DREAM THEATER'ın antitezi.
Metal dünyasının en çok eleştirilen isimleri her zaman için vokalistler olmuştur. Enstrüman çalan isimler, performansları sırasında ileri düzey bir sağlık sorunu çekmedikçe ufak tefek hatalarla da olsa icralarını tamamlarlar. Ancak vokal yapan kişinin enstrümanı kendisi olduğundan, hata yapma olasılığı artabilir, arkasındaki grubun kusursuzluğuna yetişemeyebilir. Ruh halindeki değişimler, her zaman için en çok vokalistleri etkiler. Zira vokal yapan insan, o sıradaki duygularını sesine mutlaka yansıtır, kafasında dönüp duran o ağırlık yüzünden, farklı duygulardaki şarkıları olmaları gerektiği gibi yansıtamayabilir.
Bu kelamları etmemin, vokalistlerin her zaman için hedefteki adam olmalarını vurgulamamın sebebi, bugün konuğumuz olan ismin, metal dünyasının en çok eleştirilen, zaman zaman dalga geçilen, hor görülen vokalistlerinden biri oluşu.
Bunun birinci sebebi, tabii ki de arkasında dünyanın en yetenekli müzisyenlerinden birkaçını barındıryor oluşu. Diğer sebebi de yıllar geçtikçe onun da sesinin gençliğindeki dinamizmini kaybetmesi.
Kendi adıma konuşursam, James Labrie’nin düzgün bir adam olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar müzisyenliği dışında tek bir olumsuz beyanını görmediğimiz, kimseye laf etmeyen, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük progresif metal grubunun vokalisti olmasına rağmen belli ki öyle büyük bir egosu olmayan, kendi halinde bir insan. Düşündüğüm bir diğer şey de şu: James Labrie’nin, DREAM THEATER sound’unun oluşmasında en az Petrucci kadar, Portnoy kadar paynın olduğu. Ondan daha yetenekli, daha yüksek oktavlara çıkabilen, daha karizmatik birileri yok mu? Tabii ki var; sürüyle. Ama DREAM THEATER sound’unun başlıca unsurlarından biri de kuşkusuz James Labrie’nin ses rengidir, yorum yeteneğidir. Sonuçta Labrie ve grubun geri kalanı arasında öyle “o da arada kaynıyo işte, olduğu kadar” gibisinden bir durum söz konusu değil. Ortada bir CANNIBAL CORPSE / Paul Mazurkiewicz durumu yok.

MULLMUZZLER olarak başladığı solo kariyerini, müzik şirketinin bu isteğinden vazgeçerek kendi adına çeviren Labrie, 2005’teki “Elements of Persuasion”ın ardından verdiği 5 yıllık aradan sonra, herkesi şaşırtan “Static Impulse“la dönmüş ve adeta melodik death metale göz kırpan şarkılarla, kendine yeni bir kitle yaratmıştı. Şimdi karşımızda duran “Impermanent Resonance” ise, “Static Impulse”ın başlattığı akımı sürdüren, modern, kolay dinlemelik ve yine çok başarılı olarak gördüğüm bir çalışma.
Labrie’nin konumu gereği bu tarz bir müzik yapmasının yadırganmasını anlayabiliyorum. DREAM THEATER dinleyenler başta olmak üzere, progresif metal kitlesi Labrie’nin daha sofistike, daha kompleks bir şey yapmasını bekleyebilir. Ancak kanımca bu düşünceleri havada bırakacak bir durum var, o da şu: James Labrie agresif müzikleri seviyor.

Herhangi bir röportajını okuduğunuzda göreceğiniz üzere, James Labrie DREAM THEATER’dan daha sert şeylerden de hoşlanan bir insan. Son iki solo albümünden önce, özellikle “Train of Thought“da yaptığı thrash metal öykünmeli vokaller bile bunun bir işareti. 15 yıldır birlikte çalıştığı Matt Guillory de aynı kafada olduğundan, birlikte yarattıkları müzik de bu yöne kayıyor. Guillory bir röportajında (bu kritik öncesi dersime çalıştım) “Ben progresif müzikler içerisinde anılan bir insan olsam da, progresif müzik dinlemeyeli çok uzun yıllar oldu. Ben sadece metal ve pop müzik severim. In Flames dinlerim, kapatır Katy Perry açarım” diyor. Labrie de aynı şekilde, “Yaptığımız işi ilginç kılmak için DREAM THEATER’dan olabildiğince uzak bir şey yapmak istiyorduk, aksi takdirde neden bu işe girişelim ki? DREAM THEATER’da yer alan bir insan olarak, ne diye progresif müzik kulvarında bir şeyler yapmaya çalışalım ki? Bu yüzden de James Labrie’nin solo grubu, DREAM THEATER’ın bir antitezidir” diyor. Albümün bu denli pop ve bu denli agresif olabilmeyi başarması da burada yatıyor.
“Static Impulse”ın yarattığı şokun ardından Labrie’yi “tribünlere oynamakla” suçlayan kesimler olmuştu. Bence bu komik bir düşünce. Gelmiş geçmiş en büyük progresif metal grubunun vokalisti, “şu aralar revaçta” diye bir şeyler yapar mı sizce? Kesinlikle böyle bir şey yok. Hatta şöyle ki, “Static Impulse”ı dinleyen eski SOILWORK gitaristi/ana bestecisi Peter Wichers, Labrie’nin grubunda davul çalan ve brutal vokalleri yapan DARKANE davulcusu Peter Wildoer’e “Static Impulse”ı çok sevdiğini, yeni albümde çalışmak istediğini söylüyor. Ne ilginçtir ki James Labrie’^nin solo albümlerindeki asıl besteci olan Matt Guillory de büyük bir SOILWORK hayranı ve Wichers’ın rif yazım ve beste yapma tarzına hayran bir insan. Bu durumda iki taraf güçlerini birleştiriyor ve ortaya hem agresif, hem de şeker gibi olabilmeyi başaran “Impermanent Resonance” çıkıyor.

Labrie’nin demeçlerinden, DREAM THEATER’ın esntrüman odaklı yapısından bir kaçış aramakta olduğunu görmek gayet kolay. Bu yüzden de son iki solo albümünde önce vokaller ve vokal melodileri yazılmış, ardından üzerlerine şarkılar inşa edilmiş. Bu şekilde düşününce çok kolay bir yöntem değilmiş gibi duruyor, ancak Labrie ve Guillory’ye göre çok iyi işleyen bir formül. Öyle diyorlarsa öyledir, sonuç ortada.
Albüme gelirsek, “Impermanent Resonance”, “Static Impulse” kadar deli deli bir agresiflikte değil. Daha groovy, atmosfere de önem veren, ancak I Will Not Break gibi James Labrie’nin kariyerinde söylediği en sert şarkıyı da barındıran, dinlemesi gerçekten zevkli bir albüm. O I Will Not Break ki, başta albümün ilk şarkısı olarak bile düşünülmüş, blast beat’lerle, thrash rifleriyle şöyle ilk andan bir tokatlamanın planları bile yapılmış. Ancak sonradan daha hit potansiyelli Agony’de karar kılmışlar.
Albümde çalan müzisyenler zaten lafını etmeye değmeyecek düzeyde yetenekli ve kariyerli isimler. Labrie haricindeki dört müzisyenin karışık olarak şu gruplarda çalmışlıkları var: HALFORD, DARKANE, SPASTIC INK, UFO, ZERO HOUR, DALI’S DILEMMA- bi dakika demin SPASTIC INK dendi, daha fazla saymaya gerek yok.
Albümde genel bir pop havası olsa da, bir kısım insana sıradan, düz, monoton gelebilecek şarkı yapıları olsa da, bu adamlar belli ki bunu yapmak istiyorlar. Röportajlarında görüldüğü üzere yaptıkları şeyle gurur duyuyorlar, bunu konserlerle insanlara ulaştırmak istiyorlar. Bu yüzdendir ki “Static Impulse” sonrası çıkmayı planladıkları turne, Avrupalı elemanların vizelerinin yetişmemesi dolayısıyla iptal edilince Labrie de, Guillory de çok üzülmüşler. Ancak bu sefer, herkesin takvimini bir şekilde yarlayıp bu şarkılar için mutlaka turlamak istiyorlar.

Dediğim gibi, bence James Labrie iyi bir adam. Röportajlarında, demeçlerinde bu seziliyor. Böylesi ikonlaşmış bir grubun ön önünde duran adam olarak, solo grubunda istediği şeyi yapabiliyor olması da kendisi adına çok güzel bir şey diye düşünüyorum.

Daha şimdiden, yeni James Labrie albümlerini yeni DREAM THEATER albümlerinden daha büyük bir merakla beklediklerini söyleyenler olduğunu görmek de, Labrie ve ekibinin doğru bir şey yaptığını anlamak için yeterli.
“Impermanent Resonance”ı dinleyin. İçinde çok güzel şarkılar var. Harbiden.
Albüm bilgileri
- James LaBrie: Vokal
- Marco Sfogli: Gitar
- Peter Wildoer: Brutal vokal, davullar
- Matt Guillory: Klavye, geri vokaller, besteler
- Ray Riendeau Bas
- Agony
- Undertow
- Slight of Hand
- Back on the Ground
- I Got You
- Holding On
- Lost in the Fire
- Letting Go
- Destined to Burn
- Say You’re Still Mine
- Amnesia
- I Will Not Break

Bir yanıt yazın