Tanrıları en cesur yüzümü takınarak eleştirdim!
Konu Rush olunca bahsetmesi zorlaşıyor. Rush müziğini sadeleştirdikçe anlatması daha da zorlaşıyor. Halbuki şu kritiği yazarken, okuyan siz çılgın dinleyicilerin hepsinin Rush’ın tüm albümlerini bildiğinizden emin olsam “Abi her zamanki Rush ama daha bir rahat sanki, daha bir akıyor.” gibi pek de açıklayıcı olmayan cümlelerle duygularımı çabucak anlatırdım. “Clockwork Angels” albümü Rush’ı ilk defa dinleyecek insanlar için “Bu mu o meşhur Rush?” dedirtecek cinsten özel bir durum barındırmayan ama Rush fanlarının yeni şarkılar duymak için yanıp tutuşan yüreklerine su serpen cinsten bir albüm.
“Snakes & Arrows” albümü Rush’ın “Presto” (1989) ve “Counterparts” (1993) dönemlerinden beri evrilerek gelen ve zamanın bir çok modern ögesine ayak uyduran harika bir albümdü. Özellikle “Counterparts” albümünün 93 yılında olduğuna tekrar dikkat çekersek aslında Rush’ın evrilmesinde kendisinden de etkileneceği ihtimalini göz önünde bulundurabiliriz. “Snakes & Arrows” sound’unu ve şarkıların aldığı halleri gördükten sonra zaten beklediğim sıradaki albümün “Snakes & Arrows II” tadında olacağıydı. Haklı da çıktım.
Tamam Rush derindir, saygıda kusur etmeye gelmez, çarpılırsın ama içten içe de insan sürpriz bekliyor. “Acaba dinlediğim grupların %70’ine ilham veren o koca grup, klasik rock şarkılarını bir süreliğine rafa kaldırır da aklımızı almaya devam eder mi?” diye soruyor insan kendine. Cevabını artık almış bulunmaktayız. Rush klasik rock şarkılarını rafa kaldırmamayı tercih etmiş.
Albümü dinlemeye başlamamla altıncı şarkıya gelmem bir oldu. Dördüncü şarkıda “Oha bu bildiğin Foo Fighters!” dedim. Sonra bakınmaya başladım nerede kaydolmuş, kim yapmış diye. Canım kulaklarım yanılmadı ve prodüktör Nick Raskulinecz çıktı. Kendisi Foo Fighters, Evanescence, Deftones, Stone Sour, Trivium, Alice in Chains gibi gruplarla çalışmış bir prodüktör.
Ha, karşınıza gelen grup 44 senelik olunca sound’unu da oturtmuş oluyor tabii. Geddy Lee’nin bol drive’li bas gitarından, Neil Peart’ın davul tonuna kadar hemen her şeyin neye benzeyeceğini kestirebiliyorsunuz. Nick Raskulinecz de bu noktada kendini mikser başından ziyade gruba rehberlik etmeye yöneltmiş olmalı. Zira Neil Peart onun için davul kayında odaya girip elinde sopayla adeta bir orkestra şefi gibi ona mimikleriyle nereyi nasıl yapsa daha iyi olabileceği hakkında yön verdiğini söylüyor.
Soundun bebek gibi olmasına diyecek bir şeyim yok. Prodüksiyon gözüyle baktığımda tek bir saniyesine dahi diyecek söz bulamıyorum. Tek kelimeyle harika. Benim takıldığım şey az önce de dediğim gibi bu şarkıları başka gruplardan dinleyebilirdik. Başka gruplar dediğim zaten bu müziği yapan gruplardan. Rush başka bir olay. Rush bir Foo Fighters değil. Rush bir Rush. En üzücü olay da dinlerken sekinci şarkı geliyor ve diyorsunuz ki “Meeh bitti işte albüm, pek numara yok.”; sonra hop karşınıza “The Wreckers” ve “Headlong Flight” gibi 2 adet tam donanımlı Rush şarkısı çıkıyor. Sonra “Bahadır neden kafanı masadan sektiriyorsun?”. Ben sektirmeyeyim de kim sektirsin? Albümün kapanış şarkısı olan “The Garden” ise eski dönem Rush hareketlerini andıran akustik başlangıçlı uzunca bir şarkı. O da üçüncü cevher. Albümün kapağı hakkında ise konuşmak dahi istemiyoruz. Zira Paint’te yeğene çizdirilmiş gibi. Maiden’ın “Dance of Death” vakasının bir benzeri adeta.
Yaşlandıkça gençleşen bu adamlar “Snakes & Arrows” albümünün daha az iyi olanını yaparak beklediğim yıllara kızmamı sağladı. Manyak gibi 3 şarkıyı dinleyip duracağım şimdi. Tüm bunların yanında önemli bir olay olarak Sweden Rock’ın bu seneki konuğu oluyor üstatlar. 35 sene sonra Avrupa’ya gidiyorlar. İnşallah yolları bu yakınlara da düşer de, genç yaşımızda aklımızı kaybederiz.
Albüm bilgileri
- Alex Lifeson: Gitar
- Geddy Lee: Bas, vokal
- Neil Peart: Davul
- Caravan
- BU2B
- Clockwork Angels
- The Anarchist
- Carnies
- Halo Effect
- Seven Cities of Gold
- The Wreckers
- Headlong Flight
- BU2B2
- Wish Them Well
- The Garden




Bir yanıt yazın