Lezzetli çipetpet.
OPETH.
Çeyrek asırdan uzun süredir metal dünyasının en önemli gruplarından, en önemli değerlerinden biri. Yaptıkları, icat ettikleri, değişimleri, girdiği riskler, saptığı yönler… OPETH, derdinin müzik olduğunu net şekilde gösteren ve Mikael önderliğinde müziğini ve kendini keşfetmeyi hep sürdüren ve görünüşe göre hep sürdürecek bir grup olarak hayatlarımızda her daim yer ediyor.
Bugüne dek yaptıklarının ışığında düşündüğümüzde, Mikael Åkerfeldt‘in normal çalışan bir kafası olmadığı, ta ne zaman neler yapmakta olduğu ve bu minvalde yakın geçmişte ve günümüzde sunduklarının da gayet normal karşılanması gerektiği, OPETH konu olduğunda bence biraz göz ardı edilen bir durum. Doksanların ortalarında tamamıyla kendine özgü bir kimlik yaratmış ve kısa süre sonrasında başkalarına ilham vermeye başlamış bir grup olarak OPETH, gözümle gördüğüm 6-7 kişilik konserlerden Londra’nın devasa sahnelerinde arka arkaya kapalı gişe konserler veren bir grup hâline geldiği yolculuğunun bir diğer adımını “Sorceress” ile atıyor.
Öncelikle söylenmesi gereken; kapaktaki katil tavus kuşunun albümü yansıtmak adına mükemmel bir seçim oluşu. Bu sadece güzel, narin, masalsı rengârenk bir kuşun tamamen zıt bir kavramla, katliamla bir araya getirilerek sunulması gibi basit bir kontrast değil. Albümü baştan başa saran gizemli mistik hava, insanın içini üşütmeyen dozunda bir tekinsizlik, belirsizlik, merak etme gibi hisler “Sorceress”ın görsel tarafında da gayet başarılı şekilde kendilerine yer bulmuşlar.

Albüme girdiğimizde karşımıza çıkan şey, aslında tam da beklememiz gereken şey olan beklenmezlik. Daha doğrusu, bir şey beklemenin beyhude oluşu. Gerçekten de, “Heritage” ve “Pale Communion“ın kahverengi, kirli sarı, pastel topraklığının ardından “Sorceress”; hem kapağı ve özellikle de adındaki dişilik ve bunun da pekiştirdiği gizemle tam bir beklenmezlik havasına bürünüyor.
Bu durum ustaca yansıtılmadığı takdirde ortaya çok tutarsız, dağınık, kişiliksiz, resmen saçma bir şey çıkabilirdi. “Kadın büyücü” gibi bir isim altına 70’ler progresif rock’ını dayayıp tuhaf denemelerle dolu bir şey sunmak, hatta bunu iyice sludgy tatlara sokmak, iyice minimalleşip, iyice dumanlanıp aşırı kişisel bir albüm de ortaya çıkarılabilirdi. Lâkin OPETH bunu yapmamış.
OPETH; progresif rock yaptığı son iki albümünün aksine, “Sorceress”ta progresif metale de kayan bir iş yapmış.
Bu görüşün altını doldurmak adına söyleyebileceğim en net şey; OPETH’in bu albümde “Blackwater Park” ve sonrasında yaptığı işlerde yer alabilecek türde rifler kullanmış olması. Elbet tonlar çok daha kadife, yırtıcılıktan uzak ve brutal vokal de yok. Ancak kimi rifler gerçekten de bildiğimiz, ya da bildiğimiz demeyeyim, çoğumuzun özlediği OPETH’in yüzeceği sularda yüzen bir tarzdalar. Kötücül, uğursuz hisler, gergin ve buhranlı atmosferler yok, lâkin net bir progresif metal kimliği var. Bunu görebildiğimiz ilk şarkı olan Chrysalis, OPETH’in son 8 yıldır yaptığı en metal şarkı olabilir; diye düşünüyoruz, ama yanılıyoruz.
Albümün içine girdiğimizde, “Sorceress”ın OPETH standartları için aşırı sade bir akustik pasaj olan Persephone’la açıldığını görüyoruz. Bu şarkı, gruptan daha önce duymadığımız bir şey olan konuşmalı vokalleri de OPETH tepsisine eklemiş oluyor; hem de bir kadının sesinden. Albümün gerçek anlamda ilk şarkısı ise haftalar önce yayınlandığında resmen irite olduğum ve “Of be OPETH ne gerek var bunca tatavaya, yardır geç işte” diye düşündüğüm Sorceress. Yine gruptan alışık olmadığımız çok basit, sade bir rife sahip olan şarkı; albüm içinde dinlendiğinde tabii ki daha bir oturmuş geliyor.
Folk karakterli Sorceress 2’in duruluğunun ardından karşımıza ilginç bir şey çıkıyor. Zamanında BLACK SABBATH ve IRON MAIDEN’la çalışmış 64 yaşındaki İngiliz besteci Will Malone’un elinden çıkma yaylılarla bezeli The Seventh Sojourn; OPETH’in Closure ve Bleak’ten sonra oryantal tatları iyice tavana çıkardığı ve resmen Orta Doğu ezgilerini bizlere sunduğu bir şarkı olarak grubun tuvaline arz-ı endam ediyor. Büyük oranda enstrümantal olan bu şarkı ile birlikte, albümün sert anlarından olan Chrysalis sonrasındaki 10 dakikalık sakinlik de son buluyor ve yerini Strange Brew’e bırakıyor. Chrysalis’te uyanan son yılların en sert OPETH şarkısı düşüncesi, Strange Brew’le birlikte değişiyor.
Albümün en uzun şarkısı olan Strange Brew, çok değişken yapısı ve grubun uzun zamandır yazdığı en metal bölümlerdne bazılarıyla “Sorceress”ın en renkli, en kaotik, en şaşırtıcı anlarından bazılarını barındırıyor. Metal derken elbet Master’s Apprentice’leri, The Leper Affinity’leri kast etmiyorum; LED ZEPPELIN’i, DEEP PURPLE’ı anımsatan bir kimlikten söz ediyorum, ancak grubun son dönemleri düşünüldüğünde, bu şarkıda ve albümün çeşitli yerlerinde duyduğumuz şeylerin, her ne kadar buna gerek olmasa da, metal kategorisine sokulmasında hiçbir tereddütüm yok.
A Fleeting Glance’te sakin takılan ve güvenli sularda yüzen grup, sonraki minik parçayı saymazsak albümün kapanışını Era’yla yapıyor. Mikael’in farklı vokal denemeleri sunduğu bu şarkı da “Sorceress”ın değişken ve renkli dünyasını kapamak için iyi bir seçim olmuş.
Albüme dair genel düşüncemi toparlarsam, “Sorceress” gayet iyi bir albüm. Progresif rock/metal dozu ne oranda olursa olsun, en az “Pale Communion” kadar iyi, kimilerince ondan öteye geçebilecek, kimilerince folk karakterin ve deneyselliğin biraz eğreti gelebileceği, ancak her halükârda karşımızdaki şeyin OPETH olduğunu bize hissettiren bir çalışma. Belki içinde Faith in Others gibi yürek dağlayan bir şarkı yok, belki yayınlanan ilk şarkı olan Sorceress’ı duydunuz ve şarkıya uyuz olup albüme dair düşüncelerinizi en baştan olumsuz tarafa yasladınız. Bağımsız olarak düşünüldüğünde ben Sorceress’ı baya beğendim.

Şu bir gerçek ki, OPETH eskiden tam anlamıyla eşsizdi. Bazı şarkıları duyuyor ve o şarkının hayatımızda önemli bir yer edineceğini hissediyorduk. Dinlediğimiz şey bizi hayrete düşürüyor, bizi kendine aşık ediyor, görkemi altında bizi eziyordu. Çünkü OPETH eşsizdi. Sadece kendisiydi ve onun gibi başka hiçbir şey yoktu.
OPETH bir süredir geçmişteki ilham kaynaklarının izinden gitmeyi, zamanında yapılanların bir başka versiyonunu sunmayı seçti. Böyle olunca, en azından kendi adıma konuşursam OPETH’in müziğini duyduğum zaman önceki paragrafta bahsettiğim şeyleri; hayreti, aşkı, görkemi hissetmiyorum. Eşsizliğinden dolayı içselleştirdiğim OPETH müziğini, belki artık hayatımın en tepelerine koyamıyorum ve sadece beğenmekle, takdir etmekle, hayran kalmakla yetiniyorum. Ama olsun; bana önceki paragrafı yazdıran grup da bu olduğuna göre, zamanında hayatıma bu değerleri onlar kattığına göre, şu anda yapmayı seçtikleri şey konusunda da itiraz hakkım olamaz.
Bu şekilde bakınca “Sorceress” çok iyi bir albüm. “Kendimizi tekrarlamayalım” düşüncesi ile karambole kurban gidebilecekken, son derece tutarlı, bütünlüklü ve anlamlı olmayı başaran bir albüm.
Emeği geçenlerin eline sağlık.
Albüm bilgileri
- Mikael Åkerfeldt: Gitar, vokal
- Martín Méndez: Bas
- Martin Axenrot: Davul
- Fredrik Åkesson: Gitar
- Joakim Svalberg: Klavye
- Persephone
- Sorceress
- The Wilde Flowers
- Will o the Wisp
- Chrysalis
- Sorceress 2
- The Seventh Sojourn
- Strange Brew
- A Fleeting Glance
- Era
- Persephone (Slight Return)

Bir yanıt yazın