Doksanların zehriyle yırtınan, çırpınan, içimizi dağlayan bir melodik death metal başyapıtı.
Malmö’den yola çıkan tren kararlı adımlarla ilerliyordu. Hava kararmıştı, yorgundum. Dışarıda neler olduğunu görmek istiyordum ama maalesef; zifiri karanlıkta ilerliyorduk.
İstasyona vardığımızda saat 00:00’ı geçmişti. Ne kalacak yer ayarlayabilmiştim, ne de bunu yapabileceğim açık bir turist bürosu vardı. İstasyondan dışarı çıktım. Yıllardır dinlediğim; sadece müziğe değil, hayata olan bakış açımı değiştiren gruplardan bazıları buradan çıkmıştı, buralarda yürümüştü, bu peronlarda tren beklemişti.
“You walk through what is me
Stare blind – cannot see
Your thoughts flee to a different land
They are free, but you are bound”
Haftalardır hostellerde konaklayan, gerektiğinde uyku tulumuyla sokakta yatan bir insan olarak, bu serin Eylül gecesinde Göteborg sokaklarında kalamayacağımın farkındaydım. Bir müddet otel otel gezdikten sonra, nihayet resepsiyonunda Murat adlı Konyalı bir abinin çalıştığı 5 yıldızlı bir otele girdim. Kısa bir tanışma ve meramımı anlatmanın ardından, o kral abinin muazzam bir kıyağı ile o gece otelin süit odasında bedavaya kalarak dünyanın en ballı insanı olduğumu bir kez daha anladım.
2001 yılının Eylül ayında gerçekleşen bu kutlu olayı hatırladım albüm ismini ilk gördüğümde: gece vakti Göteborg.
Süit oda demiştim. Sabah çok erken saatte İsveçli çalışanlar otele geleceğinden, Murat Abi bana 6.00’da kalkmamı ve onlar gelmeden, 6.15’te otelden ayrılmamı tembihlemişti. 6.15’te otelden çıktığımda karşımda bulduğum karanlığa yakın, loş, sisli Göteborg sabahı, elbette ki benim için büyük manevi anlamlar ifade eden bir andı.
İsveç death metali hastası bir insan olarak cennete düşmüştüm adeta. Sağda solda gördüğüm heykellerle kafamda City of Screaming Statues çalıyor, güneşin kızıllığı çıktıkça aklım The Break of Autumn’a, “The Red in the Sky is Ours“a gidiyordu. Gökyüzüne baktığımda, sabah esintisiyle birlikte Cold, Under a Serpent Sun, Into the Dead Sky bir bir dökülüyordu kulaklığımdan. Sisli bir Göteborg sabahında, ortalıkta kimsecikler yokken AT THE GATES dinlemek… Mmmm… 16-17 yıldır unutmadım, unutamam.

AT THE GATES beni işte böyle hisli bir şebeğe çeviren, pek çok özelliğiyle tüylerimi diken diken eden, manevi değerini anlatmamın çok da mümkün olmadığı bir grup. Çok sevdiğim, bayıldığım, taptığım bir gruptan ötesi, daha fazlası.
Şu an pasifagresif.com diye bir şey varsa, bunda AT THE GATES’in de payı var. Hayatımda yazdığım ilk albüm incelemesi olan “Slaughter of the Soul”la başladı her şey. Yıllaaaaar sonra grubun tekrar bir araya gelmesi, konserler vermesi, yeni albüm çıkarması, ülkemizde 2 kez çalması falan derken, AT THE GATES de kendileriyle tanıştığım 1997-1998’den beri süren gizemini biraz olsun yitirmiş, ama açıkçası çok da iyi yapmış bir grup olarak kalbimdeki yerini koruyordu. Evet “Slaughter of the Soul”un üstüne gül koklamak biraz tuhaftı, ama sonuçta bu AT THE GATES’ti. Üreteceği yeni şeyleri duymak da bir o kadar değerliydi.
“At War with Reality” bence “2014 model AT THE GATES” nasıl olmalıysa o tür bir albümdü. “Slaughter of the Soul”dan bu yana değişen, gelişen elemanların yaratabileceği ve “Slaughter of the Soul II” olmamak için belirli bir çabayı da içinde barındıran bir yapıttı. Albümü grubun klasik geçmişiyle karşılaştıranlar belli oranda aradıklarını bulamadılar. Ama bana kalırsa albümü hayal kırıklığı olarak görmek, en açık ifadeyle haksızlıktı. Öyle bir başyapıtın üstüne çıkmak zor değil, adeta imkânsızdı.
AT THE GATES o albümün ardından 4 yıl boyunca turladı, 2 kez de ülkemize geldi. Ve nihayet yeni albüm haberlerinin duyulması ve grubun en önemli yapı taşlarından Anders Björler’in gruptan -hatta büyük oranda metalden- ayrılmasıyla, AT THE GATES için kritik sürece girilmiş oldu. AT THE GATES; hatları çok belli, çok niş, çok karakteristik bir müzik yapıyordu. Binlerce gruba ilham vermişti. Dolayısıyla grubun bir şekilde kendi kendini cover’layan, AT THE GATES’çilik oynayan bir grup hâline gelmesi asla kabul edilemezdi.

Fark ettiğiniz üzere koca bir sayfa yazı yazdım ve yeni albüme anca şimdi başlayabiliyorum. Bu sanırım AT THE GATES’e karşı hislerimin nerelerde olduğu konusunda bir şeyler anlatıyordur.
“To Drink From the Night Itself”.
Albümü başlatır başlatmaz hissettiğimiz doksanların ilk yarısı havası konusunda haklı olduğumuzu, albüme adını veren şarkıyla birlikte görüyoruz. Tonlar, rif karakterleri; her şey “Slaughter of the Soul” ve öncesine göz kırpar nitelikte çıkıyor karşımıza. Grup belli ki Anders’in yokluğunda üzerlerine yüklenen sorumluluğu fark etmiş ve tüm güçlü silahlarını kuşanmış.
Adını anmışken tekrar vurgulayayım: “Slaughter of the Soul” hayatımda dinlediğim en iyi 10 albümden biridir. Bu nedenle herhangi bir AT THE GATES albümünü “Slaughter of the Soul” ile yarıştırma işine girmeyi anlamsız bulurum. Zira müzik sadece bir notalar bütünü değildir; üretildiği zamanın ruhunu, üretildiği ortamın kokusunu taşır. Dolayısıyla bugün bu iki albümün karşılaştırılıyor olması bile “To Drink From the Night Itself”in ne kadar değerli bir çalışma olduğuna dair açık bir işarettir.
Devam edelim.
Albümü dinlerken karşımıza eskilerden pek çok referans çıkıyor. Under a Serpent Sun ve Unto Others’daki enfes “akustik/clean gitar üstü Tompa vokali” olayının bir benzerini Daggers of Black Haze’de (EFSANESİNİZ ULAN) ve In Nameless Sleep’te görüyoruz mesela. Adrian’ın “Slaughter of the Soul” patentli davul desenleri, melodik ve yardırmalı karakterlerin son derece iç içe ve bütünlüklü kullanılması, Tompa’nın 25 yıl önce nasıl haykırıyorsa öyle haykırması…
“To Drink From the Night Itself” öyle bir albüm ki, “Slaughter of the Soul II”yi değil, ama “Slaughter of the Soul”un kardeşini dinlediğimizi hissediyoruz yer yer. Grup asla ve asla cepten yemiyor, kolaya kaçmıyor, ama baya baya 2018 yılında bize 1993’ü, 1995’i yaşatmayı başarıyor. Bazen bir şarkının bir yerinde bir geçiş duyuyoruz ve sanki Suicide Nation başlayacakmış gibi, Nausea pata küte girecekmiş gibi hissediyoruz. Girmiyorlar evet, başka şeylere evriliyorlar ama asla ve asla hayal kırıklığına uğratmıyorlar, “ulan Slaughter of the Soul da neydi hıamına” dedirtmiyorlar.
Sanırım çoğu kişide benzeri olmuştur; yayınlanan ilk üç single aklımı başımdan almamıştı; iyi şarkılardı ama öyle özel bir şey de bulamamıştım. Ancak albümde bir arada dinleyince, tüm şarkıların oluşturduğu o atmosfer bir anda birlikte perçinlenince, o üç single’ın da nasıl büyüdüğüne tanık oldum. Sadece onlar mı? The Colours of the Beast, A Labyrinth of Tombs, Sea of Starvation, In Death They Shall Burn, tek kelimeyle mükemmel şarkılar. Adını anmadıklarımın da geri kalır bir yanları yok. Gerçekten yok. THE HAUNTED karakteri taşıyan Palace of Lepers bile kısa sürede dolduğu kabın şeklini alıyor ve Tompa’nın kanayan böğrüyle birlikte muhtemel bir konser vazgeçilmezine dönüşüyor.
Buraya kadar albüme referans olarak “Slaughter of the Soul”u gösterdiysem de, “To Drink From the Night Itself” “Slaughter of the Soul” kadar lineer bir albüm değil. Grubun da önceden belirttiği üzere “With Fear I Kiss the Burning Darkness”ta gördüğümüz şarkı yapılarına yakın duran karakterlere sahip şarkılar mevcut. Grubun “Raped By the Light of Christ”ı tekrardan kaydedip albüm öncesinde bir referans olarak yayınlaması da tam da bu yüzden. O şarkı başta olmak üzere “With Fear I Kiss the Burning Darkness”taki deneysel, çok yönlü hava “To Drink From the Night Itself”te de karşımıza çıkıyor.

Daha sayfalarca yazabilirim. AT THE GATES sevgimin, bağlılığımın sınırı yok. “At War with Reality”yi de seven, en azından bir burukluk vesilesi olarak görmeyen bir insan olarak, AT THE GATES’in bunca yıl aradan sonra modern bir İsveç melodik death metali başyapıtı çıkarmış olmasından ötürü aşırı derecede mutluyum. Bu sebeple gerek genelde ikinci planda değerlendirilen gitarist Martin Larsson’a, gerek de albümün yazım sürecine etkisi olduysa Jonas Stålhammar’a ve elbette ki Jonas’a en içten tebriklerimi gönderiyorum. “To Drink From the Night Itself” gerçekten çok güçlü, çok dolu, çok derin bir albüm. Zamandaşlarının ve eski türdaşlarının günümüzde yaptıkları düşünüldüğünde, AT THE GATES’in İsveç melodik death metalinin, Göteborg sound’unun günümüzdeki en üstün ve tartışmasız en değerli oluşumu olduğu bence tartışılmayacak kadar açık bir gerçek.
AT THE GATES benim gözümde sadece bir müzik grubu veya sadece bir türün öncüsü değil. Tompa’nın çatlayan haykırışlarından Björler kardeşlerin zehirli riflerine; Adrian’ın pata küte davullarına, içimize işleyen sözlerine kadar bir bütün hâlinde karanlığın, yırtınışın, çırpınışın vücut bulmuş hâli. “Slaughter of the Soul”larla, “Terminal Spirit Disease”lerle, “The Jester Race”lerle, “The Gallery”lerle, “A Velvet Creation”larla, “Storm of the Light’s Bane”lerle, “Purgatory Afterglow”larla bundan 20 sene önce tanışmış bir dinleyici olarak, ta bu devirde “To Drink From the Night Itself” gibi bir albüm dinliyor olmanın tadı, zevki başka, bambaşka.

AT THE GATES…
Öyle bir şeysin ki, seni dinlemediğim anlarda bile damarlarımda dolaşıyorsun. Ne de iyi yapıyorsun.
Albüm bilgileri
- Tomas "Tompa" Lindberg: Vokal
- Martin Larsson: Gitar
- Jonas Stålhammar: Gitar
- Jonas Björler: Bas
- Adrian Erlandsson: Davul
- Der Widerstand
- To Drink From The Night Itself
- A Stare Bound In Stone
- Palace Of Lepers
- Daggers Of Black Haze
- The Chasm
- In Nameless Sleep
- The Colours Of The Beast
- A Labyrinth Of Tombs
- Seas Of Starvation
- In Death They Shall Burn
- The Mirror Black

Bir yanıt yazın