Sahne bu kez Portnoy'suz açılıyor.
Kimsenin beklemediği bir şekilde progresif alemini üzerinden TIR geçmişe döndüren, daha resmi olarak çıkmadan efsane olan albüm. Dream Theater’dan beklenen şey, her zamanki formülle yazdıkları şarkıların üzerinde bu sefer Portnoy olmadığı için ciddi ve aklı başında bir şekilde uğraşıp “Black Clouds and Silver Linings” seviyesinin biraz üzerinde bir albüm çıkarmalarıydı. Ama grup gittiği veya götürüldüğü yolun yarısında direksiyonu sağa kırıp, yepyeni ve hiç denemediği bir yola girmeyi tercih etti. Doğal olarak yüzlerce kez dinleyemedim, albüm “Octavarium”un beyin eriten yoğunluğunun bile çok çok ötesinde, o yüzden biraz tuhaf bir yazı olacak onu hissedebiliyorum. Şarkı şarkı inceleyip sonra genel yazayım bari;
On the Backs of Angels: Albümün içindeki durumuna göre değerlendirmek gerekirse, her Dream Theater albümünün ilk şarkısı gibi albümün en sıradan şarkısının bir gömlek üzerinde. Bu genellemeyi tek bozan albüm “Train of Thought”tur herhalde. Progresiflik gayet direkt bir biçimde, uçuk denemelere kaçmadan ama gerçekten etkileyici bir biçimde verilmiş. Eski kafa Dream Theater tayfasının albümde Breaking All Illusions ile birlikte en rahat dinleyebileceği şarkı. Aynı zamanda single olarak yayınlandığı için “Rudess gene albümü voyiivoyii sesleriyle doldurmuştur kesin” düşüncelerinin çıkmasına neden olan şarkı aynı zamanda. Ama geri kalan şarkılarda görüyoruz ki alâkası bile yok. Hatta Petrucci hayatının en büyük patlamalarından birini bu albümde yaşayıp, 100 kilometre çapında yaşayan canlı bırakmayacak hayvanlıklar yaptığı için mecburen arka planda kalmış bile diyebiliriz.
Onun dışında defalarca tekrar edeceğim nakarat durumu On the Backs of Angels için de söylenebilir. Konserlerde binlerce kişiyi duygu seline sürükleyecek nakaratlardan birine sahip kendisi. Albümün dumur havasına geçişi yumuşattığı ve gerçekten sağlam bir şarkı olduğu için 10 üzerinden 8 veriyorum. Sırf o algı sınırlarını zorlayan ve insanı bittiğinde “raöaööööööööörh” moduna sokan outro için 9 verirdim ama daha bu albümde Outcry var, Breaking All Illusions var. Onlara da yazık.

Build Me Up Break Me Down: Uzunluğu ve yapısı yüzünden albümün asıl single şarkısı sayılabilir. Grup bu sefer yarı ballad – yarı coşkun şarkılar yapmak yerine kısa ve oldukça sert şarkılar yapmayı da tercih etmiş. Balladlar yine taş gibi ortada, ama Wither değil Through Her Eyes yolunda ilerlemişler. Şarkı klasik Petrucci riflerinden biri ile giriyor, karmaşık olmasına rağmen vokalin ilerleyişiyle uyumlu, geçtiğimiz senelerde bolca duyduğumuz işlemelerden. Sonrasındaki nakarat bölümü ve sonrasındaki scream yardırışı, Petrucci’nin yine az önce bahsettiğim rötuşlarından biri. Dream Theater nakarat yazımı konusunda müzik tarihinin en iyilerinden (Lines in the Sand dinlemeniz yeterli olacaktır) olsa da kendisini Portnoy yüzünden zamanla bu konuda geri çekmek zorunda kalmış bir grup. Yeniden tüyleri diken diken eden, bağıra bağıra eşlik ettiren bölümler duymak güzel. “Ayy ne nakaratı be progresifte nakarat mı olur, baştan sona sapık gibi ilerleyen şarkılar istiyoruz” diyenleri Thor’a havale ediyorum.
Belli seviyede bir süre ilerleyen şarkı kısa ve tadı damakta kalan bir Petrucci-Rudess unison’ıyla sona yaklaşıyor. Yalnız eklemek gerek, Jordan Rudess öyle “vicuvicuoviyiiii” sesleriyle ön plana çıkmasa bile, abartmıyorum her şarkıyı inanılmaz derecede iyi taşımış. Sıradan olması gereken böyle bir şarkıya yazdığı bombastik outro insanın ufkunu açıyor. Petrucci’nin yıllardır içinde tutup en sonunda kustuğu rifleri ortada bırakmamış, grubun senfonik köklerine bağlı kalarak taşımış. Burada tekrar bir parantez açmak lazım, albümün taşıdığı senfonik altyapıyı “algılamak” gerekiyor. Yani sıradan bir metal dinleyicisi Petrucci’nin allahsal rifleri içinde kaybolur gider, takip edebilmek lazım. Şarkının genel havası özellikle unison bölümüyle birlikte Panic Attack-Sacrificed Sons şeklinde, ama doğal olarak çok daha sert hali. 10 üzerinden buna da 8 verdim çünkü You Not Me görmüş insanlarız biz, bunlar başyapıt artık.
Lost Not Forgotten: Nal sesleriyle başlayan şarkı tabii ki Western atmosferinde gitmiyor. Zaten nal sesleriyle de başlamıyor, Rudess’ın kullandığı preset biraz andırdı. Yine aynı Rudess böğrümüzü deliyor ve şahane bir piyano melodisiyle aklımızı alıyor. Sonrasında sakin bir ilerleyiş beklerken Petrucci dayanamıyor ve /caps/ohasal/caps bir patlayışla zaten ambale olmuş kafamızı iyice sarsıyor. Mangini bu albümde sadece kendisi için yazılan partisyonları çalmış olabilir, ama girişi zirveye çıkaran şey Mangini’nin ayaklarını o bol toynaklı intro’yu aratmayacak şekilde kullanması. Böyle klasik ama olağanüstü bir şekilde başlayan şarkı, önce güzel bir bridge ve sonrasında Systematic Chaos’tan aşina olduğumuz kısa bir atonal manyaklıkla devam ediyor.
Kendimize “az önce noldu lan” diye sorarken şarkı kendi halinde ilerlemeye başlıyor. Hâlâ girişin şokunu atamadığımız için bu bölüm kolay geçiyor, Metallica’nın vurucu tim olarak kullanabileceği bölümleri Dream Theater her zamanki gibi sıradan geçiş bölümleri olarak sunuyor dinleyicisine. Derken yine allahsal nakaratlardan biri tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Sonra neden Dream Theater konseri bekliyorsunuz diyorlar. Şu bölümleri 6.000 kişiyle birlikte söylemek insanın ömrünü 10 yıl kadar uzatıyor, o yüzden. Bu bölümden sonra şarkı az önceki ilerleyişine daha etkili ve biraz daha karmaşık biçimde devam ediyor… diyemeden nakarat tekrar kızgın kumlardan serin sulara şeklinde bileklerimize kadar ıslatıyor. Yaklaşık 20 saniye sonra da gerçekten yıllardır hasret kaldığım aksak Petrucci-Rudess çılgınlıklarıyla dibe çekiyor. Boğulmaktan gayet memnun bir şekilde Petrucci’nin beyin okşayan, gerektiğinde şap şap vuran solosuyla iyice kendimizden geçiyoruz. Yardır mevlam su tadındaki geçiş bölümü ile Rudess’a bağlanıyor, Atina’dan son durumu sevimli ve “Six Degrees of Inner Turbulence”ı andıran tonda bir soloyla alıp nakarata dönüyoruz. Üç kez tekrarlanan nakarat bir Dream Theater şarkısı için fazla gibi görünse de, öyle şahane yazılmış ki 12 dakika nakarat dönse dinlenir. Unexpect dinleyen insanım ben, dinlenir diyorsam dinlenir. Nakarat sonrası da hoş ve şarkının temasına uygun bir outro ile “höyt” diye bitiyor. Buna da 10 üzerinden 9 veriyorum, verdim. Aslında 10 verirdim ama cidden albümün kalanında akıl almaz manyaklıklar var, onlara 12 vermem gerekir o zaman.
This is the Life: Petrucci’nin özlediğim ve yollarını gözlediğim arpejlerinden biriyle ve akabinde olağanüstü duygusal mini solosuyla başlayan şarkı, albümde tırt introlu şarkı olmayacağının dördüncü kanıtı. Petrucci’nin başlattığı majör tema Rudess’ın piyano partisyonları ve slide tonları ile ilerliyor. James yıllar sonra sesinin karakterini “çaaaaaat” diye ortaya koyuyor bu bölümde. Sonra acımak nedir bilmeyen allahsız Petrucci çok da denemediği bir ölçü üzerinde gezinerek ciğerlerimizi ateşe veriyor. Daha önce bahsettiğim Rudess’ın şarkıların ortasında sapıtmaması olayını burada son derece güzel bir şekilde görebilirsiniz. Şarkı gayet melodik ve akıcı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. Dream Theater’ın bu şarkıları genelde insanı yormaz, This is the Life da bir istisna olmamış. Özellikle James Octavarium dönemindeki performansına ulaştıkça huzur veriyor. Böyle hafif atraksiyonlar, küçük melodiler ve en sonunda giriş arpejinin tekrarıyla şarkı sona eriyor. Bu tarzın son iki örneği olan Wither ve Repentance’tan çok daha dolu ve iyi bir şarkı. Yine de alışması oldukça sağlam bir kulaklık ve zaman istiyor. 10 üzerinden 8,5’i veriverdim.
Bridges in the Sky: Dinleyenler fark etmiştir, şarkı Children of Bodom konserine gitmiş 2 metre 73 santim boyunda bir sunta metalcinin brutal vokal denemesiyle başlıyor. Şaman şeysi de olabilir zira şarkının önceki adı The Shaman’s Trance. Ama ilk tahminimde ısrarcıyım. Sonrasında hayret derecede bir paradoksla kilise korosu moduna dönüyor olay. Neyse ki kafada dönen teolojik sorular Petrucci’nin neresiyle yazdığını çözemediğim kadar hayvansal girişiyle dağılıyor. Kısa süre sonra da şarkının bir dakikalık versiyonunda da dinlediğimiz “Dream Theater sertifikalı” rif emprovizasyonunu görüyoruz. Tam olarak anlamak için yine yarmış bir kulaklık gerektiren ağır ve aşırı karmaşık rif odaklı bölüm geçiyor, gidiyor. Ama sağdan soldan yağmur gibi akan Petrucci röhröhleri durmuyor, 5 dakika kesintisiz kafa sallama potansiyeli olan bir bölümü var 11 dakikalık bu şarkının. The Glass Prison’ın bitmeyen rif akışının teknik olarak bir seviye altında olduğunu söyleyebiliriz, zira o kadar net ve şarkıya oturan bölümleri herhangi bir şarkıda bulmak kolay değil.

Dikkat edilmesi gereken yer bu ağır bölümün The Shaman’s Trance’ın “trance” bölümüne gönderme olması. İbretlik bir gönderme, çünkü gerçekten de bir yerden sonra beyin “kanka ben biraz dolaşmaya çıkıyorum” diyerek uçup gidiyor. Ancaaaak, Rudess’ın “yeter lan rif!” şeklinde şarkıya tam ortasından kafa atmasıyla birlikte olay değişiyor. Bir anda çılgın Petrucci soloları, yardıraç hammond girişi, klasik ovuyiiii tadında Rudess solosu ve etnik soslu enstrümantal bölümlerle birlikte şarkı seviye atlıyor. Yine belirtmek gerekir ki bu şarkının da oldukça güzel bir nakaratı var. Şarkının içinde o kadar psikopatlığı algılamaya çalıştıktan sonra en sonda girdiğinde damacanayla uludağ limonata içmiş ekşi yazarı gibi oluyorsunuz. Şarkının girişinde duyduğumuz Children of Bodom fanının son böğürüşüyle şarkı bitiyor. Aslında bünyeyi duvardan duvara atma isteği doğuran bir Petrucci bombardımanı ile bitiyor ama orayı atladım. Tam olarak şarkıda ne döndüğünü çözebilmek için iki haftaya daha ihtiyacım var. Ayrıca Sacrificed Sons’ın çok çektiği “gereğinden fazla uzun olmak” sorunu bu güzide eserde de var. Ama bu haliyle bile 10 üzerinden 9’u hak ediyor. O yüzden veriyorum. Verdim. Dört kez dinlediğim albümü şu anda beşinci kez dinlememe rağmen daha yarısında fiziksel ve ruhsal anlamda yoruldum lan. Ayıp böyle albüm yapılmaz. İnsan dinleyecek dememişler allah ne verdiyse yüklenmişler.
Outcry: İşte yorumunu yapmayı asıl beklediğim şarkı. Çünkü o kadar dinlememe rağmen hâlâ benim kavrama sınırlarımın dışında duruyor. Yazarken çözebileceğimi umut ediyorum. Rudess’ın “omnisphere” ile fazla haşır neşir olduğunu bağıran bir giriş ve akabinde yine Petrucci’nin dinleyicinin akıl sağlığını hiç düşünmeyen patlaması ile başlıyor şarkı. Klasik Petrucci partisyonlarından biri sayılabilir artık bu rif örgüsü. Sonrasındaki rahatsız bölüm ile birlikte şarkı ilerlemeye başlıyor. Nakaratı bile acayip derecede takip edilemez durumda şarkının. Bir süre daha aksak ve tekin olmayan bir güzellikte ilerleyen şarkı yine Rudess’ın “senin rifini ısırırım” girişiyle boyut değiştiriyor. Dream Theater tarihinin en ekşınlı dakikalarına doğru ilerlerken Petrucci ile Rudess kâh birbiriyle atışıyor, kâh şarkının temasını destekliyor.
05:40’tan sonra başlayan bölüm, “Systematic Chaos”ta bile Paul Northfield’ın “la oğlum bi durun /caps/la!/caps/” haykırışıyla dizginlenen şizofren bölümlerin, artık önünün alınamadığı ve dakikalarca beyninizi şraaaak, şraaaak efektleriyle tokatlayan hali. İnsan dediğin organizmanın normalde böyle şeyler yapacak kudrette olmaması lazım, ama bu beşi bir araya geldi mi matematiksel sınırları bile zorladığı için zamanla alıştık. Hayvan herifler. Neyse, şarkının gelişme bölümü beş dakika falan sürüp bizi kullanılmış bir şekilde, bir paçavra gibi bir kenara attıktan sonra bitiyor. Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin ilerleyen bölüme bu dakikalarda öfkeyle bakıyoruz. Ulan benim başım dönüyor adamlar The Spirit Carries On’a bağlıyor sanki az önce sadece iki power chord basmış gibi. Basit partisyonlar yazıp dinleyicinin zekasına hakaret etmek yerine, dünya nüfusunun %99,6’sının ancak “lan, nolu.. lan!” şeklinde tepki verebileceği bir şarkı yaptıkları için saygı duyuyorum. Bu arada gelişme bölümü falan diyorum ama şarkının bitiş dakikaları da kendi içinde gelişiyor. Anlayın ne kadar hasta ruh ismail tadında bir şarkı olduğunu. 10 üzerinden 10, ayrıca üzerine jüri özel ödülü veriyorum.
Far From Heaven: Şükürler olsun ki kendisi bir ballad. Tıpkı Honor Thy Father ile beyin patlatan Train of Thought’un Vacant ile “Türksün sen, sana bişey olmaz, daha iki şarkı var” demesi gibi, Far from Heaven da kalan iki şarkının habercisi. Çok uzun uzun değerlendirmeye gerek yok aslında. Olağanüstü bir Dream Theater balladı daha. The Spirit Carries On’dan, Vacant’tan, Hollow Years’tan bir eksiği yok. James’in sesini kimseye değişmeyeceğimi tekrar hatırlatması yönünden iyi oldu. 10 üzerinden 8,5 verdim.
Breaking All Illusions: Geldik albümün kapanış şarkısına. Tıpkı Awake gibi albümü asıl kapatan şarkı başka, son şarkı başka bu albümde de. Scarred’ın rolünü almış Breaking All Illusions, gayet de iyi yapmış. Far from Heaven’dan sonra olağanüstü enerjik gelen bir girişle başlıyor şarkı. Tıpkı On the Backs of Angels gibi grubun kemik kitlesinin kendinden geçerek dinleyebileceği bir şarkı. Her zamanki Dream Theater çılgınlıkları dönüyor genelde. Asıl güzel olan ise şarkı kendi içinde konsept bir eser. Grup belli bir melodi etrafında açılabildiği kadar açılıyor ve dönem dönem geri dönüyor şarkı devam ederken. Petrucci önceki şarkılarda sertlik+teknik olarak kustuğu yeteneğini bu sefer sertliği hafif kenara bırakıp teknik açıdan uçarak göstermeye karar vermiş, yeterince uzun ve doyurucu bir başlangıçtan sonra ilerlemeye başlıyoruz. Bazen In the Name of God, bazen The Count of Tuscany hissi veren bu epik, altı kelime önce söylediğim gibi bir epik.

Açık konuşuyorum 03:38 ile başlayan bölüm iki gündür aralıksız beynimde dönüyor. O nasıl bir örgü, nasıl bir vokal uyumu, nasıl bir nasıl? O bölümü de salya akıtarak atlattıktan sonra Dream Theater tarihinin en coşkulu nakaratlarından birine denk geliyoruz. Konser ulan! Öhm, nakarat dedik, nakarattan sonra Learning to Live atmosferini iyiden iyiye damardan vermeye başlıyor Rudess. Bir süre açıklayamayacağım derecede güzel şekilde unisonlarla, dur-kalklarla ilerleyen şarkı Petrucci’nin “açılın ben virtüözüm” solosuyla sakinleşiyor. O solo devam ettikçe ediyor, biz kendimizden geçtikçe geçiyoruz, ve olağanüstü kaotik bir köprü ile sahneyi Rudess’a bırakıyor. Söylemem lazım ki hangi dakikasında olursa olsun akıp giden bir şarkı, eski Dream Theater şarkıları gibi. Şarkı içinde kaybolup gitmek için herhangi bir şey yapmaya gerek yok, o götürüyor zaten. Rudess coştukça coşarken sonlara doğru yaklaşıyoruz, senfonik vurucu bölümler iyice ön plana çıkmaya başlıyor. Öyle de bitiyor. 24 dakikalık Dream Theater şarkılarını ne kadar özlediğimi farkediyorum, bir dahaki albüme diyorum. 10 üzerinden 10 veriyorum.
Beneath the Surface: Yorumunu istesem de yapamayacağım bir şarkı. Her Dream Theater albümünün bitişine üzülürüm ama bu bildiğin parçalıyor. 10 üzerinden 10 yine.
Bütün bunlardan sonra genel değerlendirmem çok farklı olmayacak şarkı değerlendirmelerinden. İlk dinlenişte kesinlikle kendisini diğer Dream Theater albümleri kadar sevdirmeyecek, onu bilerek dinleyin. Ciddi şekilde rif bazlı bir his veriyor ilk bir iki dinlemede. Sonra yavaşça senfonik düzenlemelerin, Myung’un, James’in bütün şarkılarda ne kadar güzel durduğunu farkediyorsunuz. Yeni Dream Theater efsanesi Portnoy güdümlü hiçbir albüm olamazdı, Petrucci ve Rudess en sonunda kendi efsanelerini yaratmaya karar vermiş. Ve başarılı olmuşlar. Special edition versiyonunu amazon’dan pre-order olarak sipariş verdim, param yetse deluxe edition box set siparişi verirdim. Verilen her kuruşu ve geçirilen her saniyeyi hak eden bir albüm olmuş. 10 üzerinden 9.
Van Gobbel
Albüm bilgileri
- John Myung: Bas
- John Petrucci: Gitar, geri vokal
- James LaBrie: Vokal
- Jordan Rudess: Klavye
- Mike Mangini: Davul
- On the Backs of Angels
- Build Me Up, Break Me Down
- Lost Not Forgotten
- This is the Life
- The Shaman’s Trance
- Outcry
- Far From Heaven
- Breaking All Illusions
- Beneath The Surface

Bir yanıt yazın