Geçmiş zaman olur ki…
Değerli okuyucumuz. Size daha iyi hizmet verebilmemiz için, az sonra okuyacağınız yazı kayıt altına alınacaktır. Zira bu yazı, gerçek bir PORCUPINE TREE hayranı sayılmayan, ancak şu anda bahsi geçen albüme tam anlamıyla aşık olan biri tarafından yazılmıştır. Gerçek bir PORCUPINE TREE hayranı tarafından yazılan bir yazıyı okumak için 1’i, bu albümün yazısının neden yine bu gerçek PORCUPINE TREE hayranı tarafından yazılmadığını görmek içinse 2’yi tuşlayınız. Operatöre bağlanmak içinse lütfen bekleyiniz.

Evet. Ben tam anlamıyla bir PORCUPINE TREE hayranı değilim. Grubun dinlediğim kadarlık kısmını çok seviyorum, ancak kısıtlı sayıda albümlerini tam anlamıyla dinlediğim için kendimi grubun tam anlamıyla bir takipçisi olarak görmüyorum. Hatta, gerçek ve uzun süreli PORCUPINE TREE sevenlerince en çok hor görülen PORCUPINE TREE güruhlarından birine, PORCUPINE TREE’yle Mikael Akerfeldt sayesinde tanışan o “light” kesime dahilim.
Şu an üniversitede okuduğum bölümle alâkası olmayan mutlu mesut bir iş hayatım olsa da, hiç istemediği bir yerde üniversite okumuş, hiç istemediği bir bölümü bitirmiş bir kimseyim. Bu satırdan da anlayacağınız üzere, yazı teknik yanlardan ziyade daha içsel ve daha kişisel yorumlar barındıracak. O yüzden, “In Absentia”yı bilmiyorsanız bu yazıdan herhangi bir anlam çıkarabilmeniz zor. Bu yüzden hafif deneysel, çok da uzamayacak bir yazı olacak. Neyse biz ilerleyelim.

Grup sitelerinin şimdiye oranla daha bir anlamının olduğu zamanlardı. O dönemlerde adeta taptığım belki de tek grup OPETH’ti. Akerfeldt’i dünyada eşi benzeri olmayan bir müzisyen olarak görüyor, yeni haber çıkar mı, yeni yorum yazılır mı diye opeth.com’u gün aşırı ziyaret ediyordum. Tabii o dönemler Mike’ın daha bir ketum olduğu, şimdiki gibi stand-up yapmadığı zamanlardı. Günün birinde grup elemanları o sıralar en çok dinledikleri albümleri listeliyor, kısa kısa yorumlar yapıyorlardı. Mike’ın listesinde de PORCUPINE TREE – In Absentia diye bir albüm vardı. Sene 2002’ydi ve belli ki Mike da albümü yeni dinlemişti. Albümün yanında “Gelmiş geçmiş en iyi albümlerden biri” türünde bir ibaresi vardı Mike’ın.

Benim bir numara olarak gördüğüm adam bir albüme böyle dediğine göre, o albüm pek kutlu, pek mübarek bir albüm olmalıydı. Ben de ne yaptım, hemen albüme ulaştım ve dinlemeye başlayamadım, çünkü aynı gün İstanbul’dan yola çıkıp, gitmeyi hiç istemediğim üniversiteme gidecektim. Demem odur ki albümü yanıma aldım ve yolda dinlemek üzere evden çıktım.
Otobüsteki yerimi alıp play tuşuna bastıktan sonraki bir saat, inanıyorum ki farkında olmadan da olsa müzik adına pek çok fikrimin değiştiği bir bir saatti. Çalan müziğe hayran kalmak, büyülenmek, aşık olmak bir yana, sanki çalan müziğin ta kendisi olmak istemiştim. Blackest Eyes’ın yaşattığı değişken duygularla zevkten zevke koşmuş, Trains’de belki de hayatımda duyduğum en güzel şarkılardan birini dinlediğimi düşünmüş, The Sound of Muzak’ta bir şarkı nasıl “cool” olur onu hissetmiş, Gravity Eyelids’i otobüs camından gördüklerime soundtrack yapmış, Heartattack in a Lay By’da zaten sıkııntılı bir dönem geçiriyor olmamın da etkisiyle “Hah şimdi sıçtım” demiştim.
Şimdi biraz daha genel konuşalım.
“In Absentia” ne kadar güzel bir şeydir arkadaş. Hakikaten, “Bence çok güzel”, “Nefis şarkılar var” falandan öte, nasıl güzel bir albümdür bu. İçinde ne kadar çok katman, ne kadar çok başarıya ulaşan fikir vardır. Bir yandan su gibi saf olup, bir yandan da içinden duygular fışkıran bir bileşim olmayı nasıl başarmaktadır? Steven Wilson’ın tartışmasız dehasının grup elemanlarının muazzam müzisyenlikleriyle birleştiği, sözlerinden, konseptinden, en ufak nota tercihine kadar bir albüm bu kadar mı özgün, bu kadar mı sevilesi olur?

Gruba bu albümde katılan Gavin Harrison’ın kusursuz davulculuğundan Edwin’in pamuk kıvamlı baslarına, Wilson’ın karakteristik vokallerinden Barbieri’nin bin bir türlü atmosfer yarattığı klavyelerine, mellotronuna; “In Absentia” bir müziksever için gerçek bir hazine değildir de nedir?
Biliyorum, progresif rock birikimi, sevgisi benden fazla olanlar bu albüme benim yüklediğim kadar büyük bir anlam yüklemiyorlardır, hatta teşkil ettiği önem açısından “In Absentia”dan daha önemli PORCUPINE TREE albümleri de vardır. Ancak benim gibi kısmen yüzeysel bir PORCUPINE TREE dinleyicisi için bu albüm gerçekten de aşmış, kusursuza çok yakın bir albümdür. “In Absentia”yı benden daha iyi, daha derin yorumlayabilecekler mutlaka vardır, onlar da aşağıya buyrunsunlar artık.

“In Absentia” progresif rock açısından muhtemelen pek de bir önem teşkil etmeyen bir albüm olsa da, normalde daha sert şeyler dinleyen (OPETH, vs.) pek çok insanın PORCUPINE TREE’yle tanışması vasilesiyle de adı ön plana çıkan bir albüm diye düşünüyorum. Daha fazla uzatmadan, sözü konunun uzmanlarına bırakarak ortalıktan çekiliyorum.
Yapmak istediğiniz başka bir işlem varsa kareye basınız. İşlemleriniz bittiyse lütfen telefonunuzu kapatınız.
Albüm bilgileri
- Steven Wilson: Vokal, gitar, piyano
- Gavin Harrison: Davul
- Colin Edwin: Bas gitar, geri vokaller
- Richard Barbieri: Synth'ler, mellotron, org
- Blackest Eyes
- Trains
- Lips of Ashes
- The Sound of Muzak
- Gravity Eyelids
- Wedding Nails
- Prodigal
- .3
- The Creator Has a Mastertape
- Heartattack in a Layby
- Strip the Soul
- Collapse the Light into Earth

Bir yanıt yazın