# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
SATYRICON – The Shadowthrone
| 30.07.2019

Gölge Tahtı’na kurulmuş Vikingler.

Emir Şekercioğlu

Satyricon’un Norveç black metali icra ettiği, hatta sadece icra etmekle kalmayıp bu metal sahnesinin kimliğini bulmasında temel katkıları sağlayan gruplardan biri haline geldiği ikinci albümü “The Shadowthrone”, genre içinde mevcut en değerli çalışmalar arasında. “Dark Medieval Times” albümüyle kendine has bir yoldan piyasaya giriş yapan grup, “Nemesis Divina” ile de gönülleri fethetmişti. Bu iki albümün arasında konumlanan ve ikisinden de belirli ölçülerde izler taşıyan “The Shadowthrone”sa, kanaatimce grubun en derin ve en melankolik çalışması. İşin bu kısmında, “Nemesis Divina”yı grubun kariyerinde bir zirve olarak görenler büyük olasılıkla bana katılmayacaktır. “Mother North”, “Immortality Passion” gibi parçalar barındıran bir albüm varken, “The Shadowthrone” belki yalnızca bir damak tadı meselesi olabilir. Hatta albümün, bir açıdan ilk albümlerine nazaran daha rayına oturmuş, daha sert bir sound’a sahip olması ve baskın Nordik tatlar barındırması dışında çok ekstra bir yan barındırmadığı da iddia edilebilir (Geriye ne kaldı?). Ancak albüme grubun dışından yapılmış dokunuşlardan, grup üyelerinin çalışmaya katmak istedikleri ruhun mahiyetine dek ortaya konan esere bakınca, “The Shadowthrone”un gizemi ve büyüsü albümle birlikte devleşiyor şüphesiz.

Albümde Satyricon’un iki beyni Satyr ve Frost’a, efsane bildiğimiz bir başka grup Emperor’dan Samoth ve ileriki yıllarda Covenant’ın “Nexus Polaris” albümünde de kendine yer bulacak Steinar Sverd Johnsen eşlik ediyorlar. Ancak konuk birer sanatçı olarak gelmelerinin ötesinde bu iki ismin albüme yaptığı katkılar o kadar büyük ki, bestelere hayat verdikleri kısımlar her bir şarkının en vurucu olduğu anlara denk geliyor. Samoth bu albümde temelde basları, belirli kısımlarda da gitarları üstlenerek Satyr’in inşa ettiği yırtıcılığın arkasındaki zemini dolduruyor. Diğer yandan Sverd’in klavye ve piyanoda yaptığı işler, albümün başarısında en temel noktalardan birini oluşturan hüzün ve karanlıkla örülmüş dram havasını doğuruyor. “Dominions of Satyricon”un destansı introsunda ya da “Hvite Krists død”un (White Christ’s Death) 05:16’dan itibaren giren efsunlu anlarında şarkılar adeta başka bir boyuta evriliyor ve sözler boyunca anlatılagelen savaşların yaralarını betimliyor. Böyle spesifik anlarda ipleri eline alan klavye kullanımı, genel itibariyle ise şarkıların iskeletine oturmuş bir vaziyette. İlk albümlerinde baskın bir şekilde kendini gösteren Orta Çağ elementleri, bu albümde yerini özelde “Viking” kimliğine bırakıyor. Özellikle “Vikingland” şarkısında bu unsur gerek rifler gerekse kalın perdelerden yapılan korolar şeklinde kendini gösteren vokaller aracılığıyla baskın olsa da, albümün genelini kapsayan bir yapıya sahip. Black metalin kıyameti sezdiren, demonik olduğu kadar depresif bir kişilik de sergileyen tavrıyla Nordik tonların, nota dizilimlerinin içinde hayat bulan paganik ögelerin birleşimi albümdeki müzikal zenginliğin nedenlerini açıklıyor bir bir.

Frost’un 1., 2. ve 5. şarkılarda net bir biçimde görüldüğü üzere çeşitli hi-hat oyunlarına, mid ve fast tempo arasındaki geçişlerine, hunharca yaptığı blast-beatlerden tekli tom vuruşlarına, baskın ride kullanımına değin şarkıların gidişatına göre davulculuk performansında gösterdiği bu çeşitlilik, black metalin en önemli davulcularından biri olarak kariyerinde git gide devleşmesinin önünü açıyor. Çoğu zaman “en iyi black metal bateristi kim ?” sorusunda sıklıkla Hellhammer ile birlikte ismi en çok anılan davulculardan biri olan Frost, kendi karakterine kavuşan çalış stiline tabir yerindeyse bu albümle beraber kavuşmaya başlıyor. Frost’un davulculuğundaki özgünlüğün, çaldığı esnada o an parçaya tam oturan duygu yüklü vuruşlarından kaynaklandığını düşünmüşümdür hep. Gerektiğinde bir makine olmayı da beceren bu adam, yeri geldiğinde sade ama güçlü tuşeleriyle de etkileyiciliğini koruyabiliyor.

Ve tabi ki Satyr… Son derece çiğ, cırtlak ve nefret dolu vokalleriyle, mevcut çalışmayı bir black metal şaheserine dönüştüren rifleriyle ve kapanış şarkısı “I En Svart Kiste”de (In a Black Coffin) devraldığı klavyeyle Satyr, Satyricon’un özlenen o eski zamanlarında Frost’la beraber giriştiği her çalışmayı devleştiren iki ana isimden biri olarak “The Shadowthrone”u da kült bir eser haline getiriyor.

Bundan sonra albümle ilgili yapacağım her yorum bir dizi subjektif, sanatsal betimlemeye gireceğinden daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Sizi bilmem, ama ben Satyricon’u ne zaman bir albümüyle anacak olsam, bu hep “The Shadowthrone” olmuştur.

9/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.09/10, Toplam oy: 22)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
1994
Şirket
Moonfog Productions
Kadro
Satyr: Vokal, gitar, sözler, besteler, klavye (7)
Samoth: Gitar, bas
Steinar Sverd Johnsen (S.S.) : Klavye, piyano
Frost: Davul
Şarkılar
1) Hvite Krists dod
2) In the Mist by the Hills
3) Woods to Eternity
4) Vikingland
5) Dominions of Satyricon
6) The King of the Shadowthrone
7) I en svart kiste
  Yorum alanı

“SATYRICON – The Shadowthrone” yazısına 5 yorum var

  1. İtiraf köşesi:

    Satyricon’u keşfettiğimde 1999 civarıydı ve grup “Rebel Extravaganza”yı yeni çıkarmıştı. Zamanında televizyonda “Mother North” klibini görüp beğenen bir insan olarak beklentim farklı olduğundan “Rebel Extravaganza”yı tutmamıştım.

    Sonrasında grup “Volcano” ile başlamak suretiyle o dönemler pek sevmediğim bir tarza doğru gitti ve hem imajlarından hem başka sebeplerden ben Satyricon’a bir türlü ısınamadım, genelde hep uzak durdum.

    Bu yüzden 90′lardaki albümlerini dinlemem de epey geç oldu. 2015 sonlarında “Black Metal: The Cult Never Dies Volume One”ı okurken kitapta hangi gruptan söz ediliyorsa o grubun o dönemki albümlerinden şarkılar açıyordum. Manes’ten bahsederken Manes’in ilk albümünü, Bethlehem röportajını okurken arkaya “Dark Metal”den, “Dictius Te Necare”den şarkıları açıyordum.

    Kitapta epey kapsamlı bir Satyricon bölümü ve uzun bir röportaj vardı. O kısma gelince “Dark Medieval Times”dan başladım, çok sardı, aynen “The Shadowthrone”la ve “Nemesis Divina”yla devam ettim.

    Kısacası Satyricon’la hem çok geç tanıştım hem de ilk üç albümü çok beğendiysem de öyle özel bir Satyricon sevgisi edinemedim. Kimileri “aaaaaa olur mu aaöööööö” diyebilir ama “Now Diabolical” da dâhil olmak üzere sonrasında çıkan albümlerin hiçbirini baştan sona dinlemedim.

    Bu yüzden de tam bir “Mother North Satyricon’cusu” olduğumu gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim.

    ¯\_(ツ)_/¯

    Eline sağlık Emir, yine çok güzel bir yazı.

    Retrokafa

    @Ahmet Saraçoğlu, Satyricon’un şöyle bir sıkıntısı vardı hep…çok iyi riff yazımına karşılık geçişleri hep sıkıcı olurdu,yani matematiği şu… -riff,uzun tut,bitir başka riff,bitir diğer riffe geç..böyle gider.

    şöyle adama allah! çektirecek, oha dahice bu dediğin tüylerini ürperten, duygusal parçalanmaya yol açan bir geçiş,bir bağlantı atraksiyonu çok nadir şarkılarında var..
    ilk albümde taakeslottet şarkısından baya etkilenmiştim onu ayrı tutuyorum..

    Bu shadowthrone albümü ise bana bana göre ilk albümleri arasında en sıkıcı olanı…tam dediğim gibi riff’ler zekice yazılmış olmasına rağmen, gereksiz çok uzun,çok fazla tekrar var,şarkının bütünlüğünü bozan geçişler de buna eklenince, insanı bir süre sonra sıkan bir albüm ortaya çıkıyor.

    ama şunu da belirtmeliyim 2000 sonrası çıkan grupları yine haşamat eder bu albüm, öyle yerden yere vurulacak albüm de değil…

    Noshophoros

    @Retrokafa, Satyricon’a getirdiğin eleştirinin çok doğru bir tarafı var, yani şu rifflerdeki uzun tekrar mevzusu. Ama ben bu noktayı albümün doğası üstünden biraz eski çağlardaki o destan yazımına benzetiyorum. Mesela Homeros’un “İlyada”sı ya da Vergilius’un “Aeneas”ı gibi eserlere baktığımızda da gördüğümüz şey bir dizi kalın ciltli,uzun ve yorucu tekrarlara yer vermesiyle birlikte içerikleri ve konuları ele alışlarıyla devleşen yapıtlar. Albümde “Viking”, “savaş” gibi temaların yarı senfonik bir bestecilikle işlenmesi baz alındığında “The Shadowthrone” biraz böyle örneğe giriyor ilk ve üçüncü albümlerinden farklı olarak.

    Ama “tüyler ürpertici” ya da “duygusal dalgalanmaya yol açan bir geçiş çok nadir var” dediğin noktaya kesinlikle katılmıyorum bu albüm için. Kritikte adını andığım 1. ve 5. parçalar olsun, ya da “Woods to Eternity” parçası olsun, o uzun tekrarlar arasında bilhassa parçayı diri tutmayı başaran geçişlere sahip bence.

    tahsin

    @Ahmet Saraçoğlu, Black Metal: The Cult Never Dies Volume One su kitabi daha ucuz nerden bulabiliriz. Amazonda 40 dolar filan.

    Ahmet Saraçoğlu

    @tahsin, valla bilmiyorum. Bende tüm serisi var, direkt sitesinden almıştım topluca.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.