İçinde 5 dakikalık doğaçlama öfke patlamasını da içeren “Sal bizi Anders” temalı yeni IN FLAMES albüm incelemesi.
Yeni IN FLAMES albümü “I, the Mask”in incelemesini yazmadan önce, albümü dinlerken aklıma gelen başlıca şeyleri not edeyim dedim. Aklıma gelen şeylere dair birkaç not alacak, sonra da bunlar üzerinden gidecektim. İlk olarak, “Anders’ın kendi çocukluğuna şarkılar söylemesi” yazdım. Ardından “Kliplerdeki oyuncaklar, çocukça çizimler” yazdım. Esas amacım bu fikirleri yazıda kullanmak üzere alt alta not etmek, sonra dosyayı kapatmak ve incelemeyi birkaç gün sonra yazmaktı.
Ancak IN FLAMES konusunda içimde biriken o kadar çok şey varmış ki, laptopu kucağımdan bırakamadan yaklaşık 5 dakika içerisinde aşağıdaki 6 paragrafı yazdım. Şimdi hiçbir plan dâhilinde olmayan ve 5 dakikada yazılan o anlık ve tamamen doğaçlama öfke patlamasını okuyacaksınız:
Anders’ın kendi çocukluğuna şarkılar söylemesinden çok sıkıldım. IN FLAMES zamanında en derin, en çekici hayal gücü kaynaklarından beslenen, yıldızlarla sohbet eden, astronomiyi konu eden, hiç var olmamış karanlık kolonilerden, gezegenler arası varoluşsal hezeyanlardan bahseden çok ama çok özel bir gruptu. Tamam çok uzun yıllar geçti, herkes değişti ama ben artık 40 küsur yaşına gelmiş adamların kliplerinde oyuncaklar, boya kalemleriyle yapılmış çocukça çizimler falan görmek istemiyorum. Buluğ çağından fırlamış rezil sözler dinlemek istemiyorum. Bu grup bunu hak etmiyor.

Buradaki sıkıntı gerçekten temelli bir değişim çabasından, eskiyi unutturma gayretinden kaynaklanıyor. Misal “Call My Name”in girişinde hakikaten de metal, sert rifler kullanmalarını takdir etmeyi falan çoktan aştık. Artık blast beat de kullansalar, “Jotun II”yi de yapsalar iş işten geçti. Ben 21 yıllık bir IN FLAMES dinleyicisiyim; sayısız şarkılarıyla sonsuz miktarda anım, unutulmaz tecrübelerim var. En karanlık zamanlarımda da en mutlu anlarımda da IN FLAMES vardı. Ama gerçek, esas, has IN FLAMES vardı. KoRn’un 20-21 yıl önce çıkan “Follow the Leader”, “Issues” gibi ergenlik hezeyanına hitap eden albümlerinin görsel temasını başucu kitabı bellemiş, Anders’ın geçmişiyle olan bitmek tükenmek bilmeyen hesaplaşmalarını yansıtmak için araç olarak kullandığı bir IN FLAMES yok benim kafamda.
IN FLAMES’in sorunu sert olmaması, vokallerde vıcıklaşması falan değil. IN FLAMES’in asıl sorunu karaktersizlik. KARAKTERSİZSİNİZ. Sayısız grubun eski karakterini terk edip bambaşka bir şeye dönüştüğünü gördük; KATATONIA, ANATHEMA, OPETH, şu bu… Ama bunların hiçbirinde karaktersizleşmeyi, geçmişi unutturma çabasını görmedik. Albümden albüme yolu yapılan bu ucuz, bu eskimiş, bu bayıklaşmış “geçmişin yükleri” temasını son derece kimliksiz şekilde işlemeye hayvan gibi inat etmenizden bıktım cidden. Prodüksiyonun soğukluğu, her şarkının birbirini ikame eder hâle gelmesi falan değil derdim. Benim derdim IN FLAMES’in girdiği bu yolda resmen kendi şarkıları içinde yer yer minik IN FLAMES’çilikler oynayarak esas istediği şeyi biraz daha makul kılmaya çalışması, geçmişini reddedercesine silik bir ağlaklığa, ucuz isyancılığa kayması ve nihayetinde geçmişine, kendine ihanet etmesi. GÖT MÜSÜNÜZ OĞLUM SİZ? MAL MISINIZ?
Sal bizi Anders. Müziği geçtim, en azından tema anlamında sal artık. Oyuncak tutan çocuk görmekten, kötü yazılmış çiziktirmeli slogansı şarkı sözü görmekten gerçekten gına geldi. “My God, I need you” nedir ulan? Hakikaten nedir? Doksanlarda uzaydan bilmem neden bahsederken 2000’lere geçip para kazanmaya karar verince neden bir anda çocukluğundaki sıkıntılar aklına geldi? Neden bir anda geçmişin prangalarından kurtulmak için müziği araç olarak kullanmayı seçtin? Neden? Bir grup geçmişini bu kadar unutturma yoluna gidemez. DVD çıkarıyorsunuz, 20 şarkıdan sadece 1 tanesi 2000 öncesinden. Nedir birader bu melodik death metal olmayacaz inadı? Olun da demiyorum da bari eskiyi yok saymayın; son konser setlistlerine bakıyorum 12 şarkıdan sadece 3 tanesinin girişini ezbere biliyorum. Ki bunu diyen adam da zamanında IN FLAMES Türkiye fan sayfasındaki 10 sayfalık IN FLAMES biyografisini yazan adam… Gerçekten inanılmaz.
Eleman değişikliği önemli bir şeydir. Yıllar boyunca birliktelik kurduğunuz bir grubun elemanları bir bir ayrılırsa, bir yerden sonra o grubun özü ortadan kalkar. Ben azılı bir IN FLAMES hayranıyım evet, ama şu anda karşımda bir IN FLAMES yok. Şu anda karşımda Anders, Björn ve diğerleri var. Niclas’a saygısızlık etmek istemem; adam GARDENIAN gibi zamanının çok ötesinde bir mükemmelliği yaratmış, her tür saygıyı hak eden bir müzisyen. Ama gruptaki diğer iki kişinin adını bile bilmiyorum. Tıpkı bir önceki albümdeki davulcuyu da tanımamam gibi. Dinlediğim davulları, basları kim çalıyor bilmiyorum. Daha kötüsü, önemsemiyorum.
Hepsini geçtim, doksanların canımız ciğerimiz Jesterhead’ini şimdi “Anders’ın kâbuslarını temsil eden eski IN FLAMES” gibi korkutucu, pençeli bir figür gibi sunmak nedir? IN FLAMES’in bugününü kurtarmak için dününü neden harcıyorsunuz lan barzo herifler?

5 dakikalık patlama kısmının sonuna geldik. Şimdi “I, the Mask”e geçelim.
Albümü dinlerken metal basınında albüm hakkında çıkan yorumlara göz attım. Reklam alabilmek ve şirketlerin gözüne hoş gözükmek için önüne gelen her albüme yüksek not veren Metalwani gibi çöp siteler dışında herkesin albüme 4-6 arası notlar verdiğini gördüm. Bu notlara, bu yorumlara bakarken albümle ilgili son kararımı henüz vermemiştim. Albümü dinlemeye devam ettim. Her dinlememde gördüğüm şeyin esas üzücü kısmı, albümün kalitesinden bağımsız olarak gruba dair azalan heyecanımdı. Daha önce de söyledim bir kez daha söyleyeyim. IN FLAMES beni kıymetlim. Nicki Minaj’la düet yapsalar bile eski şarkılarına verdiğim değer bir gram azalmaz, yılda 10 kez İstanbul’a gelseler hepsine gider, belirli şarkılarda kendimi kaybetmeye devam ederim. İstanbul’da verdikleri ve 26 şarkı çaldıkları ilk konserleri hayatımın en güzel iki saatlerinden biriydi. Gerçekle bağımın koptuğu, tarif edemeyeceğim güzellikte bir tecrübeydi.
Ama IN FLAMES bu güzellikleri güçlendirmek adına elinden geleni yapmaya devam etti. Eskiyi öylesine dışladı, o kadar içi boş işler yapmayı tercih etti ki, geçmişteki güzellikler güçlendikçe güçlendi, perçinlendi, kaya gibi sertleşti. Mal olmadığım için “yhaa ndn eskisi gbi diiller….” tarzı bir denyoluğa kaymadım. Anlıyoruz, her grup evriliyor; KATATONIA doksanların başındaki doom metal tarzından evrilse evrilse zaten anca buna evrilirdi. ANATHEMA keza zaten bu olabilirdi. OPETH malum, eskiyi terk etse yapabileceği yegâne şey de bu prog rock retroluğuydu.
IN FLAMES’in dönüşebileceği şey de büyük oranda buydu işte. Bunu yadsımak, kabul etmemek zaten abes olur. Ama “Battles” gibi büyük oranda çöp olarak görülen bir albümü bile olumlu bir adım olarak görecek kadar iyimser ve yapıcı olmaya çalışan ben bile, IN FLAMES’in bazı kararlarını gerçekten dayanılmaz, kabul edilemez buluyorum. Bunun başlıca müsebbibi de ne yazık ki Anders ve her dediğine baş üstüne diyen Björn.
Müzikal açıdan bakınca “I, the Mask” bence “Come Clarity” sonrasında çıkan albümlerin neredeyse tümüyle muadil bir havaya sahip, orta karar herhangi bir albüm. Ne bir etkileyiciliği ne de özellikle gömülesi bir tarafı var. İçinde “(This is Our) House” gibi nefes darlığı veren işler de var, “I, the Mask” gibi nispeten ortalamanın üstü şarkılar da. Ama asıl dert, baştan beri dediğim gibi yaklaşımda, tavırda. Ben anlamıyorum gerçekten. Yıllardır albüm kapaklarında yansıtılan ve “Call My Name” klibinde de karaktere büründürülen Jesterhead zaman içinde nasıl evrildi de buna dönüştü…
Zamanında;
“And we go… our steps so silent
And we go… our blooded trace;
The Jester Race”
dizelerinde bahsedilen Jester ırkı mı bugün kliplerde öcü gibi çocukların odalarına girip onlara el uzatanlar? Ya da albüm kapaklarında ellerinde kuş kafalı asalar, ayaklarında çizmelerle gelecekte onları bekleyen zorluklara meydan okumaya hazırlanan çuvaldan örme maskeli yumurcaklar?
Hayır, vizyonsuz desem o da değil. Anders’ın doksanlarda yazdığı şarkı sözleri gerçekten efsane. Her biri muazzam hayal gücü tetikleyicileriyle dolu enfes sözler. Aynı şekilde IN FLAMES’in beste karakterleri, akılda kalıcılığı, aşırı orijinal sound’u da bu sözlerle bütünleşen ve ortaya eşsiz bir şey çıkaran yapıdaydı. Bugün bir “The Jester Race”, bir “Whoracle”, bir “Colony” doksanların ta kendisidir, kapağından bilmem nesine efsane işlerdir. Bunun üstüne sound’unu, müziğini değiştirmeyi anlıyorum da karakterini değiştirmeyi hiç ama hiç anlamıyorum. Anders resmen Dr. Jekyll and Mr. Hyde gibi doksanlarda neydiyse 2000’lerde bunun tam tersine dönüştü. Yaratıcılık, özgünlük, hayal gücü gitti; sıradanlık, vasatlık, bayıklık geldi…

Sonuçta sizin grubunuz; isterseniz saykodelik horoncore soslu varoş-rap de yapabilirsiniz, ama keşke bu şekilde sıradanlaşmaya, geçmişi yok saymaya hakkınız olmasaydı.
Bu yazıyı uzattıkça uzatabilirim ama IN FLAMES’e yönelik hayal kırıklığımı yansıttığım bir kendini tatmin seansından daha fazlası olmaz. “I, the Mask” bizim için de, metal için de ve ne yazık ki IN FLAMES için de özel bir karakteri, değeri olmayan herhangi bir albüm.
Siz her ne kadar görmezden gelseniz de, yok saysanız da, size rağmen, size inat:
“We are In Flames, towards the dead archaic heavens…”
Albüm bilgileri
- Anders Fridén: Vokal
- Björn Gelotte: Gitar
- Niclas Engelin: Gitar
- Bryce Paul Newman: Bas
- Tanner Wayne: İlave davul
- Konuk:
- Joe Rickard: Davul
- Howard Benson: Klavye
- Voices
- I, the Mask
- Call My Name
- I Am Above
- Follow Me
- (This Is Our) House
- We Will Remember
- In This Life
- Burn
- Deep Inside
- All the Pain
- Stay with Me

Bir yanıt yazın