# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
DREAM THEATER
04.09.2021

“Türk seyircisi her zaman müthiş olmuştur ve turneyi İstanbul’da noktalayacak olmaktan dolayı gerçekten çok mutluyuz.”

Yeni bir röportajdan daha merhaba. Hatırlayacağınız üzere son olarak metal dünyasının üç büyük DT’sinden biri olan DARK TRANQUILLITY ile çok güzel bir röportaj yapmıştık. Bu kez de diğer bir büyük DT ile, progresif metal tarihinin en önemli, en büyük grubu olan DREAM THEATER’la konuştuk. Yeni albümü “A View from the Top of the World”ü 22 Ekim’de çıkarmaya hazırlanan grubun vokalisti James LaBrie ile yeni albümü, Covid-19 sürecini, kendisinin yeni solo albümünü ve önümüzdeki yıl gerçekleşecek ve 1 Haziran’da İstanbul’da noktalanacak Avrupa turnesini konuştuk. Röportajı yapmamızı sağlayan Ece Yörük ve Vera Müzik’e teşekkürlerimizle.

Röportaj: Ahmet Saraçoğlu
Sorular: Ahmet Saraçoğlu, Nazım Kemal Üre

Merhaba James, zaman ayırdığın için teşekkürler. Yeni albümünüz “A View from the Top of the World” 22 Ekim’de çıkıyor. Albümü geniş diskografiniz içerisinde nerede görüyorsun?

Bence en iyi albümlerimizden biri. Harika bir albüm olduğunu ve bizi son derece iyi yansıttığını düşünüyorum. DREAM THEATER’ın ne olduğunu tam olarak gösteriyor. Progresif ve heavy metal tarafımızı çok iyi temsil ediyor. Dinamik, akıcı bir albüm. Şarkı sözlerinden çok memnunum, müthiş melodiler barındırıyor, kapanışında uzun ve epik bir şarkı var ve bir bütün hâlinde çok güçlü bir çalışma. Şahsen yeni albümün “Images and Words” veya “Scenes From A Memory”, “Six Degrees of Inner Turbulence” veya “Train of Thought” gibi hayranlar tarafından çok sevilen albümlerden aşağı kalır bir yanı olmadığına inanıyorum.

DREAM THEATER müziği içinde pek çok dinamiğe sahip bir grup. Bir albüm yazmaya başlarken her seferinde bir öncekinden daha şaşaalı bir şey yapmalıyız gibi bir düşünceniz oluyor mu? Örneğin “The Astonishing” nispeten sakin bir albümken “Distance Over Time”da daha enerjik unsurlar mevcuttu. Bu konuda ne söylemek istersin?

“Distance Over Time”da iyi bir hava yakaladığımız kesin. Çok iyi bir albümdü ve dünya genelindeki hayranlarımızdan çok iyi tepkiler aldık. O albüm bizi çok çok iyi temsil ediyordu. Yaptığımız son albüme bakıp “aynen bu doğrultuda mı gitmeliyiz yoksa tamamen farklı bir şey mi yapmalıyız?” dediğimiz noktada, her zaman için yeni albümü temiz bir sayfa olarak görerek başlamak istiyoruz. O sırada bize ilham veren neler var, hayatlarımızda neler olup bitiyor, o sırada neler hissediyoruz gibi soruların cevaplarını müzikal olarak yansıtma yoluna gidiyoruz. Hangi müzikal unsurlar yer almalı, DREAM THEATER’ın sahip olduğu hangi özellikler vurgulanmalı ve yeni olarak ne sunabiliriz gibi sorular masaya yatırılıyor. Dolayısıyla yeni bir albüm yazımı her zaman için bitmek bilmeyen diyaloglar eşliğinde başlıyor ve ne yapmak istediğimizi, ulaşmak istediğimiz şeyi konuşup duruyoruz. Zamanla bunlar şekilleniyor, bir şeyler yazılıyor ve akabinde yarattığımız şeyler kendi varlığını kazanıyor ve özgün bir kimliğe bürünüyor. Her yeni albümün böylesine heyecan vermesi de bu sayede, tüm bu sürece tanık olmamız sayesinde gerçekleşiyor.

Albüm kapağında Norveç’teki Kjeragbolten’e benzer bir yer var, hatta sanırım direkt orayı kullanmışsınız. Bunun belirli bir sebebi var mı? Kapağın sol tarafındaki kayanın üstünde giyilmiş botlar var, diğer yandan ilk single’ınızın adı “The Alien”; tüm bunlar birbiriyle çok alakasız gibi gözüküyor. Nasıl bir bağlantıları var?

Görsel anlamda son derece güçlü ve akılda kalıcı bir kapak. Herkes kapağı başka şekilde yorumlayabilir, ancak bana göre iç dünyamızda yaşadığımız ve deneyimlediğimiz şeyleri temsil ediyor. İki yamaç arasında dengede duran bir kaya var ve baktığımda bana bir yandan zorlayıcı bir durumu veya kötü bir şey olacakmış hissini verirken bir yandan da zirveye çıkmış olmanın verdiği zafer hissi de var. Dolayısıyla, insanlar olarak hissettiğimiz korku ve başarı gibi farklı hisleri bir potada eritiyor diye düşünüyorum. Sanki en tepedeyiz, zirvedeyiz, rahat durumdayız ancak diğer taraftan dikkatli olmalı, olup bitenin farkında olmalı, tetikte olmalıyız. Tüm bu hisler; yani zirvede olmanın verdiği heyecan, korku ve sorumluluk, hepsi de adrenalin salgılamamıza neden olan durumlar ve ben bu kapakta bunların hepsini görebiliyorum. Bence albüm kapağına bu şekilde bakılabilir.

Konuşmadan geçemeyeceğimiz bir konuya gelirsek, Covid-19 yüzünden 1,5 yıldır hepimizin hayatı altüst olmuş durumda. Peki bu süreç içerisinde size “her işte bir hayır vardır” dedirtecek, olumlu bir çıkarım elde etmenizi sağlayan herhangi bir şey oldu mu? Bunu beste yazımı anlamında, yaratıcılık veya üretkenlik anlamında düşünebilirsin.

Bu albümde Covid-19’un herhangi bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Bir etkisi varsa o da bir adım geri gitmemizi ve sahip olduklarımızın değerini daha iyi anlamamızı sağlaması diyebilirim. Sağlığımız yerindeyse ve hâlâ sevdiklerimizle birlikteysek, bu süreç hayata karşı daha fazla minnettarlık duymamızı sağlamış olabilir. Bu süreç vesilesiyle hepimiz hayatın çok kırılgan olduğunu, her şeyi bir anda kaybedebileceğimizi anlamış olduk ve belki de artık değer verdiğimiz ve sahip olduğumuz şeylerden ötürü daha müteşekkir olacağız ve hayata daha sıkı sarılacağız. Grup arkadaşlarımız, ailelerimiz, hepsi buna dâhil. Belki bilinçaltımızda Covid-19 nedeniyle farklı ilhamlar edindik, farklı hislerin etkisiyle farklı yaratımlar ortaya koyduk ancak bunu ayrıştırmak ve analiz etmek hiç de kolay değil. Sonuçta Covid-19 olsun ya da olmasın, bizler DREAM THEATER olarak nasıl bir albüm yazmak istediğimizi biliyorduk, en sona uzun ve epik bir şarkı koymayı çok önceden planlıyorduk ve hem hayranlarımız hem de kendimiz için dinamik bir şey yaratmayı bu salgın süreci ortada yokken de amaçlıyorduk. Sonuçta tüm bunların ışığında “A View from the Top of the World”ü yarattık ve çıkan sonuçtan çok memnunuz.

Sondaki epik şarkı demişken, DREAM THEATER’ın bazı albümlerini uzun ve görkemli bir şarkıyla kapatmasına elbette ki alışığız, örneğin “Octavarium” veya “The Illumination Theory” gibi. Diğer yandan bir önceki albümü noktalayan “Pale Blue Dot” gibi daha standart kapanışlarınız da var. Yeni albüme adını veren kapanış şarkısı 20 dakikadan uzun sürüyor. “Octavarium” gibi orkestra destekli, ihtişamlı bir şeyler mi beklemeliyiz yoksa bizi baştan sona DREAM THEATER’vari, milyonlarca notalık bir manyaklık mı bekliyor?

Aslında (gülüyor) tarif etmesi zor, çünkü o şarkıyı en iyi şekilde ifade etmek için DREAM THEATER’ın ne olduğunu ve sahip olduğu pek çok farklı unsuru düşünmek en iyisi olacaktır. Son derece duygusal anları da var aşırı derecede agresif anları da. Aynı zamanda çok coşkulu bölümleri de var çok kırılgan noktaları da. Size sinematik bir his vereceğini söyleyebilirim. Yazdığımız uzun şarkıları dinlerken, 22 dakika bile sürse ne kadar hızlı bittiklerini görüp şaşırdığımı söyleyebilirim. Dinliyorum ve “22 dakikadır oturup bu şarkıyı dinliyor olduğuma inanamıyorum” diye düşünüyorum. Sanki sadece 5 dakika sürmüş gibi geliyor, çünkü içinde heyecan ve tutku var. Dolayısıyla o şarkının klasik bir DREAM THEATER şarkısı olduğunu ve içinde çok fazla değişken, güç ve ruh barındırdığını söyleyebilirim. Bizi ifade eden ne varsa, bir grup olarak müziğimizin anlattığı ne varsa hepsini bir arada sunuyor diyebilirim.

Bu albümde ilk kez Andy Sneap’le çalıştınız. John Petrucci son solo albümü “Terminal Velocity”de kendisiyle çalışmıştı ama grup olarak ilk iş birliğiniz. Esasında Andy Sneap’i metal dünyasının daha ekstrem isimleriyle birlikte görüyoruz; örneğin EXODUS, AMON AMARTH gibi. Diğer yandan JUDAS PRIEST’le yaptıkları da ortada. DREAM THEATER olarak bu iş birliği nasıl gerçekleşti? John Petrucci memnun kalınca siz de memnun kalmış mı sayıldınız?

John “Terminal Velocity”de Andy’den çok memnun kalınca bize e-posta gönderdi ve “Beyler, bu adamın yaptığı prodüksiyonu duymanız lazım. Mükemmel bir işe imza attı ve yeni DREAM THEATER albümünde onunla çalışmak istiyorum” dedi. Biz de John’un albümünü ve Andy’nin mikslediği diğer bazı albümleri dinledik. Ortaya çıkan sound’un sertliğine hayran kaldık. Bence mükemmel bir yapımcı ve aynı zamanda harika bir müzisyen. Andy de bizi biliyordu, DREAM THEATER’ın ne olduğunun farkındaydı ve yıllardır bizi dinliyordu, bu yüzden birlikte çalışmamız gayet rahat oldu. Sonuçta ortaya çok güçlü bir albüm çıktı.

Biraz da konserlerden bahsedelim. 2022 ilkbaharında Avrupa turnesine çıkacaksınız ve bu turnenin kapanış konseri de İstanbul’da gerçekleşecek. Geçtiğimiz aylarda DARK TRANQUILLITY vokalisti Mikael Stanne ile röportaj yaparken, bana konserler başlayınca hangi grupların formda olduğunu ve hangilerinin formunu kaybettiğini görmenin ilginç olacağını söyledi.

Evet, evet kesinlikle.

Sonuçta konser vermeden geçirilen uzun bir aradan bahsediyoruz ve sahneden bu kadar uzun süre uzak kalmak bazı grupları mutlaka etkileyecektir. Senin ya da sizin bu konuda nasıl çalışmalarınız oldu?

Formda kalmamı sağlayan bazı şeyler oldu, evet. Yeni solo albümümü kaydettim ve bu sayede şarkı söylemeye hiç ara vermedim. Diğer andan Cameo uygulaması için de bir şeyler söyledim ve tabii ki yeni DREAM THEATER albümünü kaydettik. Dolayısıyla paslanmaya vaktim olmadı diyebilirim. Ancak DARK TRANQUILLITY elemanlarının söylediği şeye kesinlikle katılıyorum. Bunca aradan sonra, 2 yılın ardından vereceğimiz ilk konserin çok tuhaf olacağından eminim. Sanki tekrardan ilk konserimizi verecekmişiz gibi diye aramızda şakalaştığımız bile oldu. Ancak ilk şarkının ikinci dakikası olmadan her şeyin yerli yerine oturacağından, kendimizi bulacağımızdan ve her şeyin normale döneceğinden eminim. Bisiklete binmek gibi; her gün bisiklete bindiğini ve sonra 10 yıl hiç binmediğini düşün. Tekrar binmeye başladığında alışman muhtemelen 10 saniyeni almayacaktır.

Solo albümünden bahsetmene sevindim, çünkü çıkardığın üç solo albümü de çok seviyorum. O albümlerde çalan bir isimle ilgili olarak sormak istiyorum. Solo albümlerindeki davulları çalan DARKANE davulcusu Peter Wildoer metal dünyasında en sevdiğim davulculardan biri. Yeni albümde de o mu çalacak?

Hayır, hayır. Yeni albümle ilgili olarak açıklığa kavuşturmak istediğim bazı şeyler var. Yeni albümde, ilk üç solo albümümde besteci olarak birlikte çalıştığım Matt Guillory’yle, Peter Wildoer’la veya Ray Riendeau çalışmadım. Bu albümde İskoç bir müzisyen olan ve EDEN’S CURSE adlı grupta çalan Paul Logue ile çalıştım. Onunla 10 yıl önce çalıştım ve “No Holy Man” adlı şarkılarına konuk olmuştum. Birlikte bir şeyler yazmakla ilgili olarak ara ara konuşuyorduk ve salgın sürecinde vakit bulunca bunu nihayet gerçekleştirdik. Bu albüm ilk üç albümdeki gibi melodik death metal rifleriyle dolu, groove metal çizgisinde ilerleyen bir çalışma olmayacak. Bu albüm büyük oranda akustik bir çalışma olacak. Albümü akustik gitarla yazdık ve ben de üstüne vokal melodilerimi yazdım. Ardından yeni bir grup oluşturduk, dolayısıyla bu albüm yeni bir kadroyla çıkacak. Klavyede yine EDEN’S CURSE’ten Fin klavyeci Christian Pulkkinen var, lead gitarları her zamanki gibi Marco Sfogli çaldı, davulda da oğlum Chance LaBrie var.

Vay, çok acayipmiş.

Albüm gerçekten çok iyi oldu. Çok heyecan verici ve duymanızı sabırsızlıkla bekliyorum. Albümün adı “Beautiful Shade of Grey” ve muhtemelen Nisan sonu, Mayıs başı gibi yayınlanacak.

Bunu duyduğuma sevindim.

Çok çok güzel bir albüm oldu, çıkmasını iple çekiyorum.

Eminim çok güzeldir, ben de merakla bekliyorum.

Teşekkürler, buna sevindim.

Vokallerden bahsetmişken, senin “Live at the Marquee” konser albümündeki performansına bayılıyorum. Bence kaydedilmiş en iyi vokal performansın o albümde, hatta spesifik olarak “Another Hand / The Killing Hand”deki vokallerin canlıda senden duyduğum en iyi performans olabilir.

Çok sağ ol.

Son dönemlerdeki albümlerde yaptığın vokaller önceki albümlerle kıyaslandığında melodik olmaktan ziyade biraz daha ritmik ve metal vokalisti karakterinde diyebiliriz. Bu tercihi nasıl yorumlarsın? John’un veya bir başkasının yazdığı rifler, şarkı trafikleri senin yazdığın vokallerin karakterini herhangi bir şekilde etkiliyor mu?

Bu kişisel bir tercih. Diğerleri benim vokallerime karışmıyor, hiçbir zaman da karışmadılar. Bunu baştan söyleyeyim. Genelde John’la oturup melodileri yazıyoruz, hatta bazen Jordan da bize katılıyor. İlk üç solo albümümdeki melodileri de Matt Guillory’yle yazmıştık. Yeni albümümde ise tüm vokal melodilerini ben yazdım. Ben her zaman sesimin farklı yönlerini ortaya koyan şeyler yazmayı amaçlarım. Bu bazen biraz daha kirli, bazen biraz daha berrak bir vokal kullanımı olabilir. Hepsini de yaratmak istediğim çeşitliliği ve çok yönlülüğü sağlamak adına bilinçli olarak yaparım. Esas önemli olan, şarkının nasıl bir vokale ihtiyacı olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. Son derece temiz bir vokal, daha sert bir vokal, yüksek oktavlar ya da daha derin vokaller; bunlardan hangisini kullanmanız gerektiğini şarkı size gösterir. Bence bir şarkıcı daima çok yönlü olmayı amaçlamalıdır. Bu yüzden ben de söylediğim her albümde, örneğin “The Astonishing”de bir vokalist olarak çok farklı yönlerimi sergileme fırsatı buldum. Yeri geldiğinde, bahsettiğin “The Killing Hand”de olduğu gibi canım çıkana kadar çığlık atıyordum. Zaman ilerledikçe sevdiğim vokalistler gibi; Freddie Mercury, Steve Perry veya Lou Graham gibi söylemek daha çekici hâle geldi ve melodi öne çıktı. Olabildiğince temiz ve berrak söyleme, dinleticiyi harekete geçirecek vokaller kullanma isteği öne çıktı. Bu süreç albümden albüme gelişerek devam ediyor. Bence “Distance Over Time”da da son derece temiz vokaller yaptım ve bu yeni albümdeki vokal melodileri de çok çok güçlü. Bu albümde de her bir şarkıyı olabildiğince güçlü şekilde destekleyecek şekilde vokal yaptım.

Sorularım bu kadardı James. Zaman ayırdığın için teşekkürler.

Tabii ki, benim için zevkti.

Bunca yıldır metal dünyasının önemli türlerinden birine yön verdiğiniz, sayısız gruba ilham kaynağı olduğunuz, ben de dâhil milyonlarca insanın kalbine dokunduğunuz ve sadece DREAM THEATER olduğunuz için teşekkürler.

Bunları duymak çok güzel, çok teşekkürler. 1 Haziran 2022’de Türkiye’de olacağız ve oraya gelmeyi gerçekten özledik. Türk seyircisi her zaman müthiş olmuştur ve turneyi İstanbul’da noktalayacak olmaktan dolayı gerçekten çok mutluyuz. Görüşmek üzere.

etiketler:
  Yorum alanı

“DREAM THEATER” yazısına 5 yorum var

  1. Erhan says:

    ”Şahsen yeni albümün “Images and Words” veya “Scenes From A Memory”, “Six Degrees of Inner Turbulence” veya “Train of Thought” gibi hayranlar tarafından çok sevilen albümlerden aşağı kalır bir yanı olmadığına inanıyorum.”

    Bugüne kadar yaptıkları en sert albüm olduğunu söylemeyi unutmuş sanırım. :D

    Albüm 7,5/10 ayarında gelse bile razıyım ama adam SFAM’dan aşağı kalır yanı yok demiş. Şaka mısın LaBrie?

  2. koca says:

    Bu yaşta nasıl bu kadar üretken oluyorlar, çıtayı nasıl hep belli bir seviyede tutabiliyorlar anlayamıyorum. Saygı duyulası cidden…

    koca

    @koca, bu arada bir dipnot: Brave New World’de ilk kez birlikte çalışırken “Dream Theatre’ın prodüktörü” diyerek pohpohladıkları – bence berbat prodüktör – Kevin Shirley’yi Iron Maiden’a kakaladıktan sonra, kendilerinin gidip İngiltere’nin en iyi prodüktörü denilebilecek Andy Sneap ile kayda girmeleri de nefis bir ironi olmuş. Sneap’in Maiden soundunda yapabileceklerini hayal etmek bile çok zevkli ama Harris maalesef Shirley vasatlığı ile devam ediyor ve sadece kendi baslarının duyulduğu boğuk soundu Maiden’a yeterli görüyor:(… Neyse bir ara Senjutsu incelemesi de gelecektir, orada konuşulur zaten bunlar.

    emre

    @koca, Andy Sneap miksledi sadece ve gerçekten iyi bir miks mühendisi. Kaydı alan başka bir genç arkadaş James Meslin isimli. Bu arada ek bilgi olarak, prodüktörlük Kevin Shirley’nin yan işi gibi bir şey. Led Zeppelin remaster’larından kazandığı acayip paralarla New York City’de ciddi emlak yatırımları yaptı, sonradan başka şehirlerde de ve gelirinin yüzde 95′i falan emlakçılıktan geliyor adamın.

    koca

    @emre, hayat bazen sadece birilerine gülüyor Hocam:) eyvallah bilgiler için

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.