"Oha bu çalan ne?!"
Kritik yazmak bazen çok garip bir hal alabiliyor. Önünüzde, müzik tarihine belli bir etki bırakmış, kendi türünün belki de en önemli çalışması olarak görülen bir albüm var ve sizin bu albüm hakkında 20 küsür yıldır söylenenlerin aynıları olmayan bir şeyler yazmanız gerekiyor. Karşınızda, bahsettiğiniz albümü yalayıp yutmuş insanlar olduğunu biliyor, bu herkes tarafından dinlenmiş albümü onlara “tanıtma” konusunda “henüz denmemiş neyi söyleyebilirim ki?” noktasında duruyorsunuz.
“Images and Words”ü burada sabaha kadar övebiliriz arkadaşlar. Biliyorsunuz ki burada yazacağım hiçbir şey, albümü avucunun içi gibi bilen insanlara şaşırtıcı gelmeyecek, onlara en fazla “hmm evet evet” şeklinde bir tasdikleme ile “evet yhaaa orası çok süper” çerçevesinde bir ortak zevk paylaşımı keyfi yaşatacaktır. O yüzden “Images and Words”ün progresif metalin muhtemelen en önemli albümü olduğundan, sadece bu albümün progresif metal denen şeyin başlıca müsebbibi oluşundan, sadece bu albümün sayısız grubun kurulmasına vesile oluşundan, sadece bu albümün sayısız insanı progresif rock ve metalle tanıştırdığından, sadece bu albümün DREAM THEATER diye bir devin en büyük devrimi olduğundan, sadece bu albümün on binlerce insanın müzik kavramına olan bakışını değiştirdiğinden, sadece bu albümün sayısız insanı müzisyen olmaya ittiğinden falan da bahsetmek de, en iyi ifadeyle beyhude kalır. Dile kolay… Metal tarihinin en önemli albümlerinden birinden bahsediyoruz.
Burada Petrucci’nin progresif metalin gidişatını neredeyse tek başına değiştiren kişi oluşundan, Portnoy’un modern progresif metal davulculuğunun en çok tanınan ve ilham veren ismi oluşundan, Myung’un o sessizliğinin ardında nasıl devasa bir yetenek olduğundan, Kevin Moore’un muazzam dehasından ve LaBrie’nin bu albümde nasıl müthiş bir performans sergilediğinden de bahsetmeyeceğim. Legatoların, tapping’lerin, vibratoların içinden çıkamayız, aksak ritim içinde kalır kendimizi şaşırırız. Sonuçta dile kolay… “Images and Words”. Akıllı olun.
O yüzden, tüm bunları bir kenara bırakıp “Images and Words”ün benim için ne ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum.

DREAM THEATER’la gerçek anlamda “Metropolis Pt. 2: Scenes From a Memory” ile tanışmış ve tahmin edileceği üzere albümü ilk dinlemem sırasında aklını peynir ekmekle yemiş biriyim. 1999 yılına tekabül diyor. DREAM THEATER diye bir grup olduğunu duyuyor, ancak elimin altında uçsuz bucaksız Audiogalaxy mp3 arşivi ve benzersiz 56K modem konforu olmasına rağmen, aynı dönemlerde tanıştığım IN FLAMES, DARK TRANQUILLITY, AT THE GATES, CARCASS, OPETH gibi gruplar nedeniyle (neredeyse tümünü aynı gün içinde keşfettim, kulaklık kabloları ve klavye tuşları arasından, ”METHAAAAAĞĞĞĞLLLL!!!!” çığlıkları arasında adeta bi Anka Kuşu gibi tekrardan doğdum; o ne kutlu bir gündü, o ne kutlu bir internet erişimiydi… ) DREAM THEATER’a bakmayı biraz unutmuş, dolayısıyla da nasıl bir grup olduğu konusunda bir fikir edinememiştim. Yıl 1999’du.
1994 yazı, Artur, Balıkesir
Yazlıktaki halı sahanın oradaydık. Saat 17:00-18:00 arasıydı. Denize temas etmeye yakın akşamüstü güneşinin turunculuğu, çok hafif esen bir rüzgar, az önceki maçın ardından çimenlerde oturuyoruz… Az önceki maç deyip çok epik bir şeyden bahsettiğimi sanmayın, daha çoğumuz 13 yaşındayız; halı sahanın yanındaki ufak çimenlikte, muhtemelen saçma sapan bir maç yapmışız ya da 9 aylık oynamışız, o kadar. Ama sonuçta herkes yorulmuş, öylecene oturuyoruz.
Sessizlik…
O dönem “hayatım = METALLICA” olduğundan, bir şeyle uğraşmadığım her an, her sessizlikte, aklıma siyah albümden bir şeyler geliyor. Ne sözlerin biliyorum, ne elemanları tanıyorum. Aklımın içinde Of Wolf and Man’ler, Through the Never’lar dönüp duruyor…
Sessizlik…
Sonra halı sahanın oraya park etmiş arabalardan birinden, saçı at kuyruğu olan zayıf bir abi iniyor, arabanın kapısını açık bırakıyor ve arkadaşlarıyla arabaya yaslanıp muhabbet ediyorlar. 2-3 saniye sonra arabadan bir müzik çalmaya başlıyor. Bir gitar, daha önce hiç duymadığım türde, çok tatlı bir şey çalıyor. Ardından üstüne çok tatlı bir davul ekleniyor… Çok güzel bir şeye dönüşüyor çalan şey. Çimenlerde oturmuş, bu ilk kez duyduğum şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Çok merak ediyorum. Ama gidip de “Abi bu çalan ne?” demiyorum. Müzik devam edyor, gitar sertleşiyor, METALLICA gibi oluyor. Ama METALLICA’dan daha zor dinlenir gibi de bir hali var. Vokal başlıyor, METALLICA’dan çok farklı, bambaşka. Araba benden 30-40 metre uzakta olduğundan, her şeyi şöyle böyle duyuyorum, ama bu çalan iyi bir şey, anlayabiliyorum. Peki çalan grup kimdir, bu şarkının adı nedir; bunları öğrenmek için bir 5 yıl beklemem gerekiyor.
1999’Eylül’ünde, yine yazlıkta, MEGADETH sever bir arkadaşımla muhabbet ederken ortaya çıkmıştı “Sen DREAM THEATER seversin” cümlesi. “O ne? MEGADETH albümü mü?”
Görünüşe göre, o dönemler yoğun şekilde METALLICA, PANTERA, SEPULTURA, biraz MEGADETH dinleyen ben, bu DREAM THEATER denen grubu severmişim. Bir yerlerden bulmalı ve dinlemeliydim. Bu telkinden yaklaşık bir ay sonra İstanbul’a döndüm. Aklımda DREAM THEATER’ın bir albümünü bulmak ve almak vardı. Yağmurlu bir akşam babam ve kardeşimle Kadıköy’den eve döndüğümüz bir sırada, yerdeki naylonun üstüne dizilmiş, üzeri yağmur damlalarıyla kaplı korsan CD’ler arasında bir şey gördüm; yürüdüğüm sırada, özellikle bakmamama rağmen. Evet, CD’nin üstünde DREAM THEATER yazıyordu; kapakta bir sürü ufak fotoğrafın bir araya gelmesiyle oluşmuş bir adam suratı vardı. CD’yi hemen aldım.
O gece evde bir bayram havası. Ben olağanüstü bir grup keşfetmiş olmanın müthiş sevincini, o güne dek en sevdiği grup MANOWAR olan 15 yaşındaki kardeşimse hayatın grubunu bulmuş olmanın coşkusunu yaşıyordu.
Ve bu şekilde DREAM THEATER’la tanışmış oldum. “Images and Words” ve “Awake”in çıkışı sırasında gruptan haberi olmayan biri olarak, sanırım tanışabileceğim en iyi albümle tanıştım DREAM THEATER’la.
Birkaç hafta sonra, o zamana dek çıkan tüm DREAM THEATER albümleri orijinal olarak alınmış, kardeşimin odasındaki rafa dizilmişlerdi. O gün çimenlerde uzanırken duyduğum o esrarengiz şarkıyı 4 yıl sonra tekrar duyduğum andaki sevincimi sanırım tahmin edersiniz. “Oha işte buydu! Bu şarkıydı! Albümün ilk şarkısıymış hem de! Of beee! Yaşasın, sonunda buldum!”
DREAM THEATER hızlı şekilde en çok dinlediğim gruplardan birine dönüşmüştü. Çünkü bambaşkaydı. İnternetin çok sınırlı olduğu, etrafımda metal dinleyen tek kişinin kardeşim olduğu bir ortamda, böylesi DEV bir şey keşfedip onun hakkında çok kısıtlı şekilde konuşabilmek, böylesi müthiş bir şeyi kendi içinde yaşamak durumunda olmak çok garipti. LaBrie’nin “Live at the Marquee”deki inanılmaz performansı bile kardeşimle aramızda büyük bir muhabbet malzemesi olabiliyordu. “Of be The Killing Hand’in şurasında çok süper söylüyo yaaa…”, “Pull Me Under’da albümdekinden bile daha iyi söylemiş resmen…”
Alışık olmayan biri olarak, grubun bazen bir şarkısı bile insanı uzun süre uğraştırabiliyor, çözülmeyi bekleyebiliyordu. “Scenes From a Memory’yi hatmettim, daha bunun gibi dört tane daha var!”
Dolayısıyla DREAM THEATER, uzunca bir süre beni etkisi altına aldı. Hiçbir zaman “DREAM THEATER’cı” olmamama ve DREAM THEATER’la birlikte başka gruplar da dinlememe rağmen, sanırım yakın bir gelecekte tanışacağım MESHUGGAH’a kadar, bir süreliğine benim için metalin en üst noktası DREAM THEATER’dı.
2000 yazında Ankara’da, Cinnah’tan yukarıya çıkarken, arabadaki dayım ve babama “Bir şey dinleyeceğim kulaklıktan, bir şey derseniz duymam” diyerek Take the Time’ın 04:34’te giren efsane kısmını başa alıp alıp tekrar dinleyişim, Metropolis’in 05:36’sında başlayan bas partisinin üstündeki aksak vuruşlu acayip yeri ezberlemeye çalışmam, bir yıl önce gitar çalmaya başlamış biri olarak Under a Glass Moon’un 04:39’da giren ve “dünyanın en iyi solosuymuş…” diye bahsedilen solosunu dinleyip şu hale geldiğim an…
Uzun lafın kısası; alışık olmayan, daha önce benzer bir şeyler duymamış biri için DREAM THEATER inanılmaz güzel bir şeydi. DREAM THEATER her şeyiyle hayranlık uyandıran, diğer her şeyden başka yerde duran, standartlar üstü, enfes bir şeydi.

Sonra yıllar geçti, her şey değişti, biz değiştik, onlar değişti, internet çıktı, hepimiz günde 50 yeni grup bulur hale geldik, şunlar oldu bunlar oldu… Ama cidden, metal denen şeye vurulmuş, yeni gruplar arayan bir genç için o dönemlerde DREAM THEATER’la ilk kez karşılaşmak, DREAM THEATER’ı keşfetmek, dinlediği müzik içerisinde bu denli üstün bir şeyler olduğunu anlayıp bu müziğe daha çok sarılmak, onu daha çok sahiplenir hale gelmek, bu müziğin sınırsızlığını ve içinde kim bilir daha neler olduğunu düşünerek sevinmek, heyecanlanmak, o kadar güzel bir şeydi ki…
O kadar güzeldi ki.
Albüm bilgileri
- John Petrucci: Gitar
- James LaBrie: Vokal
- Mike Portnoy: Davul
- John Myung: Bas
- Kevin Moore: Klavye
- Pull Me Under
- Another Day
- Take The Time
- Surrounded
- Metropolis – Part 1 "The Miracle And The Sleeper"
- Under A Glass Moon
- Wait For Sleep
- Learning To Live

Bir yanıt yazın