Alice seni seviyom lütfen evine dön.
“Alice in Hell”in yarattığı “yeni bir thrash metal devi geliyor!!1!” düşüncesinin ne yazık ki kısa sürede etkisini kaybetmesi ve ANNIHILATOR’ın doksanların belli bir noktasından sonra daha fazla büyüyemeyeceğini belli etmesiyle, grubun yarattığı heyecan dozunda da belirgin bir düşüş yaşanması kaçınılmazdı. Her ne kadar grubun baya kemik bir kadrosu ve çok karakteristik bir tınısı olsa da, ANNIHILATOR’ın doksanların belli bir noktasından sonra yaptığı albümlerin, dâhil oldukları tür adına önemli işler olduklarını söylemek zor. Kabul etmek lazım ki, ilk iki albümüyle akıl alan grup, “Set the World on Fire”la başlayarak kimi dinleyicilere kekremsi tatlar vermeye, sonra da abümden albüme, “çok iyi”den uzak işler yapmaya başladı. Grubu ilk kez 2001 yılında “Carnival Diablos” ile keşfeden bir insan olarak, o albümün biraz öncesine baktığımda “eeeh” demiş, sonrasında çıkacak albümlerle ise şöyle böyle ilişkiler yaşamıştım.
Korkunç kötü albüm kapağı ve bir o kadar dayanılmaz gitar sound’uyla “Waking the Fury”nin ardından, ANNIHILATOR ortalamalık ile sıkıcılık arasında gidip gelen albümler yapmaya devam etti. Jeff Waters, her ne kadar Facebook’tan görüldüğü üzere biraz garip bir adam olsa da, her zaman için iyi bir gitarist olmayı sürdürdü; beste kabiliyetiyse ne hikmetse doksanların başında kaldı.
Bir sürü konuk davet edilen ve “METAL” diye bağıran albüm adıyla ilgi uyandırmaya çalışan “Metal”, müzikal olarak çok da bir şey yapmadı. Ardından yine ismiyle ilgi çekme amacı taşıyan “Annihilator” çıktı ve sıkıcılık devam etti. Şimdiyse karşımızda “Feast” var. Peki “Feast” bu orta(lamalıklar) oyununda nerede duruyor?

Öncelikle söylemek istediğim bir şey var. Metal dünyasındaki pek çok grubu, müzisyeni kapsayan bir konu.
Efendiler!
Yok bu olmaz.
Metal dünyasındaki sevgili müzisyenler…
Veya;
Arkadaşlar!
…
Değerli büyüklerim!
Her neyse, metal olayında yer alan kimi grupların içine düştükleri hatalardan birini bu albümde de gördüğümüzü düşünüyorum:
“Ne yapmak istediğine karar verememe hastalığı.”

Albüm kapağında, ellerindeki kalpleri yemekte olan, kan revan içinde iki kız var. Karanlık, korkutucu, hele ki metal ile alakası olmayanlar için itici bir kapak. Albümün içine bakıyoruz, RED HOT CHILI PEPPERS çakması diyebileceğimiz şekilde açılan bir şarkı; hayatımda okuduğum en sığ sözleri içeren ve adeta bir parodi şarkı durumundaki Perfect Angel Eyes gibi 14 yaş aşıklarına hitap eden bir şey; aralarda çok hızlı thrash şarkıları; klibinde dünyalar gereksizi bir striptiz sekansına sahip bir şarkı; yine klibinde hem aşırı havalı, hem de şapşal gözükmeye kasan grup elemanlarının olduğu bi şarkı; hard rock gibi başlayıp bir anda hayvan gibi sertleşen bir parça; kısacası kimseyi tam olarak memnun edemeyecek, “herkesin hoşuna gidecek bir şeyler bulabileceği” değil, “herkesin hoşuna gitmeyecek bir şeyler bulabileceği” bir hal almış, götü başı başka oynayan, hamur gibi sağa sola çekilebilecek bir iş.
Bu albüme No Surrender’ınki gibi funky ass whippin juicy boob lickin bir introyla açılan bir şarkı koyuyorsan; bu albüme cidden dinlerken utanacağım kadar korkunç sözleri olan ve banallığından aklımı kaçıracağım Perfect Angel Eyes diye bir sümük koyuyorsan; kalan şarkılarda koltuk altınla sweep de atsan, kasıklarınla şarkı da söylesen, bu albümün itici gücünü kırıp içine giremiyorum. Ha giren vardır; ama ben giremiyorum. Hatta neredeyse girilemez görüyorum.
Albüm her anlamda o kadar bütünlüksüz ki, içine girilmesi o kadar zor ki; adeta “insanlar hoşlarına gidecek birkaç şarkı bulsalar tamamdır” denilerek yapılmış gibi. Cidden, albümü baştan sona her şarkısıyla içine sinecek şekilde beğenecek birileri varsa, eminim ki baya büyük ANNIHILATOR hayranlarıdırlar. Aksi takdirde grubu bilmeyen birilerine bu albümü baştan sona dinletseniz, kalıbımı basarım herkes farklı 3-4 şarkıyı sevdiğini söyleyecek, ancak albümü tam olarak övmeyecektir. Şu duyduğum müziğin her yöne giderliği, başka bir şey düşünmeme müsaade etmiyor. Albümün bir sürü güzel şey barındırmasına rağmen kendi kendini bu kadar baltalaması, böylesi tutarsızlıkları içinde tutması, cidden aklımı başımdan alıyor.
İşin en ilginç ve uyuz tarafıysa, az önce de dediğim gibi, “Feast”te bir sürü güzel bölüm olması. Bir sürü şarkıda gayet güzel rifler, sololar, icralar, düzenlemeler, hatta eskiye oranla çok daha başarılı bir vokal performansı var. Perfect Angel Eyes bile dokunaklı sözlerle harika bir aşk şarkısına dönüşebilecek müzikal altyapıya sahip, ama Waters’ın Alman sevgilisine yazdığını söylediği şu sözler… ama ilkokul 4 şiir ödevi… ama…
Sevmeye çalıştığınız bir albümün bunu kendi kendine engellemeye çalışması ne saçma bir durumdur…
Evet daha fazla uzatmayacağım. Perfect Angel Eyes’ın sözlerinden bir kupleyle kapatıyorum.
“I gotta tell you what’s on my mind
The time that I just spent with you
Never felt this good it’s never felt so right
I hope you feel the same way too
You beautiful inside and outside too
A new beginning for me and you”
Aklınıza ana dili İngilizce olan çeyrek asırlık ANNIHILATOR gibi bir grup mu geliyor, yoksa Eric Cartman’ın İsa’ya ya da geylik komiği yapmak için Kyle’a yazdığı bir şarkı mı? İsterseniz yukarıdaki bölümü bir de Cartman’ın sesini düşünerek söyleyin.
Kafanızdakiler hâlâ netleşmediyse tekrardan okuyalım:
“You beautiful inside and outside too.”
Albüm bilgileri
- Jeff Waters: Gitar, bas, geri vokal
- Mike Harshaw: Davul
- David Padden: Vokal
- Deadlock
- No Way Out
- Smear Campaign
- No Surrender
- Wrapped
- Perfect Angel Eyes
- Demon Code
- Fight the World
- One Falls, Two Rise


Bir yanıt yazın