlardan beri hayatta kalmayı başaran bir hamam böceği gibi bir şekilde hayata tutunacağını ve ölmek gibi bir niyetinin olmadığını görüyoruz. Evet, belki stadyum dolduran AC/DC, METALLICA, IRON MAIDEN konserleri ve milyonlarca satan albümler ileride olmayacak ancak metalin içinde yer etmiş ruh, iştah ve tutku belli ki daima varlığını sürdürecek. Bugün baktığımızda ikide bir Spotify’da en çok dinlenen türün metal olduğuna dair açıklamalar yapılıyor, pek çok ülkenin underground sahnesi istikrarlı şekilde güçleniyor. Sonuçta dünya yavaş yavaş kendi kendini yok etmeye devam ediyor ve bu da birilerinin tepki göstermesi, isyan etmesi, metal yapması için yeterli bir sebep.

Coğrafi sınırları aşınca, çeşitli müzisyenlerin sadece YouTube içerikleriyle adlarını duyurduğunu ve sonrasında binlerce kişiye konser verebilir hâle geldiklerini görüyoruz. Ortada ne bir şirket ne basılı bir CD ne de imzalanan telif hakkı sözleşmeleri var ve görünüşe göre gitar, bas gitar, davul, insan sesi ve internet olduğu sürece metal pek de ölecek gibi durmuyor. Hatta interneti boş verin, hatta müzik dağıtım şirketlerini de kapatın. Biz bir şekilde o şarkıları bir yerlere kaydedip ilgi duyanlara ulaştırmasını biliriz.
İnternet dar anlamda metalin ticari dengelerini değiştirirken üretim anlamında muazzam şekilde katlanmasına yol açtı. Zamanında türlerinin önemli grupları bile “dar bütçeden dolayı kayıt için çok kısıtlı stüdyo zamanımız vardı” diye açıklamalar yaparken ve minimum imkânla başyapıtlar yaratmaya çalışırken, günümüzde gitar ve ses kartı alacak parası ve internet erişimi olan herkesin albüm yapma imkânı bulunuyor. İnternetin müzik yapmak isteyen insanlara “ben de yapabilirim” şevkini vermesi, geniş anlamda metalin çok daha üretken ve etkin bir şekle bürünmesini sağladı. Belki nicelik bakımından gereğinden fazla grup, albüm, şarkı var ancak bu rekabette ayakta kalanların kaliteyi yukarılara taşıdığı da ortada.
Bu müziği 1991’den beri dinleyen ve kasetten itibaren gerçekleşen her adıma bire bir tanık olmuş bir insan olarak, doksanların ilk yarısındaki kısmi yokluk heyecanının da günümüzün aşırı bolluk sefasının da kendine göre güzellikleri olduğunu düşünüyorum. Bir kaseti bozulana dek dinlemenin, walkman pili azalmasın diye kaseti kalemle sarmanın, üç günde bir Akmar’a gidip “abi bilmem kimin yeni albümü geldi mi?” diye sorup sabırsızlanmanın keyfini de yaşadım, aynı gün en sevdiğim 4-5 grubun yeni albümünü arka arkaya dinleyebilme zevkini de doyasıya yaşıyorum. Dolayısıyla bu “eskiden her şey ne güzeldi şimdi her şey bozdu” melankolisine pek katılamıyorum. Evet güzeldi, ama o dönemde de kimsenin “Bakın tam şu an çok iyi, çok iyi! Hiç bozmayın, sonsuza dek böyle kalsın!” dediğini hatırlamıyorum. Aynı şekilde “Bundan 10 sene sonra istediğin her albümü çıkar çıkmaz hem de bedavaya dinlemek ister misin?” teklifini bir kişinin bile reddedeceğini sanmıyorum.
Nostalji övmeyi bırakalım, anın şartları içerisinde pragmatik yaşayalım.

XII. Sonradan satılacak davaların oluşma süreci
Şimdi bu rekabetin ülke bazında nelere vesile olduğundan bahsedelim ve biraz ülkeler üzerine konuşalım.
Metalin 50 yıllık gelişimine baktığımızda dönem dönem farklı coğrafyaların olaya girdiğini ve zaman içerisinde sivrilenler ve geri planda kalanlar olduğunu görüyoruz. Altmışlarda kurulan İngiliz ve Amerikalı rock gruplarından ilham alan çeşitli isimlerin 1970’ten itibaren bu müzikal karakterleri sertleştirdiğine ve mevcut blues sound’unu heavy metale göz kırpan bir noktaya taşımaya çalıştıklarına tanık oluyoruz. 1968’de LED ZEPPELIN’in, 1970’te BLACK SABBATH’ın, 1974’te JUDAS PRIEST’in, 1975’te AC/DC’nin, 1977’de MOTÖRHEAD’in, 1979’da SAXON’ın, 1980’de IRON MAIDEN’ın ilk albümünü yayınladığı düşünüldüğünde, rock’tan metale hızlı bir geçiş olduğunu ve arkasının da ışık hızıyla geldiğini görüyoruz. İngiltere adını saydığım bu dev gruplarla heavy metalin bayraktarlığını yaparken, bunlardan ilham alan birtakım gençler de hiç hız kesmeden olayı sertleştirme yoluna gitmişlerdi. Kısa süre sonra çok daha ekstrem türlerin doğuşuna vesile olacak ve devasa ilham kaynaklarına dönüşecek HELLHAMMER, MERCYFUL FATE, SODOM gibi gruplar Avrupa cephesinin fitilini yakarken, İngiltere’deki NWOBHM furyasını daha punk bir karakterle sunma yoluna giden thrash metal grupları da yangına körükle gitmeye başlamıştı.

Yetmişlerde karşımıza çıkan tartışmasız İngiltere üstünlüğü, özellikle thrash metalin olaya el koymasıyla ABD tarafından da desteklenir olmuş, olayın daha sofistike tarafına yönelmek isteyen gruplar “progresif metal” denen bir şeyin başlamasını sağlamıştı. Başlarda hard rock ve heavy metalin progresif rock ile yoğurulmuş bir yansıması olan bu progresif metal, kısa süre içerisinde çok etkin bir anlayışa dönüşecek ve diğer tüm türlerin önüne eklenecek bir sıfat hâline gelecekti.
Seksenlerin sonunda NAPALM DEATH ve CARCASS ile grindcore ve goregrind’ı keşfeden İngiltere’yi, her türde akıl almaz bir üretkenlikle olaya el koyan İsveç ve hemen ardından Norveç izlemişti. BLACK SABBATH, SAINT VITUS, TROUBLE, PENTAGRAM gibi isimlerin doom karakterinden etkilenen CANDLEMASS’ten, gerek ABD’nin gerek Avrupa’nın her türlü pisliğinden beslenen İsveç death metali gruplarına dek İsveç bir anda metalin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmişti. 3 büyük Alman thrash grubunun olaya çok acımasız ve tavizsiz girmesinin de etkisiyle Avrupa olayı çirkinleştirmek için gerekli altyapıyı kurmuş ve BATHORY, VENOM, HELLHAMMER, CELTIC FROST gibi isimler sayesinde black metalin önü ardına kadar açılmıştı.

Bu dönemde dünyaya baktığımızda çeşitli ülkelerden çıkan sivri kafalar olduğunu görüyoruz. Sertlik ve leşlik konusunda en üst perdeden giriş yapan SEPULTURA ve SARCÓFAGO Brezilya’nın haritaya girmesini sağlarken, Kanada’da gerek RAZOR, EXCITER gibi thrash metal gruplarıyla gerekse BLASPHEMY gibi devasa bir ilham kaynağıyla ortamı karartmaya kararlı olduğunu göstermişti.
Zaman içerisinde bu ülkelerden bazıları duruldu, bazıları kudurdu. Türlerinde önemli isimler çıkarmış olsa da misal bir Brezilya SEPULTURA’nın ardından yeni bir dünya devi çıkaramadı. ABD ile kıyaslandığında Kanada, belki de kuzeyli olmasından mütevellit daha ziyade ekstrem türlere, melankoliye, mülayimliğe ağırlık verdi. Mekânın sahibi olan İngiltere’nin her türden belli başlı gruplar çıkarsa da kendi sahnelerini oluşturmakta zorlandığını gördük. PARADISE LOST, ANATHEMA, CATHEDRAL, MY DYING BRIDE gibi isimlerle doom metal tarafını yükselten ada ülkesi, diğer türlerde ise kısıtlı bir profil çizdi. Death metale BOLT THROWER, BENEDICTION, CARCASS gibi isimleri, black metale ise gotik metalle yoğurulmuş CRADLE OF FILTH’i hediye eden İngilizlerin, son 30 yıla baktığımızda metalin başlangıcını yaptıktan sonra İskandinavya ve Almanya’nın gerisinde kaldığını söyleyebiliriz.

XIII. “2000’lerde uçan arabalar göreceğiz, istediğimiz yere ışınlanacağız”
2000’lerle birlikte olayın giderek “modern” bir hâl aldığını görüyoruz. Doksanların ortalarında IRON MAIDEN ve death metali bir potada eritme yoluna giden IN FLAMES ve DARK TRANQUILLITY gibi Avrupalı melodik death metal gruplarından ilham alan ABD’li gruplar NWOAHM adlı bir şeyin doğuşunu sağladılar. Ne tam metalcore ne tam thrash ne tam groove metal olan bu garip müzik hem sert hem melodik hem de eşlik edilebilir olmasıyla bir anda dünyayı ele geçirdi. Öyle ki, IN FLAMES’ten etkilenerek müzik yapmaya başlayan ABD’li bir gruptan etkilenerek müzik yapmaya başlayan Avrupalı gruplar ortaya çıkmaya başladı ve metal kendi içinde kıtalar arası bir ilham alıp verme sarmalına dönüştü. Metalcore furyasının ardından deathcore rüzgârı başladı ve belli açılardan tek yönlü karakterleri olan bu müzikler, tıpkı sonradan djent’te de göreceğimiz gibi çok da uzun soluklu olamadılar. Metal 1970 civarında ilk olarak başladığından bu yana ortaya çıkan tüm türler şu anda da varlığını sürdürürken, doksanların ortalarından itibaren başlayan nu metal, metalcore, deathcore, djent gibi türlerin sallantılı şekilde, istikrarsız, hatta yok olmaya meyilli biçimde devam ettiklerini görüyoruz. Bunun sebebinin de yine dinleyici ihtiyaçlarının değişkenliğine ve bu türlerin diğer büyük türlerden birer yan ürün şeklinde çıkmalarına bağlıyorum.
Pasifagresif’in de yayında olduğu ve birlikte her şeye birebir tanıklık ettiğimiz son 10 yıla baktığımızda, önceleri şaşırtıcı şekilde suskun olan Fransa’nın ve Fransa’ya oranla biraz daha hareketli görünen Polonya’nın tartışmasız bir yükselişini görüyoruz. Fransa başta GOJIRA olmak üzere ana akıma hızlı bir giriş yaparken, Norveç’in ikinci nesil black metali yaratması gibi Fransa da kendi black metal dalgasını yarattı ve kısa süre içerisinde Avrupa’nın metal konusundaki başrol oyuncularından birine dönüştü. Doksanların ikinci yarısında GORGUTS ve IMMOLATION gibi inovatif grupların denediği birtakım anlayışlar, zaman içinde çok daha baskın hâle geldi ve lineer beste yapılarını kırmak isteyen pek çok grup çok daha köşeli, atonal, sevimsiz müziklerle death metal ve black metalin şekil değiştirmesini sağladı. Bu gruplar arasından DEATHSPELL OMEGA’nın, 2000 yılında ilk albümünü çıkarıp kendi karakterini en baskın şekilde yansıtmayı başaran ender gruplardan biri olduğunu, çok sayıda gruba ilham verdiğini, kendi klonlarını yaratacak düzeyde dominant bir yapı oluşturduğunu görüyoruz.

Almanya yine her türden değerli gruplar çıkarmayı başarsa da ülkenin en büyük metal grupları hâlâ seksenlerin başlarında kurulan HELLOWEEN, ACCEPT, KREATOR ve BLIND GUARDIAN gibi deneyimli, yıllanmış isimler. Buna rağmen ülke dünyanın bir numaralı tur pazarı olmayı sürdürüyor ve Avrupalı olan olmayan her grup Almanya’nın pek çok şehrini mutlaka turne programlarının baş köşesine koyuyor. Dahası, Avrupa’nın en büyük metal festivallerinden birkaç tanesi Almanya’da gerçekleştiriliyor, hepsi aylar öncesinden sold-out oluyor ve AMON AMARTH gibi nispeten sert grupların dahi ilk albümleri çıktıkları hafta ülkenin en çok satan birkaç albümü arasına girebiliyor.
Bundan 15-20 yıl öncesine kadar kısıtlı üretimi olan Rusya’nın, Sovyetlerin dağılmasının ardından kendini toparladığını ve doksanları neredeyse boş geçse de 2000’lerle birlikte ortamlara girmeye başladığını görüyoruz. ARKONA’nın zamanında açılış grubu olduğu Paganfest’in headliner’ı olması, eşofmanlı yarı sarhoş Rus genci açığı gözlenen brutal death metalin ülkede yükselmesi gibi faktörlerle Rusya da adından daha çok söz ettiren bir konuma geldi. Doksanlarda ejderha, şövalye peşinde koşan İtalya’nın, yine aynı dönemde sesi soluğu çıkmayan İspanya ve Portekiz’in 2000’lerle birlikte giderek sertleştiğini ve çok sağlam ekstrem gruplar çıkarmaya başladığını görüyoruz. Polonya’nın özellikle son 10 yılda muazzam bir ekstrem metal sahnesi oluşturduğuna, daha doksanların başından kendi black metal sahnesini yaratmayı başaran Yunanistan’ın da yine bu kulvarda koşmaya devam ettiğine tanık oluyoruz.
“Japonlar metal yapmasın tısısısı” geyiklerini yerle bir eden kalitede Japon gruplar ve türlerinde dünyanın en iyileri olmaya aday Avustralyalı, Yeni Zelandalı, İzlandalı pek çok grup da metal atlasındaki ada ülkelerinin itibarını yükselten çok değerli işler yapıyorlar. Her ne kadar Fransa bağlantıları olsa da sonuçta Tunus gibi metalin neredeyse söz konusu bile olmadığı bir ülkeden çıkan ve kendi kültürünü yansıtarak hatırı sayılır bir kitleye ulaşan MYRATH’ın çok hızlı ve başarılı yükselişine hayran kalırken, genel anlamda ise folk metalin belirgin bir duraklamasına tanık oluyoruz.

XIV. Yerli gruplara köstek
Ülkemize baktığımızda, kültürümüzde olmayan bu müziğin günümüzde bence tam da olması gerektiği gibi, underground ağırlıklı olarak yapıldığını görüyoruz. Çıkardığı en büyük ve ünlü grup PENTAGRAM olan Türkiye’nin bana kalırsa bundan sonra PENTAGRAM ayarında tanınan ikinci bir grup çıkarma ihtimali sıfıra yakın. Bunun sebebi metalin ve barındırdığı dinamiklerin zaman içinde değişmesi ve artık kitlelere ulaşıp binlerce insanı bir çatı altında toplayabilecek bir grubun gelip ortama el koymasının zor olması. PENTAGRAM’ın büyümesi ve ülkemizin en büyüğü olması “Anatolia” albümüyle olmuştu ve biz şu anda klasik anlamdaki heavy metalin yeni nesli etkilemesinin hiç de kolay olmadığını, hatta imkânsız olduğunu konuşuyoruz.
PENTAGRAM’ın yükselişinde, o zamana kadar benzer türde gruplarla demlenmekte olan Türkiye metal kitlesinin büyük rolü vardı. Şimdi ise algılar, anlayışlar, beğeniler değişti ve o şekilde mutabakat sağlanacak ve “ülkemizin metaldeki gururu” olarak görülecek bir grubun ortaya çıkmasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde gerçekleşen festivallere, konserlere ve bunlara katılma fırsatı verilen yerli gruplara bakın. Neredeyse hiçbiri clean vokal kullanmıyor, hepsi sert telden çalıyor ve dolayısıyla da kısıtlı bir kitleye ulaşıyor.

PENTAGRAM da dâhil hiç kimse bu işten aile geçindirecek kadar para kazanamadığından, ülkemizdeki metal ortamı da genelde kısa soluklu ve bir engelle karşılaştığında bocalamaya müsait yapıda devam ediyor. Emek, zaman ve bütçe gerektiren bu işten Facebook beğenisi ve YouTube izlenmesi dışında bir getiri elde edemeyen gruplar, en büyük heyecanı İstanbul, Ankara ve İzmir’de konser verebilmek ya da sevdikleri bir grubun altında çıkmak olan bu ortamda sürekli ceplerinden vererek ve hiçbir zaman almayarak anca bir yere kadar devam edebiliyorlar. Gereğinden fazla büyük bir hobi şeklinde ilerleyen bu yolculuk rasyonaliteden uzaklaştığında, fedakârlıklar keyifleri mantıksız düzeylerde aştığında ise feda edilen doğal olarak metal oluyor.
Bundan 6-7 yıl önce o zamanki grubum THROWN TO THE SUN ile ülkemizin başlıca şehirlerinde konserler verip güzel zamanlar geçirirken, Yeni Zelandalı müthiş grup ULCERATE’ten birlikte Avrupa turnesine çıkma teklifi almıştık. O sırada daha ilk albümümüzü çıkarmıştık, bir şirkete bağlı değildik. ULCERATE bir şekilde albümümüzü bulmuş, dinlemiş, beğenmiş ve bizi birlikte turneye çıkmaya layık görmüştü. Grubu çok seviyorduk ve 21 konserlik bu teklif normal şartlarda elbette ki çok çekiciydi. Lakin turneye katılabilmek için ortaya 7.500 Euro para koymamız ve bununla turnenin benzin masraflarını karşılamamız gerekiyordu. Onun dışında satacağımız tişörtlerden bir kesinti olmayacak, bazı ekipmanları ULCERATE’le ortak kullanmamıza izin verilecek, üç hafta grupla aynı otobüste seyahat edecektik. Bu teklif mail’ime geldiğinde yaşadığım his gerçekten çok ilginçti. Avrupalı bir grup olsak havalara uçmama neden olacak bu teklif, vizesiz komşuya bile gidemediğimiz bir ortamda, gruptaki diğer herkesin öğrenci olduğu bir durumda doğal olarak patlamaya mahkûmdu. En sevdiğim, büyük hayranı olduğum gruplardan biri durup dururken turne teklif ediyordu ve benim bu mail’i görür görmez ilk tepkim: “Oha Ulcerate turneye çıkalım diyor!! Ah beeee…” şeklinde bir üzülme, içinde kalma şeklinde oluyordu. 5 kişisinden 4’ü öğrenci olan bir grup elbette ki çıkarıp çat diye 7.500 Euro veremezdi, elbette ki 2 ay sonra başlaması planlanan bir turne için Schengen ve İngiltere vizesi alabileceğinden %100 emin olamazdı.
Her düşündüğümde “Ah ulan” dememe yol açan bu olayı da ülkemiz gruplarının karşılaşabileceği engellere, elde edebileceği fırsatları kullanamamasına örnek teşkil etmesi için buraya iliştirmek istedim.
Kısmen ilgisiz dinleyici, hiçbir gelir elde edememe, sürekli zaman ve para yatırımında bulunma ve vize olmadan komşu ülkede bile konser verilemediği için “Çok güzelsin İzmir!”, “Ankara harikasın!”la sınırlı kalmak gibi dev sorunlar bir araya gelince, ülkemizde metalin geleceği parlamaktansa giderek karanlıklaşıyor ve Kadıköy’ün desteklenmesi gereken underground çabalarına ve Ankara ile İzmir’deki idealist karanlık zihinlere kalıyor.
Biz de en öne gelen 15-20 insan dışında tüm alan boş olduğu için içinde hiç seyirci olmayan, sadece sahnedeki grup elemanlarının gözüktüğü yerli grup fotoğrafları çekmeye devam ediyoruz.

XV. Uyuyan dev
Bin yıllık kadim uykusundan öfkeyle uyanan ve “Kimdir uykumu bozmaya cüret eden bu densiz!? Höyyyyyyyyyy!!” minvalinde atarlandıktan sonra kısa sürede babacanlaşarak kendisini uyandıran kahramanla koyu bir sohbete dalan, yeri geldiğinde onu kollayan masalsı bilge devleri bilirsiniz… Metal bana işte bunu, uyumakta olan bir devi hatırlatıyor. Sanki 70’lerin başında bir bebek olarak doğmamış da insanoğlunun kendisini dürtmesini ve uyanmayı bekleyen bir güç gibi milyonlarca yıldır varlığını sürdürüyormuş, sabırla bekliyormuş gibi görüyorum müzik kisvesi altında hayatımızı şekillendiren bu ifade biçimini.
Bu sadece birkaç enstrümanın bir araya gelmesi, birilerinin oturup söz yazması ve sahneye çıkıp uyumlu şekilde çalması değil sanki… Sanki bu aykırı, bu karşı duran tavır insanın içinde hep vardı ve sanatın bu dalı aracılığıyla gün yüzüne çıkma fırsatı buldu. Zamanında yüzlerini düşmanlarının kanlarıyla boyayan, üstlerine hayvan postları geçiren ve tamtamlarla, ulumalarla, çığlıklarla karşısındakini korkutan kabile savaşçıları, gerekli ortam sağlandığında kendilerini corpse paint’le, Marshall’la, B.C. Rich’le, Jackson’la, dikenli bileklikle savaşını ortaya koyan black metal neferlerine dönüşürken buldular; korku manifestolarını karşılarındakine bu şekilde yaymaya başladılar. Metalin yansıttığı, söz ettiği, inandığı, tahrik olduğu, içinde yaşattığı pek çok şey insanlığın başından beri varlığını sürdürüyor ve biz de bununla beslenmeye, nefes almaya, buna inanmaya devam ediyoruz.
İşte bu yüzden çoğumuz metalin bir müzik türünden çok daha fazlası olduğunu düşünüyor, bunu bir duruş, bir ifade biçimi, bir ruh hâli, düşünce yapısı, karakter şekillendirici, özgürlük aracı olarak görüyoruz.
İşte bu yüzden pek çoğumuz ona doyamıyor, onsuz yapamıyor, ondan vazgeçemiyoruz.

XVI. Kapanış
Böylece yazının sonuna geliyoruz. Bu incelemeyi yazarken gerçekten büyük keyif aldım. Başlangıçta bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. Yazmaya “metalin günümüzdeki durumu düşünüldüğünde gelecekte neler olabilir” gibisinden bir fikirle başladım, ancak her yeni paragraf başka konuları açtı, her yeni cümlemde bahsedilmesi gereken başka şeyler olduğunu fark ettim. Böylece yazı uzadı ve sanırım bugüne dek metal hakkında yazdığım en uzun yazı ortaya çıktı. Yazıyı 3-4 parçaya bölüp aralıklarla yayınlamayı da düşündüm, ancak bahsettiğim her şey birbirini takip ettiğinden ve okuyucu adına kopukluk olmasını istemediğimden tek seferde yayınlamaya karar verdim. Yazı epey uzun ve detaylı olduğundan, daha çok insanın fark etmesi adına iki gün boyunca manşette duracak.
Burada benzer düşünceleri, benzer zihniyetleri paylaşan insanlar olarak sizin de konu hakkındaki görüşlerinizi, tahminlerinizi, öngörülerinizi merak ediyorum.
Bir sonraki incelemede görüşmek üzere.
Albüm bilgileri

Bir yanıt yazın