Nehirdeki kayık.
Özgür DURAKOĞULLARI
RIVERSIDE, belki de 2000’lerde progresif metal camiasına bir bomba gibi düşmüştü. O dönemde prog metal camiası, günümüzdeki gibi açılımlı değildi, bilindiği üzere. Genellikle virtüze ve teknikalitenin yüceltilmesi modaydı. Bu trende uyum sağlamak da satmak ya da takip edilmek için tam yeterli değildi, nasıl yapacaksanız yapacaktınız, bir fark da yaratacaktınız mutlaka. Böylelikle saniyede 100 nota basma, tuhaf tuhaf ritimler atma, acayip melodi örüntüleri kurgulama, tuhaf efektlerle de tüm bunları destekleme gibi işlere girişirken, bir biçimde fark da yaratmanız gerekiyordu. Bu girdaptan DREAM THEATER bile bunalmıştı, ve tuhaf denemeleri, diğer başta saydığım “olmazsa olmaz”ların önüne koymuş gibiydiler önem olarak. Onlar da biliyorlardı mutlaka çok fazla eleştirileceklerini, ama belli ki prog müzik deryasındaki kısırdöngülere girmekten çekinip yılana sarılmışlardı.
RIVERSIDE, piyasaya girer girmez Türk dinleyiciler tarafından benimsenmiş, beğenilmiş, çok da fazla sahiplenilmişti. Göz attığım muhtelif platformlarda sürekli “Out Of Myself” konuşuluyordu. Ama neydi bu adamlara duyulan bu müthiş ilginin sebebi? Tam olarak bilemem elbette, ama bana sorarsanız piyasaya tutunma formüllerine başvurmak yerine, kendi formüllerini yazarak piyasaya girmeleri, ve bu samimiyeti sounduyla olsun, besteleriyle olsun yansıtmalarındadır şeytan tüyü.
Ben RIVERSIDE dinlerken huzur ve tribal bir hava hissediyorum. Aslında bu hep böyle değildi, ön yargı şeklinde de basitçe bakılabilir belki, ama benim RIVERSIDE’ı eskiden dinlememe sebebim daha çok “o frekansa girememe” olayıyla alakalıydı sanırım. Saniyede 100 nota basan ekolü yüceltip, gerisine “tu-kaka” diyen biri değildim o dönemde de, ama armonik olarak daha açılımlı grupları seviyordum, kısaca özetlemem gerekirse.

Evet, huzur ve tribal hava demiştik. Şöyle hislerimi aktarmaya çalışayım RIVERSIDE dinlerkenki. Sanki ilkel, ama düzgün yaşayan, huzurlu bir kabilenin; huzurlarını tribal bir takım ritüellerle yansıtması gibi bir atmosfer algılıyorum ben bu adamların müziğinde. Bu ritüelleri de sadece huzurlu oldukları için yapıyorlar, huzurlu hissetmek için değil. Vokalinden sounduna kadar dinleyiciyi içine alıcı bir müzikleri olduğu yetmiyormuş gibi, topluluğun tek bir notasında kendi evrenlerinin dışına çıkmanın teşebbüs kırıntısı bile yok. (Tizlere çıkma derdinde asla olmayan bir vokalist, hızlı çalmanın gerekliliğiyle ilgilenmeyen bir gitarist diye gider burası).
Mariusz Duda’nın vokalleri yer yer Devon Graves ve Daniel Gildenlöw’ü anımsatsa da, adam epey aşmış bazı şeyleri duygu konusunda. “Rapid Eye Movement”in bana hissettirdiği huzurun temel yapıtaşı da bu dingin ve ermiş hissiyattaki vokaller. Albümden aldığım tribal havanın ise temelinde lead gitarlar ve davullar var. Aslında kağıt üstünde bu kadar efektli baslar atmosferi bozar gibi görünüyor, ama öyle olmuyor. Bol tekrarlı, tekdüze (olumsuz anlamda söylemiyorum bu albüm için bunu) müziği belli oranda dinamikleştiren bas gitar kullanımı, ve albümün genel halinden daha hareketli klavye kullanımı eserin sıkıcı ya da monoton bir hale girmesini önlüyor.

Ülke olarak Polonyalı toplulukları seviyoruz sanırım. İki ülke de duygusal insanlar barındırıyor çokça, bildiğim kadarıyla. Tabii BEHEMOTH falan varken, sadece duygusallıkla sınırlamak olmaz bu ülkeyi. (Bizim de THROWN TO THE SUN’ımız var artık, naberrr?)
Albüm bilgileri
- Piotr "Mittloff" Kozieradzki: Davul
- Piotr Grudziński: Gitar
- Mariusz Duda: Vokal, bas, akustik gitar
- Michał Łapaj: Klavye
- Beyond The Eyelids
- Rainbow Box
- 02 Panic Room
- Schizophrenic Prayer
- Parasomnia
- Through The Other Side
- Embryonic
- Cybernetic Pillow
- Ultimate Trip

Bir yanıt yazın