Elektronikleşen şeyler.
Son albümlere bakıp; Linkin Park genelde kendi kafasına göre takılan ve kafasına göre müzik yapan bir grup olarak söylense de durum hiç de öyle değil. Linkin Park ciddi bir şekilde, hatta diğer gruplara 3-4 kat fark atacak şekilde trendi takip eden bir grup. Bunun sonuçları şu an tam karşınıza duruyor. Linkin Park – “Living Things”.
Linkin Park hepimizin bildiği gibi, hatta çoğumuzun rock ve metale başlama ya da geçiş sürecinde şarkılarına aşık olduğumuz güzide bir grup. İlk 2 albüm ile müzik piyasasını kasıp kavurmuş, nu-metalin azgın meyvelerini hepimize tattırmış grup. Grup o kadar popüler olmuştu ki, ilkokul 2., 3. sınıfa giden çocukların bildiği bir grup haline dönüştü. O zamanların popüler yalama TV’si MTV’de sabahtan akşama kadar klipleri dönen, Numb’ın sözlerinin herkesin ağzında olduğu bir gruptu, hayatımızın içine keskin bir bıçak gibi saplanmıştı, uzun bir süre o bıçağı kulağımızdan çıkaramamıştık. Bazı çevrelerce ”bu nasıl metal? Solo yok, durmadan rap yapan bir dengesiz var, bu metal değil. Yazıklar olsun birbirbir” gibi eleştrileri de yoğun olarak aldı. Gel zaman, git zaman durum böyle devam etti. Taa ki; müzik piyasası değişene dek.
Yıl 2004 sonlarıydı, günler aylar 2005 yılına doğru almış başını gidiyordu. Her şey çok normaldi ama bir anormallik vardı; Fark edilen şey, nu metalin artık eskisi gibi dinlenmiyor, eskisi gibi albümleri peynir ekmek gibi satmıyor, klipleri popüler rock/metal kanallarında dönmüyor oluşuyordu. Durmadan eleştirilen, durmadan aşağılanan, küçük görülen ve poser gibi isimlerle adlandırılan; nu metal hayran kitlesi müziğini satmıştı. Nu metale zaten bir ateş yağmuru tutulurken, çok basit iğrenç ve piyasa müziği olduğu hakkında propaganda yapılırken üstüne hayranlarının bu müziğe ihaneti çöküşü getirdi. Sayıları milyonları bulan nu-metal hayranları ikiye ayrıldı. İlk tayfa rock/metal müziği çok sert ve baş ağrıtıcı bulup; farklı müzik türlerine doğru yol alan tayfa. Diğer tayfa aslında bizler. Ben, bu yazıyı okuyan sen ve bu siteyi ziyaret eden binlerce kişi; yani nu metali bir geçiş olarak kullanıp, heavy thrash progressive death black metal çizgisine doğru kayanlar.

Sonra ne oldu? 2007 yılında Linkin Park “Minutes to Midnight” albümünü çıkardı. Albümde neredeyse rap vokal yoktu. Sadece 2 şarkıda azıcık rap vokal duyabiliyorduk. “Minutes to Midnight”, Linkin Park’ın hiç olmadığı kadar sert (Given Up), hiç olmadığı kadar yumuşak (Shadow of the Day) şarkılar vardı. Ama hepimizin tahmin ettiği gibi: Linkin Park’ın hiç olmadığı kadar yumuşak olduğu şarkılar çok daha ağır basıyordu. Zaten sert ya da metal denilecek 3 şarkı vardı; Given Up, Bleed it Out ve No More Sorrow, geriye kalanı yumuşacıktı. Uzun lafın kısası “Minutes to Midnight” içinde rap, elektronik gibi ögeleri neredeyse içermeyen, Linkin Park’ın bildiğimiz rock/metal çizgisine en yakın albümdü. Bir ara bu albümü dinlerken gitar solosu duyacağımı bile zannettim gerisini siz düşünün. Şunu da belirtmeden geçmeyelim ki; “Minutes to Midnight” nu-metal olmadığı için, vakt-i zamanında Linkin Park’ın kemik kitlesi tarafından eleştirilse de çok iyi bir albüm. Hatta Linkin Park’ın en iyi albümü olduğunu düşünüyorum bazen.
Ardından bizi “A Thousand Suns” selamladı. Albümün, İlk 2 albümle uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, “Minutes to Midnight” ile de alakası yoktu. Her albümde farklı tarz gidiyordu Linkin Park. “Minutes to Midnight” klasik rock çizgisine yakınken, bu albümde elektronik ögeler hiç olmadığı kadar kullanılmıştı, gitar bateri falan hak getire. Linkin Park rock ve metal müziği iyiden iyiye bırakmanın sinyallerini hayranlarına iletmişti.
Gelelim asıl konumuz olan “Living Things” albümüne. Bu yeni çıkan, çiçeği burnunda ve dumanı yeni tüten albümümüz müzik tarzı olarak “A Thousand Suns” albümüne yakın. Hatta o albümün devamı gibi. “Neden?” diye soracak olursanız cevap vereyim. “A Thousand Suns” ile başlayan elektronikleşme ve poplaşma dönemi bu albümde devam ediyor. Elektronik ögeler almış başını gitmiş, Linkin Park hiç olmadığı kadar elektronik olmuş, bu kimi çevreler için güzel, kimi çevreler için boktan bir durum tabii ki. Artık bu karar elektronik müzik sevginizin boyutuna kalmış…

Şarkılara gelelim. Albümde birkaç tane eski hayranların ağzına bir kaşık bal çalmayı amaçlayan şarkı var. Mesela Victimized şarkısından bahsetmek istiyorum. O kadar yapmacıklık kokan, samimiyetlikten kilometrelerce uzak bir şarkı ki anlatamıyorum. Yani şarkının süresi 2 dakikayı bile bulmuyor. Silah zoruyla yapmışlar kesin. Şarkıyı sorsanız saçma sapan, içinde ruhun bir gramı yok. Sadece eski hayranlarımız ”Chester’ın bağırmaları nerede” diye sorarsa “ahan da bu var” deriz diye yapılmış gibi. Dediğim gibi bu şarkının tek amacı, eski hayranları bir nebze olsun tatmin etmek. “A Thousand Suns” albümünde de bu amaçla yapılmış bir şarkı vardı, albümü iyi bilenlerin hemen aklına gelmiştir. Blackout evet. Bu onun “Living Things” versiyonu. Ama Blackout, Victimized şarkısından fersah fersah daha güzel.
Lost in the Echo, albümün kaliteli şarkılarından. Birkaç dinlemede hemen alışacaksınız. Zaten iyi bir şarkı olmasa, taa albümün en tepesine konmazdı. In My Remains kolay alışılan bir şarkı olmasa da, meyvesini size sonradan verecek bir şarkı. Ama biraz sıkıntı var bu şarkıda, o sıkıntı da alışma evresinde çekilen çilede, elinizin mp3 çalar tuşuna gitmeyip dayanmasında yatıyor.
Burn it Down albümden fırlayan ilk single ve doğal olarak ilk klibin ortamlara aktığı şarkı. Tam elektronik bir şarkı. O kadar elektronik ki, şarkıdan böyle cızır cızır elektrik akımı geçiyor gibi. Zaten klibini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Çocukluğunu atari ile geçirmiş, 8-bit müziklerine kulağı aşina tipler de sevecektir bu şarkıyı. Albümün en iyi şarkılarından biri.
Lies Greed Misery o kadar iyi bir şarkı değil. Linkin Park kalitesi ile uzaktan yakından pek alakası yok. Şarkının sonunda Chester’ın bağırmalarını duyacaksınız. Şarkıda Chester’ın kendine has bağırma vokalinin olması, maalesef bu şarkıyı, diğer şarkılardan ayırt edecek belki de tek özelliği. Bir numarası yok anlayacağınız.
Castle of Glasses ve Road Untraveled albümün lezzetlerinden. Yavaş şarkı olsalar da dinlenmeyi ve durmadan mp3 çalar içinde döndürülmeyi hak ediyorlar.
Skin to Bone, belki de Linkin Park tarihinin en iyi şarkısı olabilirdi. Evet çok ciddiyim. Belki de Last Fm’in Linkin Park sayfasının en çok dinlenenler bölümünde en tepede yer alabilirdi. Ama olmadı işte. Neden? Çünkü albümde nakarat uyumsuzluğu olan noktalar var. Neden böyle yapıldı bilmiyorum, bilinçli mi yapıldı onu da bilmiyorum ama “ashes to ashes dust to dust” nakaratı o kadar güzel ki, daha da tekrarlanabilirdi ama ardından gelen kısım ”ashes to ashes dust to dust” kısmıyla çok uyumsuz ve zorlama duruyor. Kısacası Linkin Park tarihine balyoz gibi inebilecek bu şarkıyı Linkin Park değerlendirememiş. Ama gene de iyi şarkı, sırf bazı kısımlarından dolayı.

Bazı şarkılardan bahsetmediğimi siz de fark etmişsinizdir. O şarkılardan bahsetmek istemiyorum, çünkü yazmaya değer bir şey bulamıyorum onlar için. Hiçbir özellikleri yok, albümdeki şarkı sayılarını arttırmak için orada duruyor gibiler. Onlar için yazsam ”ruhsuz, olmamış” gibi kelimeleri durmadan kullanmak zorunda kalacağım ve bu da kritiğe pek uymayacak.
Kritiği uzatmadan sonu yazalım. “Living Things” Linkin Park tarihinin en elektronik ve genel rock/metal çizgisinden en uzak albümü. Bana göre Linkin Park’ın en az güzel ve vasıfsız 2 albümünden biri (Diğeri “A Thousand Suns”). Gene de dinlenecek, sevilecek ve tekrar tekrar dinlenmek istenilecek şarkılar var, ama maalesef bu şarkıların sayısı azınlıkta…
Enver KANGAL
Albüm bilgileri
- Chester Bennington: Vokal
- Rob Bourdon: Davul
- Brad Delson: Gitar
- Dave "Phoenix" Farrell: Bas
- Joe Hahn: Elektronik
- Mike Shinoda: Vokal, gitar, klavye, piyano
- "Lost in the Echo"
- "In My Remains"
- "Burn It Down"
- "Lies Greed Misery"
- "I'll Be Gone"
- "Castle of Glass"
- "Victimized"
- "Roads Untraveled"
- "Skin to Bone"
- "Until It Breaks"
- "Tinfoil"
- "Powerless"

Bir yanıt yazın