Küllerinden doğan kuzu.
LAMB OF GOD’la ilk karşılaşmam 2000 yılına denk düşer. “New American Gospel”i duyup höst demiş, 2003’te çıkan “As the Palaces Burn” ile LAMB OF GOD’ı hayatta en sevdiği dört beş gruptan biri yapmış, “Ashes of the Wake”le de bu tutumumu sürdürmüştüm. Yıllar önce, gittiğim bir LAMB OF GOD konserinin yazısında “şunu hiç düşünmeden söyleyebilirim ki, şu an dünyada beni en çok heyecanlandıran grup LAMB OF GOD’dır” demişliğim bile vardır.

“Ashes of the Wake”, “Burn the Priest”i de sayarsak grubun dördüncü albümü bildiğiniz gibi. LAMB OF GOD’ın metalcore olmayan, tam thrash metal de olmayan, death metal de olmayan kendine özgü sound’u, şu meşhur “Yeni Nesil Amerikan Metali” tabirinin doğmasına vesile olan unsurlardan biri olarak göze çarpıyor. Grup “The New American Gospel”de yarattığı, “As the Palaces Burns”de manyakça geliştirdiği bu sound’u, “Ashes of the Wake”te iyicene oturtmuş ve duyulduğu anda LAMB OF GOOOOOD! diye bağırtacak düzeyde özgün bir hale sokmuştu. Grubu yeni PANTERA olmaya çalışmakla suçlayanlar olsa da, şahsen LAMB OF GOD’ın böyle bir amaçla yola çıkmadığına adım gibi eminim.
PANTERA haricinde yoğun SLAYER etkisi hissettiğim rifleri, artık metal dünyasının hatırı sayılır vokalistleri ve dahası frontman’leri arasında sayılan Randy Blythe’ın öküz vokalleri, LAMB OF GOD’ı bir anda dünyanın adı en çok anılan gruplar arasına soktu. Grubun asıl sahibi hüviyetindeki Chris Adler’ın modern metal davulculuğundaki yerini çok hızlı bir şekilde almasıyla da, grup çoğu dinleyicisine göre eksiksiz bir makine haline geldi ve tüm elemanlarının ayrı ayrı hayran kitlesi olan, tam anlamıyla kendi kimliğini taşıyan bir şekle girdi.
Tıpkı bir önceki “As the Palaces Burn” gibi, LAMB OF GOD’ın markası haline gelmiş pek çok şeyin yaratıldığı şarkılarla dolu olan albümde Laid to Rest’in ilk notasından başlayan bir yıkım hissi var. Jilet gibi gitarlar, konserlerde kafa koparan groove’lar, kayıtsız kalmayı imkânsız kılan bir güç ve farklı kimliklere sahip birbirinden orijinal besteler.
“Ashes of the Wake” müzisyenlik anlamında grubun “As the Palaces Burn”den bir adım ileri gittiği anlar da barındırıyor. Misal Hourglass’ın ortalarında giren Willie Adler imzalı rif, albümün çıkışı sırasında “bugüne kadar yazdığımız çalması en zor riflerden biri” diye duyurulmuştu. Kardeşi Chris’in markalaşan yönlerinden özgün kros kullanımı ve splash oyunları da önceki albümlere daha oturaklı ve adeta “Bu şarkılara daha iyi davul yazılamaz” dedirten cinsten. Bu davullar da yine LAMB OF GOD sound’unun oluşmasını sağlayan önemli elementler bildiğimiz gibi.

Aynı şekilde Mark Morton’ın önceki albümlere göre daha üstün bir müzisyenlik sergilediğini görüyoruz. Morton’un LAMB OF GOD’ın solo gitaristi kimliğini ilk kazandığı albüm de bu zaten. Bunda albüme konuk olan Alex Skolnick ve Chris Poland’ın da etkileri vardır belki.
Biraz daha detaya inersek, albüm Randy Blythe’ın 2000’li yılların en önemli ve ilham verici vokalistlerinden biri haline gelmesinin de tescili gibi. Hem ne dediği anlaşılan, hem dibine kadar yırtıcı, hem de karakterli olan bu vokaller, günümüzde hem yeni gruplar, hem de uzunca bir süredir müzik yapmakta olan kimi grupların vokalistleri tarafından taklit edilmekte. Albümle bir alakası yok, ama Randy Blythe’ın sadece dört saat yaşayıp ölen bir kızı varmış, bunu da albümle ilgili bakınırken öğrendim, belirteyim dedim. Hatta albüm kitaçığında şarkı sözleri yer almayan şu şarkıyı da kızına adamış. Belki de DVD’lerde ver röportajlarda izlerken hissettiğim, o içinde hep bir acı taşıyor hali de bundandır.

Albümde fazla kişi tarafından bilinmeyen bir adet de bonus parça var ki, grubun o ana dek yaptığı en farklı işlerden biri olması vesilesiyle buraya koyasım var. Duymayan vardıysa da duymuş olsun.
Şahsen “As the Palaces Burn”ü daha çok sevsem de, bu iki albüm arasında müzikal anlamda bir kıyaslama yapamıyorum. “As the Palaces Burn”ün çiğliği ve agresifliği daha cezbedici gelirken, bu albümün de oturaklılığı ve grubun sound’unu iyice benimsettiği iş olmasının verdiği bir güzellik var. O nedenle grubun en iyi albümü şudur diyemiyorum (Grubun en iyi albümü “As the Palaces Burn”dür).

Kanımca LAMB OF GOD, Amerika’nın 2000’li yıllar içerisinde MASTODON’la birlikte metal dünyasına hediye ettiği en önemli birkaç gruptan biri ve “Ashes of the Wake” de metalin 2000’lerdeki yüzü adına, ilerki yıllardan geçmişe bakıldığında adı anılacak albümlerden biri.
Albüm bilgileri
- Randy Blythe: Vokal
- Mark Morton: Gitar
- Willie Adler: Gitar
- John Campbell: Bas
- Chris Adler: Davul
- Laid To Rest
- Hourglass
- Now You've Got Something To Die For
- The Faded Line
- Omerta
- Blood Of The Scribe
- One Gun
- Break You
- What I've Become
- Ashes Of The Wake
- Remorse Is For The Dead
- Another Nail For Your Coffin [Japonya bonus'u]

Bir yanıt yazın