DARKEST HOUR.
DARKEST HOUR hiçbir zaman çok popüler olamamış bir grup. Melodik death metal ile metalcore’u harmanladıkları, kendine özgü birtakım ögeler barındıran ve ilk zamanlarındaki AT THE GATES etkisini zaman içinde törpüleyip daha kişilikli bir tınıya kayan grupla, 2000 yılındaki başarılı ilk albümleri “The Mark of the Judas” sayesinde tanışmıştım. 14 yıldır dinlediğim bir grup olduklarından, gelişimlerini, değişimlerini, denemelerini, hep yakından takip etme fırsatı buldum.
“Darkest Hour” bu sene içinde dinlediğim en garip albümlerden biri olacağını daha ilk dinlemeden belli etti. Anlayış namına DARKEST HOUR’la hiç alakası olmayan, ancak bir yandan da grubun neredeyse 20 yıldır oluşturduğu havayı bir şekilde yansıtan bir genel tını vardı. Sumerian Records’a geçmeleriyle birlikte gelen bu değişim, elbette ki kimi dinleyiciler tarafından anında kötü karşılandı ve Sumerian’ın DARKEST HOUR’u bozduğundan, DARKEST HOUR’un Sumerian’a ruhunu sattığından bahsedildi.
Dürüst olayım, ilk birkaç dinleyişte ben de bu müzikal değişimi çok yadırgadım. Piyasa olmuşlar diye düşünmedim elbet ama, zamanında çok taşaklı bir müzik yapan, “Undoing Ruin” gibi bir hayvanlık sunmuşluğu olan bu grubun böyle ılıklaşması benim de epey tadımı kaçırdı. DARKEST HOUR resmen kendi adına yapılmamış ne varsa yapmaya and içmiş gibi görünüyordu.
Albümün kritiğini yazmaya oturduğum ilk birkaç seferde düşüncelerimi toparlayamadım. Albümü en az on kez dinlemiştim, ancak ortadaki şeyin değerine bir türlü karar veremiyordum. DARKEST HOUR bu yeni denemelerinde ne ölçüde başarılıydı? Bu yeni tını grubun üstünde eğreti duruyor muydu? Grup yapmacık bir son çare olarak kendini daha çok kişiye ulaşabilecek bir forma mı sokmaya çalışıyordu?

Albümü yazmak için oturduğum bu denemelerde, çeşitli durumlardan dolayı kritiğe bir türlü başlayamadım. Albümü dinledim, dinledim, sıra yazmaya geldiğinde birkaç sefer başka işler çıktı ve kritiğe girişemedim. Sadece albümü daha çok dinlemiş olmakla kaldım.
İyi ki de kalmışım. İyi ki de albümü daha çok dinlemişim. İyi ki de albümün yansıtmak istediği şeyi görmek için gereken zamanı ayırmışım.
Şimdi baktığımda, karşımda DARKEST HOUR’un içine girmesi en zor, ancak girilebildiğinde görüldüğü üzere, bugüne dek yaptığı en iyi albümlerden biri var. “Darkest Hour” gayet güzel bir albüm.
Bir kere albümün en büyük başarısı, her şeyi doğru yapmadığınızda SİK GİBİ durabilecek bir sound’u cidden kusursuz şekilde DARKEST HOUR sound’una entegre edebilmiş oluşu. Alışık olunmadık şeyler elbet var, hatta albüm komple DARKEST HOUR’un alışık olunmadıklıklarıyla dolu; ancak grup, 20 yıla yaklaşan deneyimiyle ve belki daha da önemlisi, “artık bir patlama yapmalıyız ulan” kılıfındaki yumurtanın göt deliği çeperlerine yaptığı tatlı tatlı baskıyla, bu sayısız yeni unsuru müziklerine yedirmeyi cidden başarmış. Ortada ne bir IN FLAMES taklitçiliği var, ne bir yeni piyasaya çıkıp malı götüren acayip saçlı ciks gruplara özenme var; DARKEST HOUR hâlâ DARKEST HOUR. Farklı, çok farklı, ama nasıl IN FLAMES 2000’lerdeki dev değişiminde dahi IN FLAMES olarak kalmayı başardı, melodi kalıplarıyla, şusuyla busuyla yine aynı grup olduğunu her an hissettirdi, “Darkest Hour” da grubun patlama yapma ve Sumerian’ın gözüne girme çırpınışlarıyla olmadığı bir şey gibi görünmeye çalışma çabası olarak görünmüyor. Sırf bu bile, sırf böylesi zor bir şeyin altında sıvamadan kalkmış olmaları bile, müzikal vizyonları ve birikimleri konusunda gruba saygı duymamı sağladı diyebilirim. Tüm bu farklılıların içine cidden çok süper pek çok DARKEST HOUR’luk ve melodik death metal ile metalcore’un pek çok müthiş ögesini katabilmiş olmalarıyla da, içine girmeye çalıştığınız takdirde takdir edeceğiniz bir iş ortaya konduğunu görmemek elde değil.
Sonuçta elimizde ne var?
– DARKEST HOUR’un şimdiye dek ilk haftasında en çok satan albümü var.
– Grubun pek çok anlamda kendini aştığını ve bugüne dek yansttıklarından daha fazlasını yapabileceklerini gösterdiği bir müzikal anlayış var.
– Vokalist John Henry’nin tartışmasız en iyi vokal ve şarkı sözü performansı var.
– “Onların kalemi değil” gibi gözüken yerlere girip hepsinden alnının akıyla çıkan bir DARKEST HOUR var.
– Pek çok dinleyici için “çok iyi” ile “çok kötü” arasında gidip gelecek düzeyde riskli bir albüm yapmaya cesaret eden ve sosyal medyadaki demeçleri ve tavırlarından görüldüğü üzere bunu başarmanın gururunu yaşayan bir grup var.
Kısacası, 15 yıl önce şunu yapan, ancak bugün bunu yapan, müzikal gelişimi izlendiğinde bu kadar alakasız bir değişime aslında son derece başarılı şekilde gelmiş olan DARKEST HOUR’u kutlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bunu diyebilmek için albümü 20 küsür kez dinlemem gerekti, ancak sırf bu kadar çok dinleme gereği duymamı sağladıkları, arada sıkılıp “eeh tamam işte” dedirtmedikleri için bile başarılı buluyorum grubu.

“Darkest Hour”, 15 şarkı barındıran ve 56 dakika süren bir albüm. Albümü beğenmeyenlere çok garip gelecek biliyorum, ancak net şekilde bu yıl dinlediğim en başarılı albümlerden biri.
Albüm bilgileri
- Mike Schleibaum: Gitar
- John Henry: Vokal
- Michael Carrigan: Gitar
- Aaron Deal: Bas
- Travis Orbin: Davul
- Wasteland
- Rapture In Exile
- The Misery We Make
- Infinite Eyes
- Futurist
- The Great Oppressor
- Anti-Axis
- By The Starlight
- Lost For Life
- The Goddess Figure
- Lunar Divide
- Beneath The Blackening Sky
- Surrealist
- Hypatia Rising
- Departure

Bir yanıt yazın