"E" üzerinden bir progresifleşme eleştirisi.
ENSLAVED’in özel bir grup olduğu hepimizin malumu. Grubun müziğini sevin ya da sevmeyin, ENSLAVED’i kavrayan genel hava, elemanların dingin ve bilge tavırları, müziklerinin ağırlığı, bir şekilde grubu farklı bir yere koyuyor.
Black metal köklerinden son derece organik biçimde silkinen ve giderek daha progresif ancak bir o kadar da ruhani bir anlayışa bürünen grup, “Mardraum: Beyond the Within”de hissettirilen ve “Monumentum”da iyice ayyuka çıkan progresif anlayışını “Below the Lights” ile KING CRIMSON kudretiyle yoğurmuş, “Isa” ile aşırı derecede özgün biçimde ortaya koymaya başlamıştı. “Ruun”da müziğini kozmik bir düzleme çıkarmayı başaran ENSLAVED, “Vertebrae” ile yeni kimliği adına ciddi anlamda “olmuş” ve nihayet “Axioma Ethica Odini” ile de eşsizliğini, görkemini metal dünyasının üzerine lapa lapa yağdırmıştı.
“Axioma Ethica Odini”yi dinleyicilik kariyerinin en büyük hayal kırıklığı olarak niteleyen insanlar dahi gördüğümden, müziğin gerçekten de aşırı derecede göreceli bir konu olduğu konusunda hiçbir şüphem yok. Her albümü bir başka dinleyici tarafından grubun en iyisi veya bir başyapıt yahut bir hayal kırıklığı olarak görülebilen ender gruplardan biri olan ENSLAVED, “RIITIIR” ile “Axioma…” karakterini belli ölçüde devam ettirmiş, genel kanı olarak başarılı bir işe imza atmış ve Norveç’in halihazırda aktif olan en büyük birkaç metal grubundan biri hâline gelmişti.
“In Times”, benim de içinde bulunduğum bir grup dinleyici tarafından belli oranda tutarsız olarak görülse de albümü çok seven bir sürü insan olduğu da orta. Ben “In Times”ın 2000 sonrasındaki yeni ENSLAVED’İn en az güzel albümü olduğu düşüncemi yineliyorum.

“E” çıkmadan önce yapılan yorumlarda, ENSLAVED’in bu albümde çok büyük şeyler deneyeceği, bugüne dek bulaşmadığı işlere bulaşacağı yönünde ifadeler vardı. Grup black metalden progresif rock’a kadar farklı uçlardan epey bir şey yaptığından, albümün ENSLAVED’İn ekstrem tarafına kaymayacağı aşikârdı. Bu da grubun daha soyut, daha manevi, kısacası post-rock saçmalıklarını sofistike biçimde yorumlayacak şeyler yapabileceği sonucunu çıkarıyordu; en azından benim için.
Storm Sun’ın ALCEST’vari girişi pek çok kişiye aynı duyguları düşündürtmüş olabilir. Acaba ENSLAVED ruhanilik, maneviyat, uzay boşluğu, Kuzey’in gizemini kozmik boyutta inceleme ayağına gerçekten de denyoca bir kırılganlığa, kudretini törpüleyip katmanlar ve soundscape’ler arasında boğulan bir kimliğe mi bürünecekti? “Vertebrae”de belli ölçüde denenen ancak eskiyi de yok saymadığı için cillop gibi oturan (mesela Clouds) bu olaylar, yeninin de yenisi ENSLAVED’de kendini klavyeler, mellotronlar, öküz gibi efektli gitarlarla mı gösterecekti? Üstelik de grubun en önemli silahlarından klavyeci/vokalist Herbrand Larsen gruptan daha yeni ayrılmışken… ENSLAVED kendi evrimini yerinde saydırmamak adına kendini şaşıracak mıydı? “E”, “Eh” mi olacak tı?

Öncelikle söylemeliyim ki “E” öyle “yapmadıklarımızı yapacağız” düzeyinde farklılaştırılmış bir ENSLAVED albümü değil. Bence “In Times”dan daha tutarlı olduğu kesin. “Axioma Ethica Odini” ile kıyaslanacak kadar özgün ve değerli değil, “RIITIIR”le olan karşılaştırılması kişiden kişiye değişebilir. Bu noktada karşımıza iki ana başlık çıkıyor. Bunları tek tek inceleyip albüme dair nihai kararıma geleceğim. Bunlardan biri sadece ENSLAVED’le, diğeri ise benzer kudretteki başka birtakım gruplarla da ilgili; aslına bakarsanız bir ölçüde bu iki başlık da birbiriyle alakalı.
Bunlardan ilki, olayın manevi boyutu.
ENSLAVED müziğinin yıllardır pek çoğumuzu büyülemesinin sebebi, grubun dinleyicinin albümle bir gönül bağı kurmasını sağlayan karakteriydi. “Isa”daki Violent Dawning’de, “Ruun”a adını veren parçada, “Axioma Ethica Odini”nin Raidho’sunda veya “RIITIIR”in Death in the Eyes of Dawn’unda insanı içten içe patlatan, enginlere sığdırmayan bir güç, bir samimiyet, bir “çok yakınlık ama bir o kadar da uzaklık” hissi vardı. ENSLAVED sanki diğer herkesten farklı ilhamlar alıyor, Kuzey mitolojisinin figürleriyle notalar üzerinden iletişim kuruyor, İskandinavya’nın arkaikliğini notalarla yansıtıyordu. “In Times”da eksikliği çekilen ve grubun bu ruhani/manevi havasını belli ölçüde alarak ENSLAVED’i de “müzik yapan, turlayan bir metal grubu” gibi gerçekçi görmemizi sağlayan durum “E”de de büyük oranda karşımıza çıkıyor. Sanki İskandinavya’nın müzik tanrıları ölümsüzlüklerini yitirmiş de aramızda dolaşmaya başlamış gibi bir his besliyorum son birkaç yılın ENSLAVED’ine karşı.
Buradan ikinci başlığa geçelim. İkinci başlık biraz daha alengirli bir konu ve onu da şöyle ifade edebilirim: zaman içinde sound’unu progresifleştirmeyi seçen eskinin ekstrem gruplarının saptığı ve zamanla monotonlaşan yollar.
Burada bana tepki yağabilir, biliyorum. Lakin adını anacağım isimleri ne kadar sevdiğim, üzerimde ne kadar çok emekleri olduğu, PA’yı belli bir süredir takip eden herkesin malumudur diye düşünüyorum. Her ne kadar son albümlerinin incelemelerinde bu konuyu fazla vurgulamamış olsam da, zamanında devasa işler yapan kimi grup ve müzisyenlerin, belli oranda, “progresifleşme” adı altında sıradanlaşmalarına tanık olduğumuzu düşünüyorum.

Bu konunun bayraktarlığını elbette ki OPETH yapıyor. “Sorceress”a 8 vermiş olsam da kritik Pasifagresif’te yayınlandıktan bu yana albümü 1 kez bile dinlemedim. Bunun başlıca sebebi, dinleyiciler olarak sevdiğimiz grupların iyi taraflarını görmeye daha meyilli olmamız olabilir. Bugüne dek 3.000’e yakın albüm incelemesi yazmış bir insan olarak, bu durumu yaşadığımı ve yaşattığımı zaman zaman fark ediyorum. Aynı şey kariyerini “ilginçleştirmek” isteyen IHSAHN’da da belli albümlerde karşımıza çıkıyor. Deneysellik ve progresifleşme (karmaşıklaşma değil; 70’lerden alınan ilhamı günümüze uyarlama çabasından bahsediyorum) uğruna sanki şöyle hakkını veren, ne kadar sert veya yumuşak olduğu fark etmeksizin ortaya eşsiz bir karakter koyan parça kavramından biraz ödün veriliyormuş gibi geliyor.
İşte bu hissiyatı ENSLAVED’de de yer yer görüyoruz. Dışarıdan bakınca “o an için” ilginç bir şey yapılıyor. Başta mellotron olmak üzere PINK FLOYD’un, YES’in, KING CRIMSON’ın, GENESIS’in, GENTLE GIANT’ın, MARILLION’ın, ELOY’un, şunun bunun ekmeği bir şarkılığına, bir bölümlüğüne yeniyor, ancak çok değil, 1-2 yıl sonra baktığınızda o şarkının o an için ilginç gelen ancak mevzubahis grubun kariyeri ve diskografisi için o kadar da matah bir yer tutmadığını fark ediyorsunuz. Aynı şey “anlık etkileyicilikler” sunduğunu ancak uzun vadede kalıcı ve güçlü şarkılar sunamadıklarını düşündüğüm NE OBLIVISCARIS, PERSEFONE gibi gerçekten iyi ancak belli bir noktadan sonra göz boyamaya başladıklarını düşündüğüm gruplar için de geçerli.
Böyle deyince, sevdiğim pek çok grubu bir kalemde satmışım gibi gözüküyor, ama eğer progresif olmaktan söz ediyorsak, DREAM THEATER’dan bir Take the Time’ı, YES’ten bir Awaken’ı, PAIN OF SALVATION’dan bir A Trace of Blood’ı, PORCUPINE TREE’den bir The Sound of Muzak’ı bugün bile dinlediğinizde, adamlar ne zamansız, ne karakterli şarkı yapmışlar arkadaş diyorsunuz. Ortada çok net bir kimlik, bir eşsizlik var ve başından sonuna kadar kendine özgü bir şarkı dinlediğinizi sonuna kadar hissediyorsunuz.
İşte ENSLAVED’de de bu “progresiflik katalım” düşüncesi altında kimliği güçsüzleşen işlerle karşılaştığımızı görüyorum. “E” iyi bir albüm, elbette ki belli bir kalitenin üstünde, çok güzel anları, bölümleri var. Storm Son bence çok iyi bir şarkı; Sacred Horse’ta müthiş bölümler var. Ancak belli şarkılardaki progresif tat merakı -misal Feathers of Eolh- bence müziğin belli oranda güme gitmesine neden oluyor; “ilginçlik” ayağına “karakter” feda ediliyor.
“E”nin incelemesinden ziyade “E” ve benzeri tavırdaki albümlerde yaşatılan bir anlayışın eleştirisine yer verdiğim bir yazı oldu. Bu kadar ters taraftan yaklaşmış olmamın aşağıdaki notu alakasız kıldığını düşünebilirsiniz, ancak aslında burada bir ENSLAVED eleştirisi yapmıyorum. Burada, hazır fırsat doğmuşken, iyi bir albümün bana hissettirdikleri üzerinden uzunca bir süredir tecrübe ettiğim ve görünüşe göre daha uzun süre edeceğim bir konunun yakınmasını yapıyorum.

“E” bana kalırsa “In Times”dan sonra atılmış gayet yeterli -sadece yeterli- bir adım. 3 albüm öncesinde gökyüzündeki “Devler” olan bu adamlar, sonrasında “Dağların Köklerine” inerek bizimle aynı toprağa basmaya, sonrasında ise “Bin Yıllık Yağmurlar”da tıpkı bizim gibi ıslanmaya başladılar. Neyse ki bu albümle birlikte “Dünyaların Ekseni” falan diyerek biraz daha bizden ayrı, daha yükseklerde durmaya çalışıyorlar. Umarım bir sonraki işlerinde, daha ilk dinlemeden “bu şarkı ömrümün sonuna dek benimle olacak” diyeceğimiz daha fazla şey yaratır ve manevi güçlerini geri kazanırlar.
Albüm bilgileri
- Ivar Bjørnson: Gitar, klavye, geri vokal
- Grutle Kjellson: Sert vokaller, Bas
- Arve Isdal: Lead gitar
- Cato Bekkevold: Davul, perküsyon
- Håkon Vinje: Klavye, clean vokal
- Storm Son
- The River's Mouth
- Sacred Horse
- Axis of the Worlds
- Feathers of Eolh
- Hiindsiight
- Djupet (bonus)
- What Else Is There? (RÖYKSOPP cover'ı)

Bir yanıt yazın