Ladies and djentlemen… one, two, three, foro!!!
Periphery, Periphery adıyla çıkan ilk albümüyle djent dünyasında büyük bir sükse yapmıştı. Her ne kadar albüm, farklı zamanlarda yapılmış şarkıların ardarda koyulmuş hissini yaratsa da (ki gerçekten öyle) albümde “Buttersnips”, “The Walk”, “Zyglrox” gibi fantastik riflere sahip şarkılar vardı. Yetenekli gitarist Misha Mansoor, Periphery’ye kıyasla daha atmosferik kaçan, herşeyini kendi yaptığı solo projesi Bulb dönemindeki bazı parçaları da albüme taşımış ve insan azmanı davulcu Matt Halpern’le birlikte ortaya güzel bir iş çıkmıştı (Bu arada albümün vokalli olan versiyonunu dinlediğimi belirteyim hemen).
Bu albüm öncesindeyse gitarist Alex Bois’in ayrılmasının ardından gruba gitarist olarak Haunted Shores grubundan Mark Holcomb geldi. Hatta Holcomb gruba eli boş gelmedi, eski grubundan Scarlet adlı şarkı artık Periphery’nindi.
Bu albüme gelirsek eğer, hemencecik kulak tarafından yakalanabilecek riflerin ilk albüme kıyasla azlığından bahsedebilirim. Albümü ilk 2-3 dinleyişimde gerçekten çok ama çok sıkıldım. Hatta öyle ki albümden umudu kesip, bari başka bir albüme geçeyim diye, Gojira’nın son albümünü indirdim. İçimde albümün güzelleşeceğine dair hiç bir umut olmamasına rağmen, bu kritiği yazmaya başladığım 4. dinleyişimde şarkılara kısmen de olsa eşlik edebildiğimi gördüm. Şarkılardan keyif alma eşiğini zor da olsa geçmiştim nihayet.
Şimdi, Periphery’nin müziğine baktığımızda, diğer djent gruplarına nazaran daha düzenli bir yapıda olduğunu görüyoruz. Hatta her şarkıda neredeyse bir nakarat bölümü var. Progresif olarak etiketlendirilen bir müzikte, bu tarzın diğer muadillerinde daha az gördüğümüz bu durum, biraz da vokalistin gruba entegrasyonu ile alakalı. Nerdeyse hepimizin gıcık olduğu Spencer’a ben artık diyecek kelime bulamıyorum. Kanser etme eşiğinde o artık bir Selçuk Şahin, bir Sabri Sarıoğlu. Biri artık şu adamın cebine kasten uyuşturucu mu atsın diyeyim, “artık ben alıştım beyler, beni rahatsız etmiyo” mi diyim, a mı diyim, be mi diyim, ce mi diyim bilemiyorum.
Spencer’ın sert vokalleri müziğin core yönünü güçlendirirken, yaptığı temiz vokaller de bir o kadar “Mtv terk” grubuna yaklaştırıyor grubu. İlginç olansa nette Spencer’ın bu albümdeki performansının oldukça beğenilmesi. Hangi kritiğe baksam görüşler bu doğrultuda. Benim görüşüm, adamın temiz vokal yaptığı sesinin güzel olduğu ama grubu teenage, emo, pop-metal grubuna dönüştürdüğü yönünde. Yani bizler Periphery’nin böyle vokallerinin olmamasını istiyoruz ama seçtikleri yol buysa Spencer’ın da bu albümde kendini geliştirdiğini söyleyebiliriz, ki kendisine lirik yazma konusunda da serbestlik tanınmış bu albümde. Bu bağlamda Periphery’nin hedef kitlesi nedir ben çözebilmiş diilim şahsen. Piyasa kaygıları mı var acaba, eğer öyle değilse bile şu vokal ve şarkı yapılarıyla bir metal grubu gibi görünmüyorlar. Ki grubun metal-archives’a konulmadığını görüyoruz.(Gerçi Between The Buried And Me de yok orada, hatta Protest The Hero da yok, arattıklarımdan Veil Of Maya’ya rastladım bi tek). Kendilerine Mateja Kezman stayla “Are you metal?” sorusunu sormak istiyorum.
Albüm öncesinde gelen güzel haberlerden biri, Guthrie Govan, John Petrucci ve The Faceless grubundan Wes Hauch’un konuk gitarist olarak solo atacaklarının belirtilmesiydi. Bu haber hepimizi heyecanlandırmıştı şüphesiz. Peki sololar nasıl diye soracak olursanız “Have A Blast”ta Guthrie’nin, “Erised”da Petrucci’nin, “Mile Zero”da da Wes Hauch’un attıkları aşırı olmasa da güzel sololar. Albüm adına hoş bir renk. Misha Mansoor’a gelirsek eğer, ilk albümdeki o tappingli soloları pek göremiyoruz ne yazık ki kendisinden. Bir tek “Froggin’ Bullfish” ve “Mile Zero” şarkılarında rastladım bu tekniğe. Bunun haricinde “Luck As a Constant” şarkısının sonunda kimin attığını bilmediğim mis gibi bir solo var. Davul olayına gelecek olursak eğer, Matt Halpern oldukça iyi bir baterist olduğunu yine gösteriyor bize. Son şarkıda ve Erised şarkısının temposunun düştüğü bölümde güzel süslemeleri var mesela. Zaten şu videodan kendisinin ne kadar mahiretli olduğunu görebiliriiz.
Albümde yine endüstriyel synth’ler, şarkı geçişlerinde clean tonlu arpejler gibi müziğin atmosferik yönünü besleyen öğeler de mevcut. Prodüktör koltuğunda yine Misha Mansoor’u görüyoruz ve bence kendisi bu konuda başarılı biri. Prodüktörlüğünü yaptığı diğer grupların soundlarında yaptığı gelişmenin vurgulanması da nette denk geldiğim yorumlardan biri. Prodüksiyon iyi ama albüm benim gibi “öyle bir rif girsin ki kafayı yedirtsin bana” ya da “off be ne şarkıydı ama” denilecek beklentilerin uzağında, şarkıların yörüngesini, eksenini pek bozmayan bir düzlemde. Benim için djent eşittir “hayalgücü”, “heyecan” ve “kafayı tırlatma” olduğu için Periphery sanki hayvan gibi solo atabilecekken atmayan veya attırılmayan Testament’in The Gathering albümündeki James Murphy gibi. Ya da ben yanlış bir beklentiye girdim, bilmiyorum. Belki de adamlar yaptıkları müzikten gayet memnundur.
Evet, grubun bu 2. albümünün 1. albümüne kıyasla daha zayıf olduğunu düşünüyorum ama genel olarak değinmek istediğim başka bir konu var. Djentle yatıp kalktığım şu günlerde djent etiketli, söz sahibi, bilinen grupları dinliyorum ama hala çoğunluğunun yaptığı müzikten tatmin olamıyorum bi türlü. Halbuki ellerinde Meshuggah’tan kalma müthiş bir miras var ama bunu yeteri kadar değerlendiremedikleri kanısındayım. Kim aksak, groovy, matematiksel bu heyecan verici müziği dinlemek istemez ki? Bu harika fikir daha iyi işlenebilir kanısındayım. Daha önce ki bir yazımda yeni nesil djent gitaristlerinin klasik heavy-rock çizgisinin dışında, metal kafasına sahip olduklarını söylemiştim ama zannedersem bu fikrimde yanılmaya başlıyorum. Periphery de bence kendine bir sound oturttu ama bu soundun kendilerini özellikle Misha “Bulb” Mansoor’u sınırlandırdığını düşünüyorum, özellikle bu vokallerle. Grup bir metal grubundan ziyade bir gençlik grubunu andırıyor. Herşeye rağmen Periphery’nin djentin kalelerinden biri olduğunu kabul edersek bu albüm, fena bir albüm değil kesinlikle, ilk bi kaç dinleyişle algınabilecek bir albümse hiç değil, dinledikçe güzelleşen albümlerden.
Albümün en özel rifi: Luck as a Constant şarkısının giriş rifi (arpejden sonraki).
Albümün özeti: Bence Periphery müzikal çizgisini değiştirmeyecek, bu albümde ne dinlediysek benzerini, bi sonrakinde de dinleyeceğiz.
Albüm puanı: Objektif olarak baktığımda djent adına fena bir iş yok ortada ama ne yapsam bu albümü benimseyemiyorum, Periphery’nin bu sound’u bana hitap etmiyor açıkçası. Bu albümü dinliyceğime gider 100 kere Meshuggah dinlerim.
Albümün verdiği mesaj: Şu 1.dalga djent akımındaki pek çok grubu dinledikten sonra Animals as Leaders’ın değerini daha iyi anladım gerçekten.
Djent nereye gidiyor?(Habertürk televizyonu altyazısı gibi oldu biraz sanki): Djent nu metal, bilmemnecore gibi saçma sapan trend olmaya doğru gidiyor maalesef. Halbuki progresif metalin içinden doğmuştu. Metal olsun, olmasa da kaliteli olsun, yeter ki piyasa ve popüler olma kaygısıyla yapılmasın( Son cümlemle Periphery’yi kastetmedim, genel bir değerlendirme yaptım sadece).
Ufuk SÖNMEZ
Albüm bilgileri
- Misha "Bulb" Mansoor: Gitar, prodüksiyon, programlama
- Jake Bowen: Gitar, synth, programlama
- Matt Halpern: Davul, perküsyon
- Mark Holcomb: Gitar
- Spencer Sotelo: Vokal
- Adam "Nolly" Getgood: Bas, gitar, prodüksiyon
- Konuklar:
- Guthrie Govan: Gitar Solo ("Have A Blast")
- John Petrucci: Gitar Solo ("Erised")
- Wes Haunch: Gitar Solo ("Mile Zero")
- Muramasa
- Have a Blast
- Facepalm Mute
- Ji
- Scarlet
- Luck as a Constant
- Ragnarok
- The Gods Must Be Crazy!
- Make Total Destroy
- Erised
- Epoch
- Froggin’ Bullfish
- Mile Zero
- Masamune





Bir yanıt yazın