Ruh kıran.
Umut KARAGÖZ
Merhaba, sakin duruşlarının altında birer komodo ejderi yatan sevgili Pasifagresif okurları. Dr. Jekyll ve Bay Hide isimli novellayı az çok hepiniz bilirsiniz. Bir asırdan fazla bir süre önce yayınlanmış ve 123 kez sinema ve televizyona uyarlanmış bu hikaye edebiyatta bir mihenk taşı kabul edilirken aynı zamanda hem kültürel hem de tıbbi olarak özellikle 20. yüzyıl’da ciddi bir etki bırakmıştır.
Hikayeden kısaca söz edelim. Orijinal öyküde Doktor Henry Jekyll, her insan gibi içinde hissettiği zararlı ve zehirli dürtülerden kurtulmak için bunları kısa nöbetler halinde tamamen gün yüzüne çıkaracak bir iksir hazırlar. Amaç, söz konusu dürtüleri kısa süreliğine serbest bırakıp geri kalan zamanında, şehvetten, kıskançlıktan, nefretten ve korkudan tamamen arınmış bir insan haline gelmek, insan ruhunun çekirdeğinde yatan, birbirini sürekli zıt kutuplar gibi çeken iyi ve kötü arasındaki o engellenmesi zor organik bağı kırmaktır. İksir bunu başarır, bir noktaya kadar. Ortaya çıkan, vicdandan ve öz eleştiriden yoksun varlık Bay Edward Hyde’dır. İksirin başarısız olduğu nokta ise normalde Dr. Jekyll’ın kontrolünde olan ve sadece dilediği zamanlarda bedenine ve ruh haline büründüğü Bay Hyde’ın yavaş yavaş bir deney parçası olmaktan çıkıp ikinci bir kişilik haline gelişidir. Dr. Jekyll zamanla Bay Hyde’a isteği dışında dönüşmeye başlar ve transformasyondan sonra yaratığı kontrol edemediğini fark eder. Hyde, onun tüm hayatını ele geçirmeye yaklaşmış ve hikayede “iyi”nin sembolü olan Doktor Henry Jekyll’ı tüketmek üzeredir. Dr. Jekyll sadece bir anıya dönüşürken Bay Hyde gerçek kimlik olmuştur.
Tabii, hiç kimse bu hikayeye alelade bir iyi ve kötü savaşı muamelesi yapmadı. Hep daha fazlasıydı. “Dr. Jeykll ve Bay Hyde” ifadesinin çeşitli durum ve olaylara standardından fazlasıyla farklı, oldukça zıt tepkiler veren insanlar için kullanılması da bundandır. Kullanımı sadece insanlar için olması gereken bir tabir de değil. Çeşitli objeler için de rahatlıkla başvurulabilecek bir tanım bu. Mesela, bir albüm.

“Das Seelenbrechen”, IHSAHN’ın bugüne kadar ki en farklı işi. Bunu sadece solo albümlerini baz alarak söylemiyorum. EMPEROR ve yan projeleri THOU SHALT SUFFER, PECCATUM gibilerini de hesaba katıyorum. Yine de muhasebe değişmiyor. IHSAHN, “Das Seelenbrechen”dan daha yoğun, daha özgür ve daha karanlık bir iş yapmadı. Söz konusu karanlık, Black metal’in temelinde var olan karanlık değil. Daha minimal, daha kişisel. Sanki 40 yıl boyunca insanın içinde biriken ve durmadan kaynayan her şeyin bir anda, tek bir albümde etrafa saçılışı gibi. Engellenemez, kontrol edilemez, korku veren, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını garantileyen, yine de, tam olarak bu sebepler yüzünden, mutlu eden. IHSAHN burda Dr. Jeykll rolünü üstlenirken Vegard Sverre Tveitan ise Bay Hyde’ı oynuyor. IHSAHN’ın içtiği iksirin adı, progresif müzik.
“Eremita”dan pek tat alamamış, “After“ı ise hayatımda dinlediğim en iyi albümlerden kabul eden biri olarak “Das Seelenbrechen”ı ilk çevirmelerim sırasında hiçbir şey anlamamıştım. Tamam, bir IHSAHN albümüydü ama tam olarak öyle de değildi. Üzerindeki fazlasıyla karanlık tabaka ve onun hemen altına yerleşmiş belirsizlik ve değişkenlik, daha da diplerde kendine yer bulan sinsi ve öfkeli ama bir o kadar da kırılgan yapıyla birleşince ortaya çıkan iş klasik IHSAHN değildi ve ben albüme dair ne hissedeceğimi bilmiyordum. Bu böyle olmayacaktı. Albümü daha fazla dinlemeye, fikrine güvendiğim diğer site ve eleştirmenlerin kritiklerine ve IHSAHN’ın albüme dair röportajlarına göz atmaya başladım. Herkes farklı bir şey söylüyordu, albümü yere göğe sığdıramayan da vardı, “bu ne lan? 50 dakikalık noise efekti koysan hiç fark etmezdi” diyeni de vardı. Yine de herkesin anlaştığı bir nokta, bu albümün IHSAHN’ın en değişken işi olduğuydu. Bu değişkenlik sadece önceki işlerine oranla farklı bir yola girmek de değil aslında. Albüm, kendi içinde bile oldukça dengesiz ve sapkın bir ruh hali sergiliyor. “Resident Evil” serisine aşina olanları gülümsetecek piyano dokunuşlarıyla başlayan “Regen”in 3:20’den itibaren tanınmaz bir hale gelişi, albümün açılış şarkısı “Hiber”in klasik bir IHSAHN şarkısı gibi başlayıp ortalarına doğru sanki prova sırasında laf olsun diye doğaçlanmış bir şeye dönüşümü ya da hayatımda dinlediğim en sinir bozucu şarkılardan biri olan “Tacit 2″, albümün bu değişken doğasının küçük birkaç örneği. Albüm yazıldığı sırada yola çıkılan fikir de bu zaten. Verdiği röportajlarda ”Das Seelenbrechen”in çoğunlukla spontane ritmler ve doğaçlama melodilerle ortaya çıktığını söyleyen, bunun amacının ise hem müzikal tarafını en temel, en çiğ haliyle dinleyiciye yansıtmak hem de müziğini tekrara düşmekten kurtatmak olduğunu söyleyen IHSAHN, istediği şeyi tam anlamıyla gerçekleştirmiş. Ancak sorulması gereken soru şu; Bu, IHSAHN’dan başka kime hitap ediyor?

Biraz teknik yapıdan söz edelim. “Das Seelenbrechen”da PINK FLOYD’dan UNEXPECT’e, DEVIN TOWNSEND’den KATATONIA’ya kadar pek çok etki mevcut. Ancak bunların en güçlüsü, en göze batanı tabii ki engellenemez biçimde IHSAHN’ın müziğinin bir parçası haline gelen LEPROUS öğeleri. Boynuz kulağı bir gün geçer mi bilmiyorum ama “Das Seelenbrechen”, LEPROUS’un operatik ve karanlık progresif anlayışına oldukça misafirperver bir ev sahipliği yapıyor. Bu, IHSAHN’ın müziğinin köklerinde var olan melankolik ve senfonik yapıyla birleşince hem olabildiğince minimal hem de sonsuzluğa demir atmışçasına ihtişamlı bir atmosfer kuruyor. İnsanın kendine karşı olan savaşını kazanışı gibi.
Albümde, belki hayatınızda ilk defa duyacağınız tipte şarkı yapıları mevcut. Aslında şarkı yapısızlığı demeliyim. Daha albümdeki şarkı sıralamasının bile -ilk bakışta- mantıksız durduğu, şarkı isimlerinin çok bir anlam ifade etmediği bir işle karşı karşıyayız. Albüme dair karşılaştığım birkaç yorum, albümün ilk yarısının gayet bütünlüklü oluşu, ikinci yarısının ise “olmasa da olur” yönünden değerlendirildiği üzerineydi. Bu düşünceye katılmıyorum ama anlayabiliyorum. Albüm, kademeli olarak sürekli daha deneysel bir hal alıyor ve kapanış “şarkısı” olan “See”, insana “yeter be!” dedirtmeye yetiyor. Katılmama sebebim ise, “Das Seelenbrechen” her ne kadar kararsız, ne olmayı istediğini bilmeyen, sürekli bir kimlik arayışındaymış gibi gelse de albüm baştan sona bir bütün. Herhangi şarkı, herhangi bir melodi, herhangi bir pasaj kulağa ne kadar orda olmaması gerekir gibi gelse de kurulan atmosfer o kadar güçlü ki bu zıt yapboz parçalarının hepsini ve daha fazlasını bir arada tutuyor ve onları, hatalı, yanlış, disfonksiyonel ancak kendi içinde tutarlı bir bütün haline getiriyor. Albümün ballad’ı ve -ironik biçimde- en “normal” şarkısı Pulse’da geçen şu dizeler olayı tam anlamıyla özetliyor:
“The chemistry of the fallen soul,
That being broken is what makes it whole.”
—
“Düşen ruhun kimyası,
Onu bütün yapan, parçalanmış olması.”
“Das Seelenbrechen”, adına yakışır şekilde, ruh parçalayan bir albüm. Albümün hem en büyük başarısı hem de en büyük problemi de bu zaten. Fazlasıyla kişisel, oldukça samimi, aşırı yoğun, zincirsiz, bir şeyleri reddeden ve aynı zamanda onlara ihtiyaç duyan bu yapı dinleyiciye seçenek olarak sadece o malum ikilemi bırakıyor; ya seveceksin ya da nefret edeceksin. Sadece IHSAHN’ın müziğini sevmek bu albümü sevmeye yetmiyor. Eğer bu aralar içinizde biriken bir şeyler, hamurunuzda da biraz melankoli varsa “Das Seelenbrechen”ı sevecek olmanız çok mümkün. Eğer daha hareketli, daha güçlü ve vahşi bir şeyler arıyorsanız, bu geçiş albümünü görmezden gelip bir sonrakini beklemeniz daha iyi olur. “Eremita”, Nietzsche’nin son günlerindeki paranoyasının onun gözlerinden bir anlatısıydı. Bu albüm ise IHSAHN’ın saklı deliliğinin bir manifestosu.
Pardon.
“Das Seelenbrechen” bir IHSAHN albümü değil. Bu, Vegard Sverre Tveitan’ın ruh halinin en çiğ yansıması.
Albüm bilgileri
- Ihsahn: Vokal, gitar, bas, klavye
- Tobias Ornes Andersen: Davul

Bir yanıt yazın