# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
IRON MAIDEN – Senjutsu
| 12.09.2021

Şef kültürü, ilerlemiş yaşlar ve orta saha paslaşmaları.

Emre Görür

“O dar yoldan sapma!”

Şüphesiz metal tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Steve Harris’in stratejisini daha ilk albümdeki “Phantom of the Opera” şarkısında bu şekilde ortaya koyduğu ve kariyeri boyunca bu ilkeye sıkıca sarıldığı iddia edilebilir. Londra’nın en kötü mahallelerinden birinde büyüyen, çalışma hayatına temizlik işçisi olarak başlayan Harris gerçeklikle asgari düzeyde uzlaşarak ona kendi varoluşunu dayatma çabasının metal geleneğindeki başlıca sembollerinden biridir. Bu bağlamda, hareket tarzı açısından, Judas Priest ve Iron Maiden metal tarihindeki iki uç tutumu yansıtan gruplar. Priest rock müzik endüstrisindeki eğilimlere göre form değiştirerek, Maiden ise o kendi “dar yolunu” takip ederek metal dünyasının zirvelerine yükseldi.

Maiden’ınki gibi bir girişimin başarılı olabilmesi için “doğru zamanda doğru yerde olmak” adeta mecburi bir koşul ve punk tarafından altüst edilmiş Londra müzik sahnesinde uzun saç geleneğinin yeniden filizlenmesinin önde gelen örneklerinden birinin temsilcisi olarak Harris bu temele fazlasıyla sahipti. İlk önemli röportajında kendisinin belirttiğine göre, dini inancına uygun olmadığı için punk’a daima düşmanca denebilecek bir tavırla yaklaşsa da, proto-metal’in punk ile sentezlenip bugün bildiğimiz anlamdaki metale dönüştürülme sürecine (NWOBHM) öncülük eden isimlerden biri oldu. Ancak yüzlerce işçi sınıfı kökenli grubun zenginlik ve şöhret düşleriyle yanıp tutuştuğu bir ortamda sadece öncülük veya yetenek insanı bir yere götürmeyebilir. Maiden’ı neredeyse diğer bütün NWOBHM dönemi gruplarından farklı kılan da esas olarak olaya yaklaşımındaki profesyonellikti. En basitinden, Angel Witch, Diamond Head gibi birçok önemli grup menajerlik için aile bireylerini kullanıyor ve prodüksiyona yeterli önemi vermiyorken, Maiden daha en başlardan menajer ve prodüktör olarak çok önemli isimlerle (Rod Smallwood ve Martin Birch) anlaştı.

‘80’lerin Maiden’ı genel olarak Harris’in “dar yolunu” takip etse de çelişkili bir bütündü. Grupta biri muhafazakar (Harris), diğeri yenilikçi (Bruce Dickinson ve Adrian Smith) iki ağırlık merkezi bulunuyordu ve bu gerilim, Birch’ün varlığının da etkisiyle, “Somewhere in Time”, “Seventh Son of a Seventh Son” gibi verimli sonuçlar doğurdu. Grubun temposu inanılmayacak derecede yüksekti. Neredeyse her yıl çıkan üst düzey albümleri devasa dünya turneleri izliyordu. Dışarıdan bakınca bu bir zafer yürüyüşünü andırsa da, ‘80’lerin sonlarında iç çelişkiler kontrolden çıktı ve Maiden hızlıca irtifa kaybetmeye başladı. Yenilikçi figürler için Harris’in liderlik tarzına katlanmak kolay değildi. Grup Smith, Birch ve Dickinson’ı kaybedince bir şef olarak Harris’in nasıl iki ucu keskin bir bıçak işlevi gördüğü apaçık şekilde ortaya çıkacaktı.

Üst düzey metal gruplarına bakıldığında iki tip bireysel liderlik anlayışı göze çarpıyor. Paylaşımcı denebilecek birinci tarz için Lars Ulrich örneği verilebilir. Ulrich, Metallica’nın mutlak lideri olmasına rağmen grubun diğer üyeleri üzerinde baskı kurmaya çalışmaz, vizyonunun genişliği sayesinde atılacak adımlar konusunda onları ikna eder. Diğer elemanların müzikal zevklerinin önemli bir kısmı dahi Ulrich’in yönlendirmelerinin sonucudur. Harris’in temsil ettiği şekliyle mülkiyetçi liderlik tarzı ise şef kültürüne dayanır. Bu mantalite Dickinson ve Smith’in birlikte beste yapmasını bile tehlikeli bulur. Mikserin başına şefe biat etmeyecek kimse yaklaştırılmaz. İşin teknik kısımları o alanlarda yetkin olan isimlere bırakılacağına, her şey şef tarafından belirlenir.

1992-1993’te Maiden’ın bütün ipleri mutlak şekilde kendi ellerinde toplandığında Harris yaklaşımını sınırsızca hayata geçirme fırsatı buldu. Dışsal koşullar alabildiğine elverişsizdi. İlk punk devrimi tarihsel olarak Maiden’ın önünü açmıştı, fakat bu sefer grunge’ın rock müzik piyasasında yarattığı yapısal değişimler grubun işini önemli ölçüde zorlaştırıyordu. Yine de, Harris’in vizyonunun yalnızca birkaç senede grubu ciddi anlamda küçültmesi, profesyonelliğin bu denli yitirilmesi beklenen bir durum olmaktan uzaktı. Vokalist olarak Blaze Bayley tercihi, “The X Factor” ve “Virtual XI” albümlerindeki prodüksiyon kalitesi gibi konuların izahı pek mümkün değildi.

Peki yeniden birleşmenin ardından neler değişti? Her şeyden önce, Dickinson kalibresindeki bir frontman’in dönüşü tek başına grubun tekrardan ölçek büyütmesini sağlarken, üç gitaristli kadro yapısı da potansiyel beste kabiliyetini önemli oranda arttırdı. Ben şahsen progresifleşme eğiliminin Maiden’a genel olarak yakıştığını düşünen taraftayım. Yani grubun yöneldiği tarzla ilgili bir problem olduğu kanısında değilim. 2000 sonrasında görülen sıkıntı, Kevin Shirley’in bir tür hayalet prodüktör olarak kullanılması nedeniyle, işin stüdyo kısmında pek bir iyileşme yaşanmaması. Bu dönemin albümleri de yeterince işlenmemiş, prodüksiyon anlamında çok temel sorunları bulunan (“A Matter of Life and Death” örneğinde mastering’i bile yapılmamış), mevcut teknik ve maddi imkanlara rağmen demo kalitesinden hallice kayıtlar aslında (Bu konuda daha detaylı analizler için Mert Yıldız’ın Paslanmaz Kalem’deki Iron Maiden kritiklerine bakılabilir). Ortada doğru ellerde ışıldayabilecek bir materyal yığını var, ama bu maalesef ciddi şekilde hor kullanılmış durumda.

Çıktığında –beklentinin yüksekliği sebebiyle– pek beğenmemiş olsam da, 2000 tarihli “Brave New World”de durum farklıydı tabii. Problemler giderek daha net görülmeye, daha fazla rahatsız etmeye başladı. Bunun doğrusal bir seyir izlediğini iddia etmek mümkün değil. Her yeni albüm bir öncekinden kötü değildi, lakin belli başlı sorunlar zamanla birikti. Her şey bir yana, “Brave New World” piyasaya sürüldüğünde grup üyeleri 41-47 yaş aralığındaydılar, şimdiyse 63-69 seviyesine geldiler. Sorumlulukların işinin ehli genç beyinlerle paylaşılmadığı düşünülürse, grupta yaşa bağlı bir gerileme ortaya çıkması kaçınılmaz.

“Senjutsu” 2000 sonrasındaki söz konusu sorunların genel anlamda zirve yaptığı bir albüm. En kötü prodüksiyona sahip Maiden albümü değil belki, ama aranjman konusunda grup tarihinin en kötüsü olmaya aday. Son 20 yılın hastalıklarından biri olan gereksiz tekrarlara dayanan upuzun parçalar albüme hükmediyor. 82 dakikalık toplam süre 2015 tarihli “The Book of Souls”unkine kıyasla kısmen insaflı olsa da, albümü 10 dakikanın üzerindeki üç epik Harris bestesiyle kapatmak dinleme deneyiminin yorucu bir hal almasına sebep olabiliyor. Aslına bakılırsa, “The Final Frontier” ve “A Matter of Life and Death”te de durum çok farklı değildi, fakat burada beste kalitesinde de belirgin bir düşüş görülüyor. Bu üç besteden “Death of the Celts” ile “The Parchment” albümün belki de en zayıf halkaları iken, son şarkı “Hell on Earth”te anca kısmi bir kalite yükselişiyle karşılaşıyoruz. Dahası, Maiden müziği gittikçe daha fazla kendi şablonlarının esiri haline geliyor. Örneğin, Harris’in 2000’den beri tek başına yazdığı istisnasız bütün parçalar akustik intro ve outro’lara sahip. Harris, anlaşılmaz biçimde, şarkılara akustik bir giriş eklemek ve onları başladıkları şekilde bitirmek gibi bir zorunlulukla hareket ediyor. Yaratıcılık düşüşü o kadar belirgin ki, albümde sıkça eski Maiden parçalarından alınmış bölümlere rastlıyoruz. “Virtual XI” döneminde türediği iddia edilebilecek bu olgu özellikle son iki albümde artık kontrolden çıkmış durumda. “Death of the Celts” adeta, “The Clansman” başta gelmek üzere, birkaç eski Maiden şarkısından mütevellit bir kolaj. Janick Gers ile Harris’in ortak bestesi “The Time Machine”de karşımıza “The Edge of Darkness” çıkıyor. Albümdeki bir diğer Harris bestesi olan “Lost in a Lost World”de “The Fugitive”, “Fortunes of War” ve “When the Wild Wind Blows”u duyuyoruz. Liste uzadıkça uzuyor. Albümde –az veya çok– taze ve güçlü tınlayan besteler sadece Smith ile Dickinson’ın ortak çalışmaları olan “Days of Future Past”, “The Writing on the Wall” ve “Darkest Hour” ile Gers/Harris imzası taşıyan “Stratego”. Kişisel zevke göre buna Smith ve Harris’e ait açılış parçası “Senjutsu”yu dahil etmek de mümkün olabilir.

“Senjutsu” grubun son 10-15 yıllık çizgisini yansıtan bir albüm, lakin sahip olduğu görece karanlık yapı birçok noktada akıllara “The X Factor”ı getiriyor. Bunlara ek olarak, kısmi bir “Brave New World” öykünmesinden de bahsedilebilir.

Albümün genel anlamda sıkıcı ve sönük bir çalışma olduğunu belirtmek gerek. Besteler ekseriyetle bir Maiden şarkısından beklenecek şekilde akıcı değiller, bir yere vardıklarını iddia etmek zor. Adeta panzehri geliştirilmiş 2015 sonrasının Barcelona’sı orta sahada top çevirip duruyor. Takımın 11 numarası aynı zamanda menajerlik görevini de üstlenmiş durumda ve kendisine özgü hareketlerle orta sahada verkaçlara giriyor, kanada çıkıyor, ön liberoya geçiyor… Yıldız oyuncu-menajerin çabası dikkate değer olsa da, neticede bu yalnızca takımının topa sahip olma oranında üstünlük elde etmesini sağlıyor.

Sezar’ın hakkı Sezar’a! Iron Maiden’ı Iron Maiden yapan temel figür kuşkusuz Steve Harris, bu husus tartışmaya kapalı, ancak diğer yandan, onun dayattığı şef kültürü artık grubu tarihsel dip noktasına yaklaştırmış bulunuyor. Bana göre Maiden “Senjutsu” ile net şekilde yeniden birleşme sonrasındaki en kötü çalışmasına imza attı ve bu durum kariyerinin 46. senesinde hala yeni bir Maiden albümü dinleyebiliyor olma keyfime ekşimtırak bir tat katıyor.

6/10
Albümün okur notu: 12345678910 (6.94/10, Toplam oy: 66)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2021
Şirket
Parlophone
Kadro
Bruce Dickinson: Vokal
Steve Harris: Bas, klavye
Dave Murray: Gitar
Adrian Smith: Gitar
Janick Gers: Gitar
Nicko McBrain: Davul
Şarkılar
1. Senjutsu
2. Stratego
3. The Writing on the Wall
4. Lost in a Lost World
5. Days of Future Past
6. The Time Machine
7. Darkest Hour
8. Death of the Celts
9. The Parchment
10. Hell on Earth
  Yorum alanı

“IRON MAIDEN – Senjutsu” yazısına 72 yorum var

  1. Bu yazıyı Emre’yle ortaklaşa yazacaktık ama geçen hafta boyunca diğer kritiklerle uğraşınca albümü sadece bir kez dinleyebildim, yazacak duruma gelemedim. Sen de çok iyi yazmışsın, benim yazamayacağım kadar derinlemesine yazmışsın. Tekrardan eline sağlık Emre.

    Emre Görür

    @Ahmet Saraçoğlu, sağ olasın Ahmet.

  2. Dysplasia says:

    Güzel kritik, puana da katılıyorum.
    Son iki albümdür şarkı içindeki eski tekrarlar ve akustik giriş-çıkış şablonu cidden keyif kaçıran şeyler. Son albümlerinin bu şekilde kötüye gidiyor olması hüzünlendiriyor.

  3. Memo says:

    Bu albüm benim için book of souls ve final froniter ın önünde. Son iki albüme ısınamamıştım ama bu albüm kendini dinlettiriyor bana.

  4. Bence The Final Frontier’a biraz haksızlık ediliyor.

    Yiğit

    @Ahmet Saraçoğlu, + sonsuz. Ben bu albüm dışında 2000lerdeki her albüme bayıldığımı zaten her fırsatta dillendiriyorum. Bence hepsine haksızlık ediliyor.

    Dysplasia

    @Ahmet Saraçoğlu, Kesinlikle çok iyi bir albüm. Tartışmaya bile açık değil nazarımda.

    Ahmet Saraçoğlu

    @Dysplasia, ben de çok seviyorum. Minik progresiflikler, farklı karakterde şarkılar. Mis gibi albüm.

    Coming Home, Starblind, The Talisman falan resmen sarılasım gelen şarkılar.

    Emre Görür

    @Ahmet Saraçoğlu, kesinlikle katılıyorum ve Brave New World ile A Matter of Life and Death için de durum pek farklı değil sanki.

  5. Twat says:

    Senjutsu, Lost in a lost world ve Darkest hour kafadan bir daha hiç dinlemeyeceğim maiden şarkıları arasına girecek kadar maiden zevkime uzaklar.

    Kalan 7 şarkı arasında ise Stratego ve Writing on the wall ciddi ciddi maiden enerjisini yakalayabiliyor. Bence Death of the Celts de hiç fena değil. Parchment de sonradan açılan harika leadlere sahip.

    Hell on earth, kritikte de değinildiği gibi son yılların iron maiden hastalığına tutulmuş; hayvan gibi uzun akustik intro ve gereksiz outro. şarkı 2:15′te başlayıp 9:45′te bitse yani 7,5 dakika olsa şahsen hiçbir şey kaybetmez. dolayısıyla 4 dakika çöp. ciddi ciddi şu hareketten vazgeçemediler.

    son olarak parlamenter demokrasi(Lars) ve ucube başkanlık sistemi(Harris) arasındaki fark; “…Paylaşımcı denebilecek birinci tarz için Lars Ulrich örneği verilebilir. Ulrich, Metallica’nın mutlak lideri olmasına rağmen grubun diğer üyeleri üzerinde baskı kurmaya çalışmaz, vizyonunun genişliği sayesinde atılacak adımlar konusunda onları ikna eder. Diğer elemanların müzikal zevklerinin önemli bir kısmı dahi Ulrich’in yönlendirmelerinin sonucudur. Harris’in temsil ettiği şekliyle mülkiyetçi liderlik tarzı ise şef kültürüne dayanır. Bu mantalite Dickinson ve Smith’in birlikte beste yapmasını bile tehlikeli bulur. ” kısmındaki kadar güzel örneklenemez. :)

  6. kennyd says:

    ben albümü beğendim. yıllar geçtikçe verilen orada verilen puan artacaktır. aslında bana göre esas sıkıntı herşeye bu kadar kolay eriştiğimiz günümüzde artık hiçbir eseri layıkıyla değerlendiremiyormuşuz gibi geliyor. yıllar geçtikçe şarkılar kulaklara yerleşir ve aslinda güzel albümmüş be denmeye başlar.

  7. burock1988 says:

    Iron Maiden diskografisinin Final Frontier ile beraber en sıkıcı albümü olmuş. Bu kadar sıkıcı bir albümün double olarak yayınlanmasıda ayrıca negatif bir durum. The Book Of Souls gerçekten iyi bir albümdü. O albümden sonra müziği bıraksalardı tadında bırakmış olurlardı.

  8. Mahakali says:

    Bence aşırı sıkıcı bir albüm. Şarkıların temposu bile öyle bayık ki nasıl başarmışlar anlamıyorum. Maiden ile duygusal bağ kurabilmis insanlar dışında da beğenen görmedim neredeyse.

  9. ismail vilehand says:

    Satanist mi bunlar?

    Murad

    @ismail vilehand, Emrullah abi, benim bir arkadaşım var,tencere imalatçısı, aynı yaştayız, lavuk burdan atlıyo uçakla Taylanda gidiyor, karıyı üzerine işetiyor, yıkanmadan geri geliyor.

    Ganyotçu

    @Murad, Sabri abi, bunlar kedi kesip yiyor kedi!

    ismail vilehand

    @Ganyotçu, edepsiz şerefsizler.

  10. Cryosleep says:

    Uzun zamandır bir albümü dinlerken bu kadar sıkılmamıştım.

    6/10

  11. hen says:

    6yi Book of Souls’a vermistim. 5 bence. Final Frontier ve AMOLAD’de ayni problemler var, ama evet guzel sarkilar da vardi her seye ragmen. Saracoglunun dedigi gibi, ben Starblind dinlerken de Brighter than a thousand Suns dinlerken de sikilmiyorum. Cogunlukla kisa oylesine yapilmis sarkilar ve fena olmayan epikler vardi. Son 2 albumdur artik iyicene kendi kendilerini cok kotu bir bicimde taklit ediyorlar. Alakasiz ve de ya kalitesiz ya da onceden kullanilmis melodiler (yada ikisi birden) rasgele bir araya getirip sarki yapamazsiniz amk. Mevzu sadece akustik/slow basladi akustik/slow bitti de degil. Basini sonunu at gene de ici kotu ve recycled. Paralel bi evrende cok guzel isler yapan truly progresif bir Maiden olabilirdi, ama olamadi.

    Bi de amk utanmadan double CD album cikariliyor. Elde zaten malzeme yok, gidip 90′lar ve 2000′lerde kullandigin melodileri kullaniyosun. Daha uzatma artik albumu cikar 50-60 dakka bisey birak amk. Gercekten malzemenin bu kadar mi iyi oldugunu dusunuyorsun da 80-90 dakikalik is suruyosun piyasaya zorunluymus gibi.

    Keske Empire of the Clouds ile bitseydi kariyerleri. Buyuk firsat kacmis amk.

    Kontrolsuz Steve Harris, Steve Harris degildir.

  12. Oğul says:

    İlk yarısı çok kötü, ikinci yarısı çok epik bir albüm. Maiden’a yakışan baştan sona bir şaheser çıkmasıdır, bu albümde bu olmamış ne yazık ki. Ancak yine de The Time Machine, The Parchment ve Hell on Earth gibi parçalara haksızlık edecek değilim.

  13. arple says:

    Birkaç şarkı ve kısım dışında sıkıcı bir albüm. Yaklaşık 10 kere baştan sona çevirmişimdir ama bir daha full albümü dinleyeceğimi sanmıyorum. Ve dinledikçe açılan progresif albümlerden ziyade bunun tersi olarak dinledikçe sıkıldığım bir albüm yapmış maiden. Final Frontier ve amolad hayranı, maiden’ın 2000 sonrası progresif eğilimine bayılan birisi olarak üzüldüm. Ve aşağıdaki linkte dediğine göre billboard 200′de 3. sıraya yerleşmiş senjutsu. Bakalım bir sonraki albümleri yaparlarsa nasıl olacak?

    https://twitter.com/ThatEricAlper/status/1437385751138816011

    deadhouse

    @arple, Görünmüyor.

    https://www.billboard.com/charts/billboard-200

    arple

    @deadhouse, Evet listede görünmüyor ama sanırım twit yazarı şu haberi kaynak almış. Şöyle diyor: “Iron Maiden earns its highest charting album ever on the Billboard 200 chart (dated Sept. 18), as its latest studio effort Senjutsu debuts at No. 3.”
    https://www.billboard.com/articles/columns/rock/9628191/iron-maiden-senjutsu-highest-charting-album-billboard-200-chart

    deadhouse

    @arple, Geçen haftanın o zaman. Pazartesi güncellenmiş olabilir.

  14. koca says:

    Albümün yazılımı feci şekilde Virtual XI’ı andırıyor: Oradaki gibi uzayıp giden bomboş pasajlar ve progresiflikten ziyade kendini tekrar eden besteler var. Bruce’un vokalleri oldukça zayıflamış ve kendini sadece “air raid siren” halindeyken hatırlatıyor. Özellikle solo albümlerindeki tok şarkı söyleme becerisi artık hiç kalmamışa benziyor. Bağırmadan kendini ifade edemeyen Kütahyalı-Alçı çifti gibi olmuş koskoca Bruce Baba:)… Albümde tabi ki güzel birkaç melodi/bölüm ve iyi söz var ama genel anlamda albümdeki tek istikrarlı “iyi”nin – besteleri ve sololarıyla – Adrian Smith olduğunu söylemeliyim. Albümdeki en kötü şey ise yine yeniden prodüksiyon. Kevin Shirley, Maiden’a maalesef hiç yakışmayan, boğuk, cansız ve karman çorman bir iş çıkarıyor ama bu yeni bir şey değil: 20 yıldır böyle giden bir şeyi değiştirmemek, Steve Harris’in bilinçli bir tercihi herhalde. Keşke The Book of Souls, Iron Maiden’dan duyduğumuz son şey olsaydı…

  15. umut özay says:

    İron Maiden Senjutsu-(Blaze Bayley dönemi die hard fanları bunu sevdi)

                  90′ların ortaları boyunca İron Maiden fanı olabilmek ya da kalabilmek büyük işti.Zira grubun en şaşalı döneminin vokalisti ayrılmıştır ve yeni gelen çocuk neredeyse kendisinin zıttıdır.Bu zıtlık durumu hiç şüphesiz grubun kurucu kaptanı Steve Harris tarafından bilinçli olarak tercih edilmişti. Harris, Dickinson’ın ayrılığına meydan okuma ile karşılık vermiş,adımlarını buna göre atmıştı.Olagelen durumların gereği de Blaze Bayley’in seçimini koşullamıştı.
               O dönemler metal müzik için çok parlak yıllar değildi ve Maiden’de bu genel durumdan fazlaca nasibini almaktaydı.Steve Harris ve arkadaşları üzerinde muazzam bir baskı vardı ve yaptıkları tüm güçleri ile sadık dinleyicilerini yeni vokalistle olan sürece inandırmaya çalışmaktı.Bir grubun fanı olmak elbette psikolojik etkileşimler içeren bir dizi süreç sonunda gerçekleşiyor.Herkesin farklı hikayesi vardır ama elbetteki fan olduktan sonra önderliği “iman” ile takip de peşinden geliyor.Bu yüzden geçmişte Maiden fanı olmayıp bu süreçte fanlığı pekişenler için Blaze dönemi tüm baskı ve şiddetli eleştirilere karşı ölümüne defans zamanıydı.Yağmurda,karda,güneşin altında, bir yamacın üstünde tek başına otururken,bir otobüs yolculuğunun akışında, walkman’in bant döndürdüğü zamanlarda, gençliğin depresyonunda yoğruldu bu süreç.

         O dönemde kafası gözü yarılma pahasına grubu savunan genç fanlar şimdi’ 40′lı yaşları devirdi ve Maiden tekrar genel bir eleştiri dalgası ile karşı karşıya.Gerçi bu eleştiri dalgasının başlangıcı tekrar birleşme dönemi ilk albümüne kadar gidiyor ama 20 yılın sonunda kartopu gibi büyüyerek günümüze geldi.Tekrar birleşme sürecinde Maiden müziği de gelişti,değişti,kurucu kaptanının bireysel zevklerinin de etkisiyle progresif bir altyapı üzerine yükselmeye başladı.Belirgin biçimde Final Frontier ile başlayan süreç devam ediyor.Genel olarak Metal dinleyicisi olup ta aynı zamanda Maiden dinleyenler için bu pek hoş karşılanan bir süreç olmadı.

           Emre Görür’ün Senjutsu kriti bu bağlamda genel bir iron maiden okuması ve eleştirisi içeren ilgi çekici bir yazı.Yazarın İron Maiden iç işleyişine ve tarihine hakim olduğu belli ve bunun gücüyle bir yüzleşme çağrısı içeriyor.Grubun yöneticisinin karar ve eylemlerinin onu kısırlaştırıp niteliksizleştirdiğini savunuyor.Fakat albüm ile ilgili negatif yaklaşımında kantarın topuzu kaçmış gibi görünüyor.Yazının sonuna doğru yanmış,yıkılmış bir Maiden tasviri yaparak nesnel gerçeklerle ilerleyen yazıyı spekülatif bir sonla bitiriyor.

      
            Senjutsu’ya baktığımızda genel olarak yüksek potansiyele sahip olan bir albümün basit teknik nedenlerden dolayı genel metal dinleyicisi için tekrar ve klişelerden ibaret bir albüme dönüştüğünü görüyoruz.Bu kritere göre olumsuzluk yaratan etmenler;
    -Prodüksiyon zafiyeti sonucu oluşan boğuk sound.
    -Şarkı içeriği ve genel müzikal yapı ile uyumsuz tiz tonda shntysizer kullanımı.
    -Genel metal dinleyicisi için sıkıcı derecede uzun intro ve şarkı yapıları.
    -Uzun şarkı yapılarına paralel geçmiş dönem şarkıları ile “andırma” bölümleri.
          Senjutsu prodüksiyonel olarak daha iyi bir destekle genel Metal dinleyicisi için de daha cezbedici bir albüm olabilirdi.Ama bu hesapla 2000 sonrası hiçbir Maiden albümü o kesim için tam bir tatmin yaratmadı ki ! Yani 20 yıllık hikaye bu yeni değil. Yazar belli ki “artık şu Maiden putunu yıkmalı” motivasyonuyla hareket ediyor.Krala çıplak diyelim,balona iğneyi batıralım güdüsü isabetli tarihi tespitlerin olduğu bu değerli kritiğin zayıf yanını oluşturuyor.       Maiden severler Steve Harris kişiliğini az çok bilir.İçe kapanık,kendi doğruları üzerinden yürüyen biri.Steve Harris’e bu zamandan sonra hayat felsefeni değiştir,dar yoldan çık ana caddelere karış demek rasyonel olmaz.Kanatları ve prangası aynı gövdede olan bir lider o.Emin olduğu sularda yüzmeyi seviyor.Tarzını bunun üzerine inşa ediyor.Tıpkı kendine has bir soundu olan tüm klasik gruplar gibi.Bu durumun yarattığı sınırların sadece Maiden’a özgü olmadığını belirtelim.Bir çok büyük grup bu halde.O yüzden Maiden’a has bir trajediden bahsetmek doğru olmaz.
              Evet bu albüm belki ağzı ekşiyen metal gurmeleri için değil ama grubun sadık sadık takipçileri için de bir felaket yok ortada.Yoldan sapmadan yürüyüşe devam…

    Emre Görür

    @umut özay, tutucu hayran bakış açısını yansıtan bu yorum iyi olmuş. Hayranlar gruba zarar vermeme algısıyla anılarının esiri olarak yaklaşabiliyorlar sevdikleri gruba ve onunla ilgili konulara. Bu sebeple de apaçık denebilecek gerçekleri bile reddetmeye yöneldiklerine sıkça rastlanıyor. Umut’un yorumunun garipliği ise aslında bütün eleştirileri kabul etmesi. Prodüksiyonun ne kadar kötü olduğunun, synthlerin nasıl kulak tırmaladığının, şarkı düzenlemelerindeki başarısızlığın, eski şarkılardan alınan bölümlerin falan hep farkında, bunları kabul ediyor, ancak yine de bu tespitlerden zorunlu olarak çıkması gereken sonucun ifade ediliyor olmasından rahatsızlık duyuyor. Apaçık durumun ortaya konulması söz konusu grup Maiden olduğu için spekülasyon niteliği kazanıyor bir anda. Steve Harris bu yaştan sonra değişmeyeceğine göre ve Maiden dışındaki büyük gruplar da belli oranlarda “aynı trajedi”yi paylaştığı için onun her yaptığı şeyi körce alkışlamalıyız çünkü Umut’a göre. “Metal gurmesi” olmamalı, Harris önümüze hangi tabağı koyarsa koysun iştahla yiyerek onun ne kadar büyük bir aşçı olduğunu haykırmalıyız. Sen ki metal tarihinin en büyük birkaç grubundan birisin, niye önümüze bu bayat ve lezzetsiz yemeği koydun diye düşünmek ne haddimize. Biz kimiz ki? Bize düşen ulu önder Harris’e ibadette kusur etmemek. Bundan büyük bir ayrıcalık ve mutluluk nasıl mümkün olabilir! Umut önderliğe iman etmekten bahsediyor açık açık. Bir anda Kuzey Kore vatandaşı mı olduk, Orta Doğu’nun herhangi bir yerindeki silahlı bir örgüte mi girdik, ne oluyor? Metal müzik dinleyiciliğinden böyle bir kanala nasıl geçebiliyoruz?
    Uzun lafın kısası, insanın anılarıyla özdeşleştirdiği olgulara karşı nesnelliğini korumakta zorlanması gayet anlaşılır bir durum, ama bunun suyunu da çıkarmamak lazım.

    umut özay

    @Emre Görür, Ya Emre yazdığımı yanlış yorumlamış ya da ben kendimi doğru ifade edememişim.
    İlk olarak Emre’nin yazısının İron Maiden tarih yazımı bağlamında nesnel tespitlere dayanan çok değerli bir yazı olduğunu bir kez daha belirteyim.
    Demek istediğimin özcesi bu albümün,no prayer,Fear Of The Dark, X Factor,Virtual,Dance of Death gibi albümlerden kötü olmadığıdır. Bu albümlerin seviyesi ise başka bir tartışma konusudur. Bu albümleri seven son albümü de sever demek istedim. Bu da genel olarak Maiden takipçileri için olacak bir durumdu. Son albüm kazmalık derecesinde ciddi hatalara rağmen özümsendiğinde Maiden takipçileri için kendini cezbeden şeyler barındırıyor. O yüzden Maiden bitti bitiyor havasının estirilmesinin yanlış olduğunu(ki bu havayı gördüğüm kadarıyla bayağı bir kişi estiriyor yorumlar bölümünde) vurgulamak için yazılmış duygusal reaksiyon yazısıydı daha çok benimkisi.

    Bu durumun fanlık algısıyla ilgisi yok,kimseye bir adamın (hele sabit fikirli bir metal grubu liderinin) gözü kapalı müridi olmayı salık vermem, bahsettiğim nesnel bir olgunun gelişimi ışığında fanlık halinin psikolojik dışavurumlarının örnekleriydi.Bu gayet insani bir durumdur ve mahkum etmeye gerek yok kanımca.

    İron Maiden ve Emre Görür’ü tebrik eder kalbi metal için atan tüm canlara selam ederim.

  16. Raddor says:

    Kritiğin altına imzamı atmak istedim. Bir yer hariç tamamına katılıyorum. O da Lars Ulrich’in Metallica’nın lideri olması. Bence Metallica’da Ulrich ve Hetfield olarak iki başlı bir liderlik var. En azından göstermelik olarak. Tabi günün sonunda Lars ne derse o oluyor. Ancak bu grubun lideri olmasından değil de James’ten daha manipüleci bir adam olmasından kaynaklanıyor bence.

    Emre Görür’ün kritik ve yazılarını sosyolojik tespitlerle anlatmasını seviyorum. “Haa bir de bu açıdan bakıyoruz demek ki” diyorum sevdiğimiz grupları yazdığında. Bu da yazının bitmemesini istememi sağlıyor.

    Mert Yıldız’ın da adı geçmiş kritikte. Yine en sevdiğim müzik yazarlarından biri. Bildiğim pek çok şeyi onun yazılarından öğrendim. Fena geyik yapar ama bilgilendirici yapar. Eline Gitar Yakışan Adamlar en sevdiğim yazı dizilerinden biri internetteki. Defalarca okudum. Yine KırmızıSekiz diye bir blog’u vardı, kapatıldı. Makaranın dibi yapılıyordu. Tony Iommi ile sahte röportaj gerçekleştiriliyordu ancak Müslüm Gürses karakteriyle anlatıyordu Iommi, değişikti.

    Emre Görür

    Beğenmene sevindim Raddor.
    Metallica mevzusunda aslında aynı şeyi ifade ediyoruz son tahlilde: “Günün sonunda Lars ne derse o oluyor.” Liderliğin kriteri karar verebilme yetkisi olsa gerek. Sonuçta frontman’lerin grupta ciddi söz hakkı oluyor, ama buna pek takılmamak lazım derim ben. Bruce Dickinson örneği de bu açıdan pek farklı değil.
    Aslında Metallica’da Lars’ın pozisyonunun riske girdiği bir moment var. James ile Cliff iki “tipik” ABD’li olarak birbirine yakınlaşıyor. Zaten Jason tercihinin ve onun grup içinde ezilmesinin sebebi bu. Etkisiz bir bas gitaristin varlığı Lars’ın durumunu garantiliyor. Kirk tamamen onun vizyonuna tabi. James de Load-Reload döneminde olduğu gibi tek başına muhalefet edemiyor. Kendisi de aynı şeyi der: Cliff yaşasaydı Load’un yapılmasına engel olma şansımız olabilirdi. Tabii bu Load-Reload projesi başarısız olduktan sonra ifade edilmiş bir görüş. Lars’ın vizyonu veya bunun uygulaması arzulanan sonucu vermiyor ve ancak bundan sonra eleştiri gündeme geliyor. Lars ’90′lara kadar müthiş getiriyor, metale hükmetmeyi başarıyor, lakin iş genel olarak rock müziğe gelince orada vizyonu ve/veya grubun yetenek seviyesi yetmiyor.
    Kırmızı Sekiz duruyor herhalde. Bi’ ara bakmıştım. Orada Saints ‘N’ Sinners’tan Deniz ile birlikte yazıyorlar yanlış hatırlamıyorsam.

    Raddor

    @Emre Görür, bir ara dedikodular çıkmıştı: Cliff Burton’ın yaşadığı son günlerde Lars Ulrich’in gruptan ayrılması konuşuluyormuş ancak Cliff öldükten sonra durum yatmış diye. Doğru mu bilmiyorum. Zira o günlerde bile Lars’ın grup için en çok yırtınan kişi olduğunu görüyoruz ’85/’86′daki video kayıtlarda. Tabi Jason Newsted geldikten sonra grup içinde daha da güçlendiği aşikar.

    Sözünü geçiremediği birkaç şey hatırlıyorum. Bir tanesi Some Kind of Monster belgeselinde; albümün adının Frantic olması için bayağı diretiyor fakat grubun menajeri dahil çoğunluk St. Anger olması gerektiğini söyleyince koydurtamıyor. Dediğin gibi Metallica’da Maiden’a göre paylaşımcılık daha ön planda.

    Eski yazıları yok ama Kırmızı Sekiz’in tekrar açılmış halini buldum. Yine yarıldım hahhah. Steve Harris İngiliz yobazı perspektifinden Star Wars’u anlatıyor. Prequel üçlemeyi falan hep yanlış anlamış, müthiş ya.

    “maalesef İngiliz halkını rencide edecek biçimde tasarlanmış efemine robont C2P2″
    https://bit.ly/2XmFcdz

    Emre Görür

    @Raddor, benim hatırladığım kadarıyla, grup ismi Lars’ta kalacağı için bu girişimden vazgeçiyorlar.
    Bu arada, aklıma geldi: Lars’ın Kill ‘Em All sonrasında Motörhead’in şirketi Bronze’un teklifini reddettiğini biliyor muydun? 1983-84′te Slayer, Exciter falan direkt atlardı bu teklife. Bunlarsa bekleyip Elektra ile anlaşmayı başarıyorlar. Tabii bunu menajerlik anlaşmaları falan da izliyor. Yani haybeye patlamıyor Master of Puppets. Daha 1984′te Maiden, Kiss, Def Leppard seviyesinde anlaşmalara imza atmış, altyapıyı oluşturmuş durumdalar.
    Kritikte bahsedilen Angel Witch ise, bir vizyonsuzluk örneği olarak, 1980′de EMI’yi reddedip Bronze ile anlaşıyor mesela.

    Raddor

    @Emre Görür, Get Thrashed belgeselinde de diğer thrash’çi babalar diyordu: “Metallica büyük olmadan önce bile büyüktü.” Sokak seviyesindelerken bile diğer gruplar onlar gibi olabilmek istermiş.

    Belli ki ticaret zekası iyi beste yapabilmek kadar önemli bu işlerde. David Bowie de oturup çalışıp bayağı uzmanlaşmış pazarlamacılık alanında. “Böylece hiçbir zaman g*te gelmedim. Tüm anlaşmalarımı sağlam yaptım. Müziğimi sağa sola kaptırmadım.” dermiş.

    Emre hocam daha çok kritik yaz lütfen. :) Özellikle eski grupları. Okuması zevkli bir sürü detaylı bilgiye sahipsin.

    junkman afatsum

    @Emre Görür, https://kirmizisekizmkii.wordpress.com/

    https://kirmizisekizremastered.wordpress.com/

    Raddor

    @junkman afatsum, helal ya adam bulmuş. Günümü gün ettin şu an.

    Aga şuna bakın bir ya ahah.

    Rick Rubin:

    Lars’ı çağırdım yanıma, “bir tranpet için 5 kanal açıldığı nerede görülmüş bi de bakayım bana?” dedim. “Abi işte onlardan biri sample, birisi anbiyansı için, birisi üstte birisi altta…” “Sus” dedim, stüdyodaki davulunu gösterdim. “Kaç tranpet var orada” dedim. “bir tane abi” dedi. “O zaman diğer mikrofonlar, kanallar neden?” dedim. “Abi işte o zaman daha iyi oluyor” dedi. “E peki” dedim, “senin karın yarın öbür gün 3 erkekle daha iyi oluyo dese, 2 erkek daha mı getircen eve” dedim. “Birini alta koyarsın, sen üste geçersin, diğeri anbiyans yapar önden…” Bu bi bozuldu, anlatamam size. “Haklısın abi” dedi. Dedim ki “nasıl bir erkeğe bir kadın düşüyorsa, ve birden fazlası DOĞAYA AYKIRIYSA, aynı şekilde kayıtlarda da bu böyle olmalı.”

  17. qokhan666 says:

    Albümü düzgün ses kaydıyla dinlemeye başladığımdan beri kulağımdan ayıramıyorum melodik gûzel bir albüm olmuş,Beklentilerin çok yüksek olmasını anlıyorum bu Adamlar metal müzik tarihinin en iyi albümlerine imza attılar evet ama sanirim artık bir The Number Of The Beast de beklemiyordur kimse,Iron Mainden 2000′ler sonrası ayakta kalan turneleriyle dünyayi sarsmaya devam eden belki de tek efsane grup AMOLAD gibi 21.yûzyılın bana göre en iyi albümünü yaptılar,tadında bıraksalardı sıkıyo artık yorumlarına anlam veremiyorum dinlemeyin o zaman kardeşim napsınlar ölmeyi mi beklesinler ya da bazı gruplar gibi piyasa popçularıyla düet mi yapsinlar Yazar arkadaşımızın değindiği gibi 46.yıllarında yeni albümlerini dinleme lüksüne sahibiz bunu 30 yıl önce söyleseler hastir ordan derdik bundan daha keyif verici insana yaşama sevinci hissettiren birşey olabilir mi.! Büyük bir ihtimalle son albümleri de değil..Müzikle kalın 🙋

    deadhouse

    @qokhan666, 13 yaşında mısın?

    Yiğit

    @deadhouse, insanları yaşlarına göre yargılamayı bırakır mısınız deniz bey 😡😡😡

    deadhouse

    @Yiğit, Yargı yok. Sadece soru. Bir de ezber bir laf bu bence. Çoğu insan yaş aldıkça olgunlaşır. Belki siz Z kuşağı biraz erken olgunlaştınız. Ama bizim nesil ve önceki nesiller, genelde belli bir yaşa kadar mal gibilerdi. Kendi adıma konuşayım. Belli bir yaşa kadar çok salakça düşüncelerim vardı. Şimdi de vardır, herkesin olabilir. Ama bizde çoğunluktaydı. Yeni nesilin ergenliği 21′e kadar sürüyor. Yaşam olgunluğundan söz etmiyorum. Düşünce ve fikir olgunluğundan bahsediyorum. 13 15 yaşlarında feleğin sillesini yemiştik, fakat geri zekalıydık. 22 23 yaşlarına kadar aptaldım. Siz aptal değilsiniz, sizin ergenliğiniz uzun sürüyor. Tabii bunların hepsi varsayımlar, kişisel ifadeler. Hepsi hayal ürünü de olabilir. Hiçbir şey bilmiyor olabiliriz.

    Yiğit

    @deadhouse, tamam abi sakin. Takıldım sana sadece.

    Emre Görür

    @deadhouse, bence insan 27 yaşına kadar falan hayatıyla ilgili hiçbir belirleyici karar almamalı. O yaşlarda “sistem güncellemesi” geliyor ve kişilik oturmaya başlıyor. Öncesi geniş anlamda çocukluğa dahil.

    çaksu

    @deadhouse, 31 yaşında öğretmenim. Liselilerle birebir çalışıyorum çoğunlukla. Bu dediğinin farkındalığını bazen direk olarak tecrübe ediyorum haha. “Ulan senin yaşındayken ben gerizekalıydım, sen niye değilsin!” Ya da “…sen niye bu kadar iyisin!”

    Gerçi ben kendi fikrimce otizm spektrumundayım, bunda yanılıyosam en azından neurodivergent’ım o kesin. Ordan gelen bi aptallık/mevzuyu anlamama faktörü oldu hep pratikte. Yine de…

    Raddor

    @çaksu, sitede ne çok öğretmen varmış. Ben de öğretmenim ama çalışmadım. Öğretmenlere selam olsun. Gençler daha iyi çünkü komplekssiz. Yetişkinler çok komleksli uğraşması daha zor. Üst nesil kendini ifade edemedi. Çevre baskısı daha fazlaydı.

    çaksu

    @Raddor, Memnun oldum ^.^

    Ben de pür mat okudum ama yapabileceğim tek işin bu olduğunu anlayınca öğretmenliğe yöneldim.

    Bu neslin elinde internetin olması epey fark yaratıyodur diye düşünüyodum ben de. Bilgi ya da farklı fikirlere, ihtimallere ulaşmak mesele bile değil artık. Kendimi hatırlayınca, lisede ilk iki sene PC’m de yoktu. Sobalı odada ailem TV izlerken discman le kulağımı tıkayıp, okul kütüphanesinde bulduğum kitapları okuyodum. Başka da bişey yoktu haha, hayatımı zenginleştirecek.

    çaksu

    Vay mk “bizim zamanımızda” muhabbeti yaptım bildiğin. Nefret ettiğim şeye dönüşüyorum!

    Raddor

    @çaksu, dünya teknolojik olarak son 25 yılda önceki 125 yılın toplamından daha hızlı gelişmiş. O nedenle 10 yıl farkla doğan insanların bile birbirinden çok farklı nesiller olması normaldir ancak ben de hiç o “bizim zamanımızda” muhabbetlerine girmek istemiyorum. Aklıma gelirse tutuyorum kendimi. :)

    deadhouse

    @çaksu, Senin öğrencilerin gurur duymalı öğretmenleri olduğu için. 17 senede 2 3 iyi öğretmenim oldu. Hiç alçakgönüllülük etme. Sen istesen de kötü hoca olamazsın. Beni tanımıyorsun niye götünden konuşuyorsun diyebilirsin. Evet tanımıyorum ama genelde hislerimde yanılmıyorum. Bazen 5 10 dakikada çözüyorum insanları. Bazen de 15 senede çözemiyorum ahaha

    Yiğit

    @çaksu, çaksu keşke hocam olsaydı.

    enemyofgod

    @Yiğit, bir kaç kişi daha bulursak okul açabiliriz. çaksu, Raddor, Alondate ve aklıma gelmeyen/bilmediğim sitedeki diğer öğretmenlerden oluşan kadroyu; bir de okul girişinde bulunacak ismail vilehand büstünü de halletik mi tamamdır.

    Ece

    @enemyofgod, Ingilizce ogretmeni olarak ekuriye katiliyorum 👉🏻

    Noumena

    @Ece, Öğretmen kadrosuna bir +1 de benden, sayımızı bilelim :D

    Ve de inanmayacaksınız belki ama tahmin edemeyeceğiniz kadar öğrencime metali sevdirdim ve bundan gurur duyuyorum.

    Ece

    @Noumena, Hakikaten sayimiz fazlaymis, sizin brans nedir? Neden inanmayim kesinlikle oyle oluyor. Aralarinda zaten dinleyen varsa is muzik muhabbetine bile kayiyor. Izmir’de tatildeyken bir kolejin yaz okulunda calismistim, giyim serbestti. Giydigim grup t-shirt’leri vs bilmeyenleri bile olaya cekti resmen. Hocam t-shirt’unuzde yazan nedir, iste merak ettim eve gidince bakacagim bu gruba diyenler falan. Lise, orta grubu harika yas araligi bence bu acidan

    Noumena

    @Ece, benim branşım kimya. Bazen kendimi kaptırıp alchemie konularından olayı black metale kadar getirdiğim oluyor. Çoğu zaman ben de siyah t-shirt ile okula gittiğimden öğrencilerde direk üstümdeki grubu araştırma güdüsü oluştu 😂

    Dysplasia

    Vay anasını benim hiç metalci hocam olmamıştı.

    ao

    @Dysplasia, metalci hocaya denk gelmek süper olay. Ortaokuldayken müzikle çok aram yoktu metal müziğin m’sini bile bilmezdim. Bir İngilizce hocamız dersi kitaptan işlerken turn the page diyip ardından böyle bir şarkı var dinleyen bilen var mı diye Metallica muhabbeti açmıştı. O gün hocam sayesinde eve gittiğimde YouTube’a metallica yazıp ilk çıkan şarkıyı -Nothing else matters- dinleyip çok beğenmeyip kapatmıştım. Daha sonra gittiğim bir dershanedeki hocam da Metallica muhabbeti açtığında birkaç şarkısına daha göz atmak istemiştim. Eve gittiğimde Metallica yazıp Unforgiven dinlemiştim ve hayat artık benim için eskisi gibi değildi. Hayatım boyunca aradığım şeyi bulmuş gibi mutlu olmuştum.

    Dysplasia

    @ao, Bizim zamanımızda öğrenciler hocalarına metal dinletirdi. Hey gidi hey.

    ismail vilehand

    Eğitim ve öğretimde satanizm skandalı.

    Rzeczom

    @qokhan666, 21.yûzyılın en iyi albümü ODRAZA – Rzeczom’dur.

    Alondate

    @Rzeczom, Degil.

    Ayrica ben de ingilizce ogretmeniyim. Ogrencilerime can kan dinletmeyi tercih ediyorum.

  18. realthrasher says:

    yuh maidena 6 puan mı çarpılacaksınız :D

  19. Bora says:

    İron Maiden yeniden birleşmesi, ne yazık ki müzik tarihindeki en zoraki ve sonuçları da bir o kadar kötü olan birleşme olabilir. Kendi adıma the x factor’dan bugüne kadar 7 puanı bile hakeden bir iron maiden albümü bile yok.

    Grubun bu müzik türü içerisinde ve özellikle de ülkemizdeki normal dışı bir fanatizmle kutsallaştırılması gerçekten de üzerine daha fazla düşünülmesi gereken bir fenomen. Şu 25 yıllık süreçte bir i.maiden albümünden sonra ortaya çıkan tepkileri izlerken kafamda beliren tek sahne “adnan hocam bugün ne kadar da yagışıklısınız, o mavi gözleriniz, haşmetiniz, gözlerimi alamıyorum” oluyor.

    Şunu da son olarak ekliyeyim, The Writing on the Wall bence yeniden birleşme sonra yapılan en iyi şarkılardan biri ancak albümün geriye kalanı da 25 yılın özeti gibi. Sonuç olarak uzun yıllardır ilk defa gerçekçi bir iron maiden albüm incelemesi notu görmekten dolayı şaşkınım.

    Dysplasia

    @Bora, Yav he he çok kötü albümler hep.

  20. Emre Görür says:

    Normalde mutlaka inceleyeceğim albümün şarkı sözlerine bakarım, ama açıkçası bu albümde o motivasyonu bulamamıştım. Bir Ekşi Sözlük mesajında ilginç bir detaya rastladım. Hiç değilse onu aktarmış olayım. Senjutsu’nun sözlerinde “The great wall” geçiyor (The great wall of China: Çin seddi). Çok büyük ihtimalle Steve 2016′da ilk kez gittikleri Çin’deki etkilerini arttırabilmek için oraya dönük bir albüm yayınlamayı düşündü. Albüm kaydedildi. Sonra covid-19 peydah olunca şarkının ve albümün ismini değiştirdiler. Sözlerse vokali tekrar kaydetmekle uğraşmak istemedikleri için eskisi gibi bırakıldı. Yani muhtemelen albümün Japon kültürüyle alakası bile yok.

    Emre Görür

    Senjutsu’nun sözleri apaçık şekilde Çinlilerin Orta Asya göçebelerine karşı mücadelesini anlatıyor. Koca Maiden’ın kendini düşürdüğü hale bak.

    Twat

    @Emre Görür, gencecik gruplar bile araştırıp uğraşıp müthiş konsept hikayeler/temalar yazıyor, dinleyeni o atmosfere sokabiliyorken 45 yıllık hikayenin fantazinin kurgunun harman olduğu ülkeden çıkma grup şu kadar amatör bir iş sunabiliyor. Gerçekten inanılmaz.

  21. Doğu Yücel says:

    eline sağlık emre. ama tabii ki katılmıyorum. yargılayıcı ve üstten bakan bir üslup takınılmış bir kere, bunu da emre’nin analitik tavrına yakıştıramadım. her şeyi geçtim, belli kaynaklardan yayılan “ho ho ho, çin seddini japonyada sanıyormuş” gibi bir alaycılık var. steve harris yeterince araştırmamışmış vb… işin komiği asıl bunu diyenler araştırmıyor, iki üç hızlı google search’üyle varılan kanılar… buyrun o zaman Google araştırmacılarına link: https://en.wikipedia.org/wiki/Mongol_invasions_of_Japan?fbclid=IwAR0Dizl00Kn293l5LjmXCmvOuqJktCDqszY5k_OtOnfZJl1Bsu66C10CrRI

    moğolların japonyaya kuzeyden yaptıkları istilalar ve bir değil iki değil üç değil, defalarca kuzey şeridine kurulmaya çalışılan “large stone wall”ların tarihi.

    ayrıca bu Wall teması albümün tematik omurgası. “duvardaki uyarılar”ın görülmemesi (7th son’a benziyor) kıyamet emarelerinin göz ardı edilmesi birçok şarkıda tekrarlanıyor.

    bir de büyük gruplarda sadece maiden’da “tek adam” rejimi varmış gibi bir iddia da ilginç geldi bana. demokrasi olan hangi büyük grup var merak ettim.

    Emre Görür

    Merhaba Doğu,
    Yalnızca böyle bir analiz yapma çabası bile direkt bazı hayranları rahatsız etmeye yetebiliyor. Hem bunu bildiğim için, hem de haliyle gruba duyduğum sevgi yüzünden üslup konusunda olabildiğince dikkatli olmaya çalıştım. Eleştirdiğin ilk hususla ilgili bunu söyleyebilirim, ama bu konuda ne kadar başarılı, ne kadar başarısız olduğumu bilemem tabii.
    Çin Seddi mevzusunu Çağlar’ın Ekşi Sözlük’teki kritiğinde gördüm ve bana gayet mantıklı geldi. Konunun Steve’in bilgi eksikliğiyle bir alakası olamayacağı apaçık tabii ki, ama albümün Covid-19 öncesinde kaydedilmiş olması bu ihtimali ciddi şekilde güçlendiriyor. Düşün, Bruce bile buna tepki göstermiş. Japonya konusunda bir albüm yapıp bunun merkezine “The great wall”u koymazsın. Bunu okuyan herkesin aklına Çin gelir. Google bile “The great wall”u Çin Seddi diye çeviriyor.
    Tek örnek Maiden değil tabii ki, ama bu konuda Megadeth ile birlikte en kötü örnek o olsa gerek. Kritikte değindiğim gibi, Metallica’nın grup yapısı görece çok daha sağlıklı. İdeale en yakın örnek ise herhalde klasik kadrosuyla Priest olabilir. Orada üçlü denebilecek bir kolektif irade var ve Maiden’ın yönelimlerine göre daha radikal kararları bile uyum içerisinde alabiliyorlar. Ayrıca prodüktörlere verdikleri alan da gayet geniş. Steve’e kıyasla çok farklı bir kafa yapısına sahipler. Kevin Shirley, Steve’in aklındaki planı aynen gerçekleştirmek için kullandığı bir tür “araç” iken, Priest prodüktörleri olayın mutfağına dahil edebiliyor. Painkiller-Tsangarides örneği biliniyor. Andy Sneap ise zaten direkt grup üyesi oldu fiilen. K.K.’nin ayrılığından sonra Redeemer of Souls’ta grup basbayağı kimliğini yitirmişti belli oranda, pek Priest gibi tınlamıyordu albüm. Sonrasında ipleri Sneap’e vererek aldıkları sonuç ortada.
    Bana göre mevzu “tek adam rejimi”-demokrasi geriliminden ziyade grup ve kariyer yönetimi. Geniş bir vizyona sahip bir “tek adam” da bu işin altından kalkabilir pekala. Olmayacak şey değil. Fakat Maiden örneğinde şunu kabul etmek lazım derim ben: Steve’in vizyonu ’88′den beri grubu bulunduğu yerden daha ileriye taşımaya yetmiyor ve onun yönetim tarzı da bunun olma ihtimalini fiilen ortadan kaldırıyor. Dikkat edersen Bruce da birçok röportajında bundan dem vuruyor aslında.

    Doğu Yücel

    @Emre Görür, selam, priest’in kariyeri, marka değeri düşerken maiden’ınki yükseliyor ama. şu an chris jericho’nun podcast’ini dinliyorum, brian slagel ve metal hammer editörü maiden’ın hiçbir dönem bu kadar büyük olmadığından bahsediyorlar. belki de priest gibi eski tarzlarını korumuş olsalar bu kadar büyük olamayacaklardı. ayrıca priest’in 3 kafalı modelini örnek göstermişsin ama K.K.’in verdiği röportajlarda Priest’in kirli çamaşırları ortaya saçıldı, orada da belli ki Halford ve Tipton’ın diktatörlüğü söz konusu. Böyle büyük gruplarda bundan kaçış yok ki zaten. Bruce fanları Steve’i eleştiriyor mesela, Skunkworks facebook grubundaydım ben, Skunkworks grup elemanları her fırsatta Bruce’u iğneliyorlar ve o dönem hiçbir söz hakları olmadıklarını söylüyorlar. Beş/altı erkeğin, hele sanatlarında üstün bir noktada olan beş/altı erkeğin olduğu bir yerde demokrasi çok zor… Bırak böyle büyük grupları, bir fanzinde/dergide bile zor ya :)
    yazına haksızlık etmiş gibi de görünmek istemem, eline sağlık, daha çok emre görür imzalı yazı görmek isterim. sevgiler…

    alican kina

    @Doğu Yücel, iron maidenın marka değeri denildiği gibi yükseliyorsa bu son iki albümü yüzünden değil son 2 albüme rağmen. ayrıca rakamlar bunun aksini ortaya koyuyor. rateyourmusicte iron maidenın son yıllarda çıkardığı her albüm bir öncekinden daha az oylanırken (yani popülaritesi her albümle azalırken) firepower judasın son iki albümünün toplamından fazla oylanmış. firepowerla grubun marka değerini yükselttikleri bir gerçek. iron maiden da kafalarına silah dayanmış gibi 2 saatlik albümler yapmak yerine firepower kalibresinde bir albüm yaparsa marka değerini yükseltebilir.

    Emre Görür

    @Doğu Yücel, haklısın tabii, ideal bir yönetim modeli oluşturmak hiç kolay değil. Zaten –hiç değilse büyük metal grupları arasında– sorunsuz bir kariyer örneği yok herhalde. İlla bir noktada tökezleniyor.
    Priest’i K.K.’in albümü çıktıktan sonra bir şekilde konuşuyor oluruz :) Bu noktada sadece şunu söyleyeyim: Maiden’ın daha büyük olduğuna katılıyorum, ama tarihsel olarak Priest net şekilde daha önemli derim. Ayrıca kariyerleri de bana göre daha heyecan verici.

    Yiğit

    @Emre Görür, buna katıldım. Zaten kariyer önemi konuşacaksak Priest’ın önüne hangi grubu yazabiliriz ki? Belki Sabbath. Ancak onu da önüne değil de yanına yazsak daha iyi olur. Arkadaşın dediği gibi daha çok Emre Görür yazısı görmeyi isterim. Zaman zaman katılamasam da çoğunluğu belli bir birikimin ürünü olan yazılar.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.