# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
BENEDICTION – The Grand Leveller
| 17.01.2020

Rivayete göre karanlık bir ormanda yolunuzu kaybederseniz bu albümün çaldığını duymaya başlıyorsunuz.

Emir Şekercioğlu

Benediction, bugün death metal dinleyicilerinin büyük bir kısmı tarafından bilinen bir grup olmakla birlikte adını andığımız, yerlere göklere sığdıramadığımız nice death metal oluşumuna kıyasla kişinin aklını başından alacak ölçekte büyük işlere imza atmamış olmasından ve daha orta hâlli bir müzikal profil çizmesinden ötürü kendisinden fazla bahsedilmeyen bir grup. Söz gelimi, kıyafet dolabınızda yan yana dizili olan kıyafetlerden bazıları vardır, onları birbiri arasında dönüşümlü olarak giyersiniz. Bir de bazı kıyafetler vardır, dolabınızda neredeyse bir senedir ellenmemiş hâlde durur tam giyilecek mevsimi olmasına rağmen, hatta dolabınıza bakmadıkça öyle bir kıyafetinizin olduğu dahi aklınıza gelmez. Bununla birlikte, o kıyafetin orada durması size huzur verir ve kullanılamayacak hâle gelmediği sürece de onu oradan kaldırıp atmak istemezsiniz. Sonrasında bir ilhâm gelir ve birgün giymeye karar verirsiniz. Tabii uzun bir süre yine dokunmazsınız. Benediction’ın death metal dünyasındaki konumu bana biraz bu ikinci klasmandaki kıyafetler gibi geliyor.

Zaman içerisinde kadrosunda birçok değişiklik yapmış olmasıyla birlikte bu durumun müzikal bazda bir istikrara da engel olduğu öne sürülebilir elbette. Ancak öyle veya böyle adını duyurmayı başarmış, diskografisinin geneline de bakıldığında kayda değer çalışmalar öne sürebilmiş olması gibi bir gerçek söz konusu. Bu incelemenin konusu olan albüm ise, Benediction’ın death metal camiasında kendine yer edinebilmesinde en büyük paylardan birine, hatta kişisel düşünceme göre en büyüğüne sahip bir çalışma olup artılarıyla, eksileriyle klasik ve değerli bir death metal albümü konumunda bulunan “The Grand Leveller”.

1989 yılında kurulmuş olan grup, ilk albümünü hemen bir sene sonra “Subconscious Terror” adı altında sunmuş, vokalist koltuğuna Barney Greenway’i oturtmuştu. Albümün, piyasaya giriş hamlesi olarak tatmin edici bir çalışma olduğu ortada olmakla birlikte prodüksiyon bakımından önemli sıkıntıları mevcuttu, gitarların haddinden fazla baskın olan davul sound’unun altında ezilmesi ya da zillerin fazla hışırdaması gibi. Ancak grup, kıçı yer görmeden bu albümden de bir sene sonra “The Grand Leveller”ı piyasaya sürerek hızlı bir ilerleme kaydettiğini göstermekle kalmıyor, yaptığı müziğin karanlığını manevi bazda nasıl özümsediğinin de emarelerini bariz bir şekilde gösteren icralar ortaya koyuyordu.

Bu albümle birlikte vokalistliği devralan ve grubun kariyerinin büyük bir kısmında da mikrofonun başında durmaya devam edecek olan Dave Ingram’ın brutal vokal performansı “The Grand Leveller”ın aşıladığı tekinsizliğin ve paranoyak tehditin en vurucu kısmını oluşturuyor. Vokalinin boğuk, gür ve kendini bir hırıltı gibi gösteren titreşimli yapısı; söyleyiş tarzının acelecilikten uzak ve kelimelere aheste aheste vurgu veren doğası her parçada açığa çıkan atmosfer unsurunu domine edererek etkileyici bir performansa bizi seyirci kılıyor. Çalışmadaki parçaların neredeyse tamamının orta düzey bir hızı aşmayacak şekilde bestelenmesinde Ingram’ın bu söyleyiş tarzının önemli bir payının olduğunu düşünmemle beraber, grubun kemik gitarist ikilisinin mevcut tempoyu canlı tutmayı başaran kompozisyonu şüphesiz vokalistin gerçekleştirdiği icraların etkisini katlayarak arttıran bir bestecilik anlayışını ortaya koyuyor. Metronom istisnai kısımlar haricinde çok yüksek hıza ulaşmadığı için daha doom metal karamsarlığında bir havaya bürünen ama pattern olarak önemli ölçüde “Leprosy” zamanı Death’inden izler taşıyan rifler ile Allen West vari yazılan sololar ruhu daraltmak ve nokturnal fantezileri gıdıklamak için bestelenmişcesine dört bir yanınızı sarıyor. Riflerin taşıdığı bu etkinin ortaya çıkmasında oldukça melodik bestelenmiş ve tremolo pick stili ile çalınmış olmalarından ötürü yer yer black metal karakteristiğine bürünmeleri de önemli bir etken.

Albümün en büyük artılarından bir diğeri, bas gitarın; atmosferi derinleştiren bir unsur olarak kendine kayda değer ölçüde yer bulabilmesi. Gerek rif yürüyüşlerinin arkasında, gerekse intro veya breakdown’larda son derece baskın bir işitilebilirliği taşıması çalışmadan aldığınız keyfi arttırıyor. Söz gelimi, hem çalışmanın içerisinde hem de genel olarak grubun kariyerinde bestelenmiş en etkileyici parçalardan biri olduğunu düşündüğüm “Jumping at Shadows”da açılışı yapan o bas intro’su olmasa, akabinde giren gitarların yarattığı tamamlayıcı etkiden bir hayli şey kaybedilmiş olurdu diye düşünüyorum.

Çalışmanın genelinde enstrümantal bakımdan belki negatif bir yana sahip tek husus davulların kendini fazla tekrar eden formülize yapısı. Şarkıların büyük bir kısmında, temponun indiği ve çıktığı yerlerde bateristin hemen hemen aynı kalıpları icra ettiğini ve bu bağlamda fazla bir çeşitlilik sunmadığına şahit oluyoruz. Bu durum albümü rifler dışında “Leprosy”ye yaklaştıran bir başka husus. Öte yandan, eğer bu duruma, old school death metalin daha ilkel ve minimalist tarafından bakarsak davullar bakımından da eksik pek bir şey olmadığı, hatta “Ben teknik meknik falan anlamam öyle istemem, bana bam güm amatör ruhlu death metal verin !” diyenleri oldukça memnun edecek bir performansın icra edildiği de söylenebilir bu bakımdan.

Gelelim albümdeki bestelere… Kendi içerisinde ambiyans bakımından çok hoş bir bütünlüğe sahip olan “The Grand Leveller”, konsept bir albümde her şarkının ana hikâyenin akışını tamamlayan bir rol oynamasında olduğu gibi epey akıcı bir ilerleyiş süreci sunuyor ve böylelikle parçalar, aralarında görünmez bir bağ varmışcasına albümdeki bütünlüğün mimarı hâline geliyorlar. Bununla birlikte çalışma içerisinde öne çıkan ve dikkatleri biraz daha fazla üzerine çekmek isteyen besteler de yok değil. Az önce adını anmış olduğum “Jumping at Shadows” bu noktada birincil sıraya oturmaya hak kazanırken, yalnızca enstrümantasyonuyla değil, Dave Ingram’ın da en çarpıcı performanslarından birine ev sahipliği yapmasıyla ilgi topluyor. Şarkının 03:55’lik kısmı girdiğinde vokalistin, “the Son of Sam” adıyla da bilinen seri katil David Berkowitz’in yazdığı mektuplarda yer alan bir pasajı seslendirdiği kısım albümdeki atmosferin doruk noktasına çıktığı anlardan birini teşkil ediyor:

“Hello from the gutters of the city, filled with vomit, stale wine, urine and blood. Greetings from the roaches that feed upon the blood of all my victims. I appreciate your interest in me, but now I asked… What of your children ?”

“Opulence of the Absolute”, “Born in a Fever” ve “The Grand Leveller” parçaları albümün girişinden itibaren hem tansiyonu yükselten hem de o tansiyonu depresif bir karamsarlıkla dinginleştirerek dinleyiciyi orta tempoda süregelen bir kabus hissiyatına maruz bırakma açısından albümün genel karakteristiğini yansıtan en can alıcı besteler olarak yerlerini alıyorlar. Ancak az önce bahsini ettiğim üzere, kompozisyon açısıdan albümdeki her şarkının birbirine yakın bir çizgide durmasından ötürü söz gelimi “Graveworm” ya da “Child of Sin” için albümün en iyi parçası yakıştırmalarını da yapmış olsanız gayet haklı olabilecek bir konumdasınızdır. Çalışmanın en takdir edilecek yanı da bana kalırsa bu yönü.

Doom yanı ağır basan, bu nedenle de teknik işlerden ziyade atmosferik yanıyla dinleyicisini vuran ve içerisinde yer yer dinleyicisinin ruhuna dokunabilecek kalibrede melodik dokunuşları da barındıran klasik death metal albümleri arasında dinleyebileceğiniz en kaliteli işlerden birisi “The Grand Leveller”dır. İçinde samimi bir yalınlığı tehditkar bir notasyonla buluşturmayı başarmış bu albümün, kendisinden daha çok bahsedilmeyi hak ettiğini düşünüyorum.

9/10
Albümün okur notu: 12345678910 (7.47/10, Toplam oy: 17)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1991
Şirket
Nuclear Blast
Kadro
Dave Ingram: Vokal
Peter Rew: Gitar
Darren Brookes: Gitar
Paul Adams: Bas
Ian Treacy: Davul
Şarkılar
1) Vision in the Shroud
2) Graveworm
3) Jumping at Shadows
4) Opulence of the Absolute
5) Child of Sin
6) Undirected Aggression
7) Born in a Fever
8) The Grand Leveller
  Yorum alanı

“BENEDICTION – The Grand Leveller” yazısına 5 yorum var

  1. Eline sağlık Emir. Benediction genelde hep “Transcend The Rubicon” ile biliniyor nedense ama bu da dâhil başka nefis albümleri de var. Bu albümü baya severim ve yazıda da çok iyi tahlil edilmiş.

    Bu hafta gerçekten çok yoğun olduğum için yazmayı planladığım iki albümü yazamadım ve kritik takvimini duyurduğumuz gibi yapamadık. Destek çıktığın ve hızlıca çözüm sağladığın için buradan da teşekkür ederim.

    Noshophoros

    @Ahmet Saraçoğlu, “Transcend The Rubicon” da gayet güzel bir albüm ama Benediction dendiğinde sadece o albümün anılmasını hatta grubun en iyi albümü görülmesini anlamıyorum. En azından 3 kez falan dinledim o albümü ve grubun diğer albümlerinden bariz derecede ayrışan bir yanını göremedim. İçinde çok hoş parçalar var orası ayrı. Belki bir ara da “Transcend The Rubicon” incelemesi yazılıp albümün etraflıca irdelenmesi güzel olabilir.

    Rica ederim ne demek. Ben teşekkür ederim.

    eyemaster

    @Noshophoros, 3 kez mi:)

    Noshophoros

    @eyemaster, “En azından 3 kez”. Net sayıyı hatırlamıyorum.

  2. bahadır says:

    Başyapıt!

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.